Administrator
Uzman Üye
Üye No: 1
Mesaj Sayısı: 5627
Puan: +19/-0
|
 |
« : Ekim 27, 2007, 05:56:02 ÖS » |
|
Klasik iktisatçılar ve onları takip eden dönemde doğal kaynakların kendi kendini türeten ve sonsuz/sınırsız bulunabilirlik özelliklerine sahip olduklarına dair varsayım (Dulupçu ve Okçu, 2000, 1-3) iktisatçıların uzunca bir süre çevre sorunlarını dışlamalarına ya da görmezlikten gelmelerine yol açmıştır. Ekonomik büyüme ve kalkınma kaygısı/çabası ise yerel ve merkezi yönetimlerin politika formülasyonlarında önceliği üretimle ilgili değişkenlere vermesine neden olmuştur. Kuram ve politikanın bu “ilginç” işbirliği sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, sanayileşmiş ülkelerde de çevre bilincinin oluşmasını engellemiştir. Kuramın araç(enstrüman) üretmemesi ve politikanın ilgisizliği bugünkü küresel çevre sorunlarının alt yapısını hazırlamış, hatta bu sorunların oluşumuna fiilen katkı sağlamıştır. Ayrıca modernizmin ilerlemeci perspektifi, maddi refahı esas aldığından dolayı, insan mutluluğunu tüketimle ilişkilendirerek doğa ve ekonomi arasındaki dengeyi doğanın aleyhine bozmuş, dahası tüm bu gelişmeler doğal çevrenin tahribatının yanı sıra açlık–fakirlik düzleminde hızla ilerleyen sosyal çevre erozyonuna da tetikçilik etmiştir. Yaşamı doğrudan tehdit eden bu olumsuzluklara gecikmeli de olsa ekonomik, sivil, toplumsal ve politik düzeylerde yanıt verilmiş, ancak bu karşılık yerel ve ulusal boyutu aşan çevre sorunlarına karşı yetersiz kalmıştır. Küresel boyuttaki çevre sorunlarının ancak küresel mücadele ile çözümlenebileceği gerçeğinden hareketle 1992 yılında gerçekleştirilen Rio Zirvesi, hem çevrenin yanı sıra sosyal boyutu da içeren daha kapsamlı bir sürdürülebilir kalkınma kavramına öncülük etmiş, hem de genel çevresel politika amaçlarının spesifik ve somut eyleme dönüşmesini sağlayacak ulusal yönetimlerin sivil toplum örgütleri ile yeni iletişim yolları üretmesine zemin hazırlayarak mevcut sorunlar hakkında “kamu bilincinin” oluşumuna yol açmıştır. Gündem 21, Rio Zirvesi’nin somut bir ürünü olarak sürdürülebilirlik olgusunun içeriğini ve bağlarını zenginleştirmiştir. Özellikle, Gündem 21’in faaliyetlerine yön veren ana temalardan olan “yaşam kalitesi” kavramı çevre–insan ilişkisinin bütüncülüğünü vurgulamakla kalmamış, dahası çevre ve kalkınma arasındaki sinerjik işbirliği olanaklarını sürdürülebilirliğin merkezine oturtmuştur. Böylelikle insan ve çevreyi bağımsız gören, birinin diğerinin alternatifi şeklinde değerlendirme eğilimine son vermiştir. Küresel ortak çevresel değerlerin içine yerleştirilen insan olgusunun, Rio Zirvesi’nden 8 yıl sonra çıkarılan 2000–2001 Dünya Bankası Raporu’nda “fakirlik” bağlamında ele alınması, insani sorunların yerel, ulusal ve küresel düzeyde çözümlenmesi gereksinimini bir kez daha açıkça ön plana çıkarmıştır (WB, 2000). Yaşam kalitesinin artırılmasının bir uzantısı olan fakirlikle mücadele küresel ortak değerler arasına girmeyi başararak, arkasına küresel destek alabilmiştir. Ancak Rio Zirvesi’nin sürdürülebilir kalkınma konusunda sağladığı temel katma değer, kuşkusuz, söylem ve kuramların pratik ve politikaya aktarılması eğiliminin gelişmesi yönünde olmuştur. Söz konusu zirve teknik, bilimsel veya sivil inisiyatiflerin değil, bizzat sürdürülebilir kalkınmanın en temel aktörü olan ulusal hükümetlerin çevre sorunlarının önemi ekseninde uzlaşması (konsensüsü) üzerine kurulduğundan, sürdürülebilir kalkınmayı yönlendirecek ve yönetecek ulusal ve küresel aktörler, küresel çevre meseleleri üzerinde çözüm üretme ve işbirliği yapma fırsatını yakalamıştır. Bu fırsatın eyleme dönüşmesi, çevre konusundaki sorunlarla daha önce karşılaşarak çözüme yönelik amaç, politika ve araç geliştiren sanayileşmiş ülkelerin ve bu ülkelerin başta Birleşmiş Milletler(UN) ve Dünya Bankası(WB) olmak üzerine uluslararası etkinliği olan kuruluşların teknik ve finansal desteği ile olanaklı olmuştur. Kuşkusuz finansal destek ile ulus ve küresel aktörlerin konu hakkındaki uzlaşması sürdürülebilir kalkınma politikasının uygulanmasında kilit bir role sahip olsa da, politikaların etkin olabilmesi amaca yönelik araçların geliştirilmesine ve bu araçlar arasındaki uyuma daha büyük oranda bağlıdır. İşte bu çalışma, politikaların hem eylemsellik hem de etkinlik sorunlarının çözümlenmesine ilişkin temel gelişmeleri irdelemektedir. Söz konusu olan gelişmeler, sürdürülebilirlik çerçevesindeki kavramsal, kuramsal ve politika formülasyonuna yönelik yenilikler ile sürdürülebilir kalkınma politikasının başarı koşulları bağlamında incelenecektir. 1. Kavramsal ve Kuramsal İçeriğin Zenginleşmesi Sürdürülebilir kalkınma politikasının doğuşu ve gelişiminin gecikmesinde bir çok faktör etkili olmakla birlikte, Keynesyen iktisadın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya çapındaki yeniden yapılanma sürecinin rolü büyüktür. Çünkü Keynesyen geleneğin uzantısı bağlamında, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ekonomilerin gündemini ekonomik kalkınmanın hızlandırılması, işsizliğin önlenmesi veya enflasyonun kontrol altına alınması gibi kısa dönemli politik öncelikler işgal etmiştir. Ancak 1980’lerden itibaren küreselleşmenin de etkisiyle, hakim kısa dönemli ekonomi yönetimi anlayışının yerini uzun dönemli perspektif alırken, ekonomik kalkınmanın kavramsal ve kuramsal içeriği değişmeye başlamıştır. Özellikle Brundtland Komisyonu’nun 1987’deki raporu mevcut ekonomik kalkınma politikalarının doğal çevre üzerinde yaptığı tahribata vurgu yaparak, bu politikaların gelecek nesillerin refahını azaltabileceği mesajını vermiştir (WCED, 1991,70-72). Küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi, hayvan ve bitki tür çeşitliliğinin azalması, hava, su ve toprak kirliliğinin yaygınlaşmasının olumsuz sonuçlarının gözlemlenmesi ve dahası bu çevresel sorunların küresel boyut kazanması ekonomik ve çevresel atmosferlerin karşılıklı etkileşim içinde bulunduğunu, dolayısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği gerçeğini somutlaştırmıştır. Ekonomik ve doğal çevrenin karşılıklı bağımlılığının kalkınma politikalarında alınmasına gereksinim olduğuna dair ilk kapsamlı uyarı Roma Kulübü’nün “Büyümenin Sınırları” başlıklı raporunda daha 1972 yılında yapılmıştır (Meadow ve diğerleri, 1990). Aynı yıl içersinde yapılan Birleşmiş Milletler çevre konferansı ekoloji ve kalkınma arasındaki dengeyi ön plana çıkaran “ekokalkınma” politikası çerçevesinde sürdürülebilir kalkınmanın iki temel öğesi olan “insan merkezlilik” ve “gelecek nesillerin kaynaklarının korunması” konularını gündeme getirmiştir (İşgüden ve diğerleri, 1995, 203-204; UNEP, 1981, 43). Ancak sürdürülebilir kalkınmanın küresel çapta aktif bir politika haline dönüşmesi 20 yıllık bir gecikme ile, 1992 Rio Zirve’sinden sonra mümkün olmuştur. Rio Zirvesi’nin açıkça ortaya koyduğu gibi sürdürülebilir kalkınma politikasının eylemsel nitelik kazanabilmesi tartışmasız politika yapıcılarının bu konudaki tutum ve duyarlılığına bağlıdır. Her ne kadar bu çerçevede politika yapıcılarının kararlığı veya sivil inisiyatifler ile uluslararası aktörlerin baskısı politikaların uygulamaya geçmesinde merkezi rol oynasa da, politikaların amaca hizmet edebilmesi kavramsal ve kuramsal içeriğin amaç-politika eksenindeki uyumuna yani senkronizasyonuna koşut gerçekleşebilir. Çünkü seçilen amaç ancak o amaca götürecek bir politika olduğu sürece anlamlıdır. Kaldı ki sürdürülebilirlik gibi kapsamlı bir içeriğe sahip bir amacın netleşmesi ve geliştirilmesi zorlu bir süreci içermektedir. Çünkü bu kavram doğa-insan ekseninde oluşan/oluşacak her türlü gelişime paralel olarak revize edilmek ya da yeniden gözden geçirilmek zorundadır. Aksi takdirde ulusal ve küresel düzeydeki etkileşimlere karşılık vermekte yetersiz kalınacaktır. Kuşkusuz kavramsal değişim yeni kuramlara olan gereksinimi de beraberinde getirmektedir. Çünkü yeni kavramlar ya mevcut kuramların işleyişini etkilemekte ya da bunların tamamen terk edilerek yepyeni kuramların inşasına neden olmaktadır. Bu yüzden kavramsal ve kuramsal değişmelerin birlikte ele alınması kaçınılmazdır. İşte gelişmiş ülkelerin çevresel sorunlarla daha önce karşı karşıya kalmalarına bağlı olarak Dünya Bankası’nın öncülüğünü yaptığı sürdürülebilirlik kavramı ve bu bağlamda türetilen kuramları geliştirme projesi çerçevesinde 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren bir çok kavramsal ve kuramsal yenilik, iktisat ve çevre bilimlerinin bileşkesi olan çevre ekonomisinde yaşanmaya başlanmıştır. Bu eksendeki en önemli yenilik hareketlerinden biri “yeşil ulusal gelir muhasebesi” ya da çevresel değerlerin ulusal gelir hesaplarına dahil edilmesidir (Hamilton ve Lutz, 1996; Steer ve Lutz, 1993; Pearce, 1994). Özellikle Pearce ve Atkinson’un (1993) öncü çalışmasını takiben ulusal gelir hesaplarındaki tasarrufun doğal çevredeki tahribatını hesaba katan ya da çevre amortismanını ulusal tasarrufa dahil eden yeni bir tasarruf kavramıyla değiştirilmesi yönündeki eğilimler güçlenmiştir. Böylelikle doğal kaynaklardaki azalmanın ve çevre kirlik maliyetinin düşülmesiyle elde edilecek ulusal tasarruf, makro ekonomi yönetiminin içeriğini doğrudan etkilemekte ve değiştirmektedir. Bu olumlu sayılabilecek yönelim, yöntem açısından birçok farklılık ve sorunlar içermesine rağmen (Hamilton, 1994; Frankhauser, 1995; Hamilton, 1996; Brandon ve Hamman, 1995; Cropper ve Simon,1996; Bishop ve Allen, 1989; Solorzano ve diğerleri, 1991) ulusal gelir hesaplarının içeriğinde meydana getirdiği değişiklik ile sürdürülebilir kalkınma politikalarının formülasyonunu kolaylaştırmakta, dahası söylemin hayata geçirilmesini sağlamaktadır. Diğer bir deyişle, çevre sorunlarının ulusal gelir hesaplarına yansıtılması, sürdürülebilir kalkınmanın “ayaklarının yere basması” açısından önemlidir. Bu kavramsal yenilik kuramsal içeriği de ister istemez bir meydan okuma ile karşı karşıya bırakarak zenginleşmesine zemin hazırlamaktadır. Örneğin çarpan, tasarruf-tüketim-yatırım meyilleri, denge gelir düzeyi, istihdam ve benzeri ulusal gelir unsurları yeniden gözden geçirilerek, sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirilebilecektir. Bu sayede politika yapıcıları sürdürülebilir kalkınma politikalarını -daha pratik bir bağlamda- en azından küresel ulusal gelir norm ve standartlarına uymak için olsa bile hayata geçirebileceklerdir. Bu konudaki ikinci önemli yenilik, ülkelerin eğitim ve sağlık gibi harcamalarının gelecek nesillere aktarılabilecek bir stok niteliğine sahip olmasından dolayı, “beşeri sermaye” yatırımı kapsamına dahil edilmesi eğilimidir. Ülkeler genellikle standart ulusal gelir hesaplarında, eğitim harcamalarının sadece okul inşası gibi sabit sermayeye yönelik bölümünü yatırım olarak hesaplarken, kalanını cari harcamalar şeklinde ele alırlar (WB, 1997, 13). Halbuki bir ülkenin beşeri sermayesinin üretken bir değer olduğu kabul edilirse, onun oluşumuna yönelik harcamalar “yatırım” olarak hesaplanmalıdır (Hamilton,1994). Fakat beşeri sermaye kavramının içeriğinin netleştirilmesi ve ortak bir ölçüte göre ulusal gelir hesaplarına dahil edilmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde uluslararası karşılaştırmaların yapılması olanaksızlaşacaktır (Jorgensen ve Fraumeni, 1992). Öte yandan beşeri sermaye yatırımı tıpkı diğer sürdürebilirlik kavramları gibi, ekonomiye uzun dönemli perspektif kazandırılmasına destek vermektedir. Böylelikle küresel çaptaki ortak sorunların çözümüne ivme kazandırılması hedeflenmektedir. Aslında çok daha eskilere dayanan beşeri sermaye, iktisat disiplininde sahip olduğu zengin literatüre (Dulupçu, 1998, 35-45) rağmen, ekonomi politikalarında yer edinememiştir. Fakirlik, salgın hastalık ve açlık gibi sorunların ve hatta doğal çevreye karşı duyarlılığın doğrudan beşeri sermaye ile ilişkisi olması bu sermaye türünü sürdürülebilir kalkınma politikasının vazgeçilmez bir parçası yapmaktadır. Özellikle yetersiz beşeri sermaye yatırımına dayanan nüfus artışının doğal kaynak kullanımı üzerinde doğurduğu olumsuz etki (Dasgupta, 1995; Filmer ve Pritchett, 1996) sürdürülebilirlik ve beşeri sermaye arasındaki ilişkinin insan merkezli olmasının yanısıra doğal çevre bağıntılı olduğunu da göstermektedir. Kavramsal ve kuramsal çerçevedeki üçüncü yenilik Serageldin (1996) ve Dünya Bankası (1995) çalışmalarına dayanan refah olgusunun içeriğinin zenginleştirilmesidir. Bu öncü çalışmalar ulusal refahı üretilmiş varlıklar, doğal sermaye ve insan kaynaklarının toplamı olarak tanımlamaktadır. Bu bakış açısı, tıpkı ulusal gelir hesaplarındaki yenilikte olduğu gibi, ekonomik faaliyetlerin akım göstergesi yerine stok değişkenleri ön plana çıkarmaktadır. Çünkü stok değişkenler biçimlenen refah kavramı, insan merkezli kalkınma anlayışında insanların sahip olduğu fırsatlara yani stoklara vurgu yaparak sürdürülebilirliğin temel unsuru olan gelecek ve uzun dönemlilik koşullarını yerine getirmektedir. Bu yaklaşım İkinci Dünya Savaşından günümüze değin hakim olan GSMH’ya dayalı refah ölçütlerini doğal çevre, sosyal ve beşeri kaynaklar ile değiştirmektedir. Özellikle doğal kaynakların kullanım değerleri hesaplanarak refah ölçütünün kapsamı genişletilmektedir. Bu doğrultuda ayrıca, stok değişkenlerin akım değişkenler üzerindeki etkisini de incelemek mümkün olmaktadır (Sachs ve Warner, 1995). Ancak bu yaklaşımın getirdiği yapısal yenilik, geleneksel altyapı yatırımlarına dayalı kalkınma anlayışı yerine, farklı stok değişkenlerin yönetimini içeren portföy yönetimine dayalı kalkınma anlayışıdır. Bu bağlamda tek bir ekonomik değişken üzerinde odaklaşmak yerine ekonomik stokların kalkınma hedefleri doğrultusunda dönüştürülmesi sürecine ağırlık verilmektedir. Söz konusu dönüşüm süreci, her ulusun sahip olduğu stok donanımına ve tarihsel-kültürel bağlamına göre farklılık arz edecektir. Dolayısıyla her ulus devlet, donanımındaki lokal özellikleri bakarak, beşeri ve sosyal sermayesinin mevcut kaynakları etkin bir şekilde kullanabilecekleri kurumsal altyapıyı geliştirmelidir. Ekonomi yönetiminde portföy anlayışının doğal sonucu olarak beşeri, sosyal ve doğal kaynakların biri üzerinde odaklaşmak yerine, devlet bu stok refah değişkenler arasındaki dengeyi gözetmek durumundadır. Sonuç olarak söz konusu yeni refah anlayışı GSMH ve onun türev ölçütleri yerine çok daha zengin bir ölçüt geliştirerek ekonomi politikalarının yönünü ve derinliğini değiştirmektedir. 2. Politika Tasarımındaki Gelişme: Politika Matrisi ve Araçları Sürdürülebilir kalkınmaya yönelik kavramsal-kuramsal içerikte meydana gelen gelişmeler, büyük önem taşımakla beraber, tek başına yeterli değildir. Çeşitli politika ve politika hedefleri arasında uyumun sağlanması, hangi amaca hangi politikanın hizmet edeceğinin belirlenmesi ve en önemlisi çelişen politikaların aynı anda tercihinin önlenmesi gerekmektedir. İşte politika matrisi bu sorunları çözümleyici bir rol üstlenmektedir. Rio Zirvesi’nin sürdürülebilir kalkınma stratejileri ile eylem planlarını ulusal ve küresel düzeyde politika yapıcılarının gündemine sokması, sürdürülebilir kalkınma politikasının kazandığı politik önceliğin spesifik politika eylemlerine dönüştürülebilmesi için uygun zemin hazırlamıştır. Bu atmosferde geliştirilen politika matrisi politika amaçlarını sınıflandırarak amaç-araç uyumunu sağlamaktadır. Çevre yönetimine yönelik kurumsal temellerin bulunmaması bir çok ülkede “sık görülen” iki sonucunun ortaya çıkmasına neden olur. Birincisi ve en çok rastlanan sonuç çevrenin bir bedel ödemeden kirletilmesi ve mevcut doğal kaynakların kullanımında telafi edici bir karşılık veya kota uygulamasının konulmasıdır. İkincisi ise ortaya çıkan zararın giderilmesi için “birilerinin” vergilendirilmesidir. Halbuki sürdürülebilir kalkınma için çevre politikasının tasarlanması bireysel ve kurumsal inisiyatiflerin mevcut yapılarında değişimi gerektirmektedir. Bu değişim için geçmişte uygulanan klasik yöntem, maliyeti ve karmaşıklığı fazla olan, doğrudan piyasaya yapılan “müdahale” ve “düzenlemelerdir”. Rio zirvesi ve yeni çevreciliğin (new environmentalism) uzantısı olarak günümüzde ise piyasaları kullanmak veya bulunmayan piyasaları yaratmak ya da yetersiz piyasalar geliştirmek teknik ve pratik uzmanlar tarafından giderek tercih edilmektedir. Bu yeni yöntem (WB, 1997, 5-7); • Teşvik reformu ile piyasada fiyat bozulmasını engellemek ve gerçekçi fiyat oluşumunu desteklemek, • Sosyal maliyetleri yansıtacak şekilde vergilerle fiyatları yükseltmek, • Kirletme izinlerinin (permitlerinin) ya da kalkınma haklarının bulunduğu yeni piyasalar yaratmak, • Kamu oyunun çevre sorunlarının çözümüne aktif katılımını sağlamak gibi çözümleri içermektedir. Yukarıda sözü edilen yöntemler çevre sorunlarının çözümünün piyasa mekanizması içerisinde geliştirilmesine yöneliktir. Sürdürülebilir kalkınma politikasına kazandırılmak istenen bu yeni boyut, devlet müdahalesinin geçici çözümler üretmesine, uygulama zorluk ve karmaşıklığına karşı verilen bir tepki niteliğindedir. Ama en önemlisi sadece iktisat biliminde değil, başta siyaset ve felsefe olmak üzere bir disiplinde, devletin temel işlevleri dışında farklı alanlarda bulunmasının baskı grupları ve siyasetçi arasında arzu edilmeyen ilişkilerin ortaya çıkmasına yol açacağına dair inancın güçlenmesi ve çevresel sorunların uzun perspektifli çözümleri zorunlu kılması sürdürülebilirlikte piyasaya dayalı yöntemlerin müdahaleci yöntemlere göre öncelik kazanmasına neden olmaktadır. Bu yönde değerlendirildiğinde politika matrisi piyasa içerisinde uygulanabilecek araçlar setini politika amaçlarına göre sınıflandırması açısından önemlidir. Bu matris tasarımının öncülüğünü Panayotov (1996) ile Warford ve diğerleri (1997) yapmıştır. Politika matrisinin sütununda kaynak yönetimi ve kirlilik kontrolü sorunları yer almaktadır. Bu sütun su, toprak, hava, orman ve katı atık sektörleri eklenerek genişletilebilecek biçimde tasarlanmıştır. Matrisin satırı, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, dört temel araçtan ve bu araçların alt bölümlerinden oluşmaktadır. Matris özde kaynaklar ve çevre politikaları analizi aracıdır. Matrisin yapısı her bir politikanın karşılıklı etkileşimini, politika araçları arasındaki çalışmayı ve pozitif enerji arttırıcı yönünü yansıtacak biçimde tasarlanmıştır. Bu özelliği ile matris “kazan-kazan politikasını” uygulayarak çevre için ekonominin feda edilmesinin gerekliği olmadığını, bir başka deyişle hem ekonomik gelişmenin hem de çevreyi korumanın aynı zamanda olanaklı olduğunu göstermektedir (OECD, 1996, 53). Halbuki müdahaleci politikalar genellikle “kazan-kaybet” düzleminde gelişerek ekonomik gelişme için çevre veya doğal kaynakların feda edilmesiyle sonuçlanmaktadır.
Politika matrisi Dünya Bankası ve üye ülkelerin çeşitli uygulamalarından elde edilmiştir. Matris, politika organizasyonunun yapılabilmesi için politika araçlarını 4 temel kategoride sınıflandırılmıştır. Söz konu temel araçlar ise spesifik alt araçlardan oluşmaktadır. Bu araçlar sayesinde belirlenen amaç doğrultusunda politikaları tasarlamak için gerekli altyapı sağlanmakta, böylece politika yapıcılarına arzuladıkları aracı seçme olanağı tanınmaktadır. Aşağıda söz konusu her bir araç incelenecektir. 2.1. Piyasaları Kullanmak Çevre yönetiminin başarılı olması ve kazan-kazan ilkesinin hayata geçirebilmesi için uygun kaynak dağılımını sağlayacak piyasa ve fiyat sinyallerinin kullanılması gerekmektedir. Ancak genelde doğal kaynaklar düşük fiyatlandırılmaktadır. Bu en önemi nedeni olan teşvikler (sübvansiyonlar) aşırı doğal kaynak kullanımının maliyeti düşürmekte ve piyasa fiyatları sosyal maliyetleri dışlayarak genelde sadece özel maliyetleri yansıtmaktadır (Mokarrum, 1994). Halbuki piyasanın çevre yönetiminde kullanılması, yönetim ve uygulama açısından daha kolay olmasının yanısıra hükümetler ve hazine üzerinde mali baskıyı göreceli olarak azaltmaktadır. Çünkü, çevre sorunlarına yol açan mal ve üretim faktörlerindeki kamusal mali desteğin azalması ve çevre vergileri ile kirleticilerin (kullanıcıların) bedel ödemesi mali yükü hafifletir. Gandi ve diğerleri (1997) bu konuda yaptığı bir çalışmada gelişmekte ve geçiş durumundaki ekonomilerde çevreye zarar veren teşviklerin yıllık 240 milyon dolar olduğu hesaplanmıştır. Dolayısıyla teşvik veya sübvansiyonların azaltılması çevre üzerindeki olumsuz etkileri azaltacağı gibi (örneğin suni gübre ve enerji kullanımına verilen sübvansiyonlar) mali bir tasarrufa da yol açacaktır (Wang, 1996). Ancak sübvansiyonun olmadığı bir piyasada fiyatlar üretim maliyetlerini tam olarak yansıtmasına rağmen, çevreye verilen zarar giderilemeyecektir. Bu durumda kaynakların kullanımından ortaya çıkan dışsallıkların çevre vergileri ile giderilmesine gidilebilir (Kenmore, 1991; Pincus, 1994). Piyasa çerçevesinde kullanılabilecek diğer bir araç ise “kullanıcı ücretleri”dir. Çevrenin kullanımında sağlanan yararın yüksek olduğu, fakat bu yararı elde edenlerin bunun karşılığı çok daha az oranda ödedikleri veya hiç ödemedikleri takdirde, söz konusu doğal kaynağın aşırı kullanımı söz konusu olmaktadır. Kullanıcı ücreti aşırı kullanımı azaltmakta, çevrenin kullanımının yüksek yararından pay alarak yine çevrenin yönetimi için kaynak yaratabilmektedir (Sizer ve Rice, 1995; da Motta ve Reis, 1994). Böylece hem ekonomi geliştirilmekte, hem de çevre korunmaktadır. Depozit veya yeniden fonlama sistemleri özellikle katı atıkların yeniden üretim sürecine dahil edilmesini sağlayan piyasa çerçevesindeki politika araçlarından bir diğeridir. Bu sistemler sayesinde atığın yeniden kullanımı sağlanarak, atığın arıtmaya gidilmesi durumunda ortaya çıkacak finansal maliyetler ortadan kaldırılmakta ve de kaynak kullanımında tasarrufa gidilmektedir (Brandon, 1996; Pan, 1994; O’Connor, 1994). Piyasa, diğer bir araç olan hedeflenmiş teşvikleri sosyal açıdan arzulanabilir bir sonuca ulaşmak için kullanabilir. Her ne kadar bu yaklaşım çevre yönetimindeki teşviklerin kaldırılması ve devlet müdahalesinin azaltılması ilkeleri ile çelişse de, genel olarak çevre açısından olumlu sonuçlar yaratmaktadır (Örneğin orman restorasyonu ve verimli endüstriyel enerji kullanımına verilen teşvikler). 2.2. Yeni Piyasalar Yaratmak Doğal kaynak ve hizmetlerin piyasalarının bulunmaması sürdürülebilir kalkınma için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Mülkiyet haklarının yaygınlaştırılması, özelleştirme, ticari izin ve hakların oluşturulması ile uluslararası bedellerin yaratılması politika matrisinin sağladığı temel yenilikler arasındadır. Toprak ve su için mülkiyet haklarının geliştirilmesi kaynak yönetimi açısından temel bir inisiyatif doğurmaktadır. Çünkü kullanıcılar doğanın sahibi olduğu veya uzun dönemli sözleşmelerle doğal kaynakları kiraladıkları zaman doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanımı yönünde inisiyatif geliştirmektedirler. Orman ve balıkçılık alanları gibi herkes tarafından kullanılabilir açık kaynakların korunmasında bu yönteme başvurulmaktadır (WB, 1996). Özelleştirme, kamu sektörünün sermaye yönünden yetersiz kaldığı alanlarda hem gelecekteki geliri arttıracak yatırımların yapılabileceği hem de mevcut yapıda gelir üretilebileceği alanlardaki politika aracıdır. Kamunun su ve kanalizasyon çalışmaları bu konudaki klasik örneklerden biridir. Su ve kanalizasyon çalışmalarında tahsil edilen ücretler çoğunlukla düşük, tamir ve yenileme harcamaları ile yatırımlar yetersizdir. Özel sektörün alt yapı yatırımlarında rol alması bu hizmetlerin kullanıcılara ulaşılabilirliğini, kalitesini ve ekonomik performansının yanısıra çevresel kaynakların verimli kullanımını da arttırmıştır (WB, 1996; Donovan, 1994). Matriste yer alan ticari izin ve haklar, etkin kullanım sağlanması ve doğal kaynakların kıtlık ve değerinin anlaşılmasına yönelik yeni piyasa oluşumunu içermektedir. Ticari kirletme emisyonu izinleri bu aracın uygulanmasındaki en sık kullanılan yöntemdir. Kirletme izninin, yaratılan bir piyasada alınıp-satılması, bu hakkın gerçek bedelinin ortaya çıkmasına yol açmakta, böylelikle değerinin altındaki çevre kirlenmelerine engel olunmaktadır (Markandya ve Shibli 1995). Uluslararası bedel sistemleri, doğal kaynaklar piyasasını uluslararasılaştırmakta kullanılmaktadır. Bu yöntem firmaların çevresel hedefler çerçevesinde uluslar arası piyasalardan rekabetçi bir piyasada kirletmenin bedelini ödemesini sağlamaktadır. Karbon emisyonlarının bedeli olarak ormanlaştırma bu yöntemin uygulandığı alanlardan biridir (US IOJI, 1996). Politika matrisinin gösterdiği gibi, yeni piyasalar yaratmaya yönelik politika araçları çeşitli biçim ve geniş uygulama alanları sunmaktadır. Öte yandan düşük maliyet ve doğru yönde inisiyatif geliştirmelerine rağmen yeni piyasalar yaratmak izleme, kurumsal yapıyı olgunlaştırma, piyasa güçlerini geliştirme gibi yönlerden değerlendirildiğinde ortaya önemli bir yönetim maliyeti çıkarmaktadır. 2.3. Çevresel Düzenlemeleri Kullanmak Düzenleme, çevre problemlerine karşı uygulanan en genel yaklaşımdır. Ancak yarattığı dolaylı ve doğrudan maliyetlerinden dolayı dikkatli kullanılmalıdır. Standartlar, yasaklar, izinler ve kotalar politika yapıcıları tarafından düşük izleme maliyeti ve sonuca ulaşma performansı değerlendirildiğinde, açıkça tercih edilmektedir. Kamu politikası açısından düzenleme tek olur araç görünümü alabilmektedir. Çok zehirli atıkların emisyonunun kontrolünde, su veya hava sirkülasyonuna sahip olmayan topraklarda, ekolojik duyarlılığa sahip alanlarda yasaklara alternatifsiz politika aracı olabilmektedir. Ayrıca kirleticilerin miktarının az olması düzenlemeleri yönetsel açıdan çekici kılmaktadır. Düzenleyici standartlar veya çevre vergileri az sayıdaki kirleticilerde etkin olarak uygulanabilmektedir (Markandya ve Shibli, 1995; Bhatia ve diğerleri, 1995). Düzenlemeler yaptırım gücünden yoksun olduğunda etkinsizleşmektedir. Cezaların çok düşük veya çok yüksek olması düzenlemeleri amacından saptırmaktadır. Bu nedenle bu aracın sınırlı ve zorunlu alanlarda uygulanması daha doğrudur. 2.4. Kamu Oyunun Katılımını Sağlamak Çevre yönetim eylemlerinin hayata geçirilmesinde, politikacıların kamusal talepler doğrultusunda hareket etmesi, kamu oyunun çevre yönetimine katılımının önemini gösterir. Bu spesifik araç, özünde tüketicilerin tercih ve taleplerini çevreye daha duyarlı biçimde yapmalarını sağlayan “bilgilendirme”dir. Ürünlerin çevreyle dost bir süreçte üretildiğini gösteren “eko-markalar”, enerji tasarrufu sağlayan ev aletleri, aydınlatma ekipmanları ve otomobiller bu alandaki başta gelen uygulamalardır. Ayrıca kirlilik emisyonları konusunda kamu oyunun bilgilendirilmesi, çevre konusundaki standartlarına uyan veya uymayan firmalar arasında tüketicinin ayrım yapabilmesine imkan sağlamaktadır (Afsah ve diğerleri, 1996; Narayan, 1995; Meinzen-Dick, 1995). Kamu oyunun aktif katılımı bu politika aracının diğer önemli bir yanıdır. Özellikle Çevresel Etki Değerlendirme(ÇED) projelerinin kamu oyu tarafından tartışılmasının sağlanması, çevre bilincinin oluşumuna katkı yapmakta, dahası kalkınma sürecinde yaşanan çevresinin ne yönde ve nasıl etkileneceğine karar vermede sivil inisiyatif isteklerini duyurup yansıtabilmektedir. Öte yandan etkin toplumsal katılım devlet, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve çeşitli toplumsal örgütlenmeler arasında yeni ilişki ve ortaklıkların inşasını gerektirmektedir.
3. Sürdürülebilir Kalkınmanın Başarı Koşulları Çevre sorunlarının belirli bir zaman aralığındaki tek bir eyleme bağlı olmaması, bu sorunların çözümünü uzun ve yavaş bir süreç içinde ele alınmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Politika matrisinin bu noktadaki temel yararı kapsamlı bir politika araçları seti sunabilmesidir. Politika yapıcılarının önceliklerini belirlemelerinde ve tercih ettikleri yaklaşımları uygulamaya koymada politika matrisi iki yönlü hizmet sunarak öncelikle, politik amaç doğrultusunda araçlar arası çatışmaya engel olur; daha sonra araçlar arası sinerji olanaklarının tespit edilmesine yardım eder. Ancak sürdürülebilir kalkınma politikası uygulama söz konusu olduğunda çeşitli engellerle karşılaşmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından ele alındığında çevre hakkında bilgi ve deneyim eksikliği, politika uygulamalarına karşı güvensizlik, kaynak ve eşgüdüm yetersizliği gibi sorunlar gözlemlenmektedir. Ayrıca potansiyel çevre sorunlarının bilinmemesi, net politika önlemleri geliştirmede ve zaman, mekan, yöntem belirlemedeki zorluk ve kamu oyunun katılımının sınırlı olması mevcut uygulama sorunları arasında yer almaktadır (Partidario, 1996, 39). Bu nedenle politika matrisi açısından politika tasarımının başarılı olması için beraberinde bazı koşulların bulunması gerekmektedir. 3.1. Finansal Sürdürülebilirliğin Sağlanması Politika geliştirme en önemli başarı koşulu, yabancı kaynakların ve kamunun mali kısıtları dikkate alınarak finansal kaynak türetebilecek politikaların seçiminin yapılmasıdır. Küresel düzeyde çevre iyileştirmelerine yönelik fon gereksinimini karşılama eğilimi olmakla beraber, bu finansal kaynak sınırlıdır. Öte yandan sıkı maliye politikalarının dünya ölçeğinde yaygınlaşarak devletin ekonomideki rolünün küçültülmesi eğilimi ulusal mali kaynak kullanımını giderek azaltmaktadır. Dolayısıyla fon yaratabilen ve mali desteğe göreceli olarak daha az gereksinim duyan çevre politikaları daha başarılı olmaktadır. 3.2. Yönetsel Sürdürülebilirliğin Genişletilmesi Yeni politika ve prosedürlerin uygulanmasında yönetsel kısıtlar en azından finansal kısıtlar kadar öneme sahiptir. Çevre konularının göreceli yeniliğine bağlı olarak çoğu ülkenin çevre kurumları ve bürokrasileri yetersiz kalmaktadır. Çoğunlukla bütün işlevler yeni kurulmuş ve genellikle finansal ve kurumsal açıdan zayıf olan bir bakanlığın üzerine verilmektedir. Teknik kadro, laboratuar ve sermaye kaynakları bu tip kurumlarda genellikle kıttır. Çevre yönetimi bütüncülük arz ettiğinden yerel ve merkezi yöntemlerin eşgüdüm ve işbirliğini gerektirmektedir. Bu yüzden yalın, bürokratik süreci az, yönetsel maliyeti düşük politikaların başarı şansı doğal olarak daha fazla olacaktır. Ancak bu süreçte uzun vadeli bir yatırım olan çevre yönetim kapasitesi de arttırılmalıdır. 3.3. Bütünlüğün İnşası Genellikle politikalar özellikle de çevre politikaları bazı grupların haklarının veya ekonomik rantlarının ellerinden alınmasıyla sonuçlandığından bu grupların direnişi ile karşılaşmaktadır. Bu nedenle politik istek ve kararlılık bu direnişle mücadele edilmesinin vazgeçilmez bir koşuludur. Politika yapıcıları toplum duyarlılığını arttıracak eylemler vasıtasıyla uygulamalarına geniş tabanlı destek bulabilirler. 3.4. Politikalar Arası Uyumun Sağlanması Çevresel politikalar, başta makro ekonomik politikalar olmak üzere diğer politikalardan bağımsız değildirler. Politika matrisi spesifik çevre kaynak ve sorunlarının yönetimine yön verecek çeşitli politika araçları sunar. Fakat makro ekonomik düzeyde alınan kararlar kaçınılmaz olarak olumlu veya olumsuz söz konusu kaynaklar üzerinde etki yaratır. Liberalleşme, uluslararası sermayenin doğal kaynaklar üzerindeki baskısını-şayet piyasalarda gerçekçi fiyat oluşumu sağlanmıyorsa-arttırabilir. Bu ek olarak liberalleşmenin kaynaklık ettiği üretim ve gelir büyümesi kirlilik emisyonlarını arttırarak yeni çevre sorunlarına yol açar. Dolayısıyla liberalleşmenin politika matrisinin çerçevesinde yürütülmesine dikkat edilmelidir. Politika yapıcıları kaynak ve çevre koşullarının makro ekonomik performans üzerindeki etkisini stratejik bağlamda değerlendirmelidirler. Kısa süreli yüksek büyüme hızları için çevre kaynaklarından fedakarlık etmek uzun vadede doğal kaynak stoğu üzerinde doğuracağı olumsuz etkiye bağlı olarak kalkınmanın sürdürülebilirliğini olanaksızlaştıracaktır. Ayrıca aşırı kirlilik ekonomik varlıkların ötesinde doğrudan insan sağlığını tehlike altına sokacaktır ki bu ekonomik kaybı daha da artırabilecektir. 3.5.Uygun Gösterge Seçimi Sürdürülebilirlikte uygulanan politikaların performans ölçümünün yapılması ve uygulamaların izlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla politikaların hem nasıl işlediğinin hem de sonuçlarının gözlemlenmesi için uygun göstergeler seçilmelidir. Bu göstergeler ölçülebilir, anlaşılabilir, karşılaştırılabilir ve kolaylıkla gözlemlenebilir olmalıdır (Leitmann, 1997). Aksi takdirde uygulamaya konulan politikalarda meydana gelebilecek sapmalar gözden kaçırılacaktır.
Sonuç Söylemde politika yapıcıların sık sık yer verdikleri ve genel iktisat politikasının amaçları arasına girmeye başlayan “doğal çevrenin korunması ve sürdürebilirlik”, sahip olduğu öneme karşın öncelik kazanmakta zorlanmaktadır. Öyle ki Rio Zirvesi’nin sonucu olarak bugün yüzden fazla ülke ya ulusal sürdürülebilir kalkınma stratejileri veya Ulusal Çevre Eylem Planları(UÇEP) hazırlamalarına rağmen(WB, 1997), eylem için öncelikleri tanımlamada ve politika değişimlerine ilişkin açık ve net tasarım yapılmasında sorunlar yaşanmaktadır. Dünya Bankası’nın araştırmalarına göre UÇEP genellikle çevre bakanlıkları tarafından çevre bakanlığı için hazırlanmış bir plan halini almakta, planın özde bağıntılı olması gereken ekonomi ile ilgili bakanlıklarla karşılıklı etkileşim sağlanamamaktadır (WB,1997, 7). Ancak yine de UÇEP uygulamalarından iki temel ders çıkarılmıştır. Birinci ders, merkezi yönetimler zamanında ancak belirli sayıdaki çevre politikalarını uygulamaya koyabildikleri ve kısıtlı finansal-beşeri kaynaklar yüzünden ekolojik öncelikleri belirleyemedikleridir. İkinci ders, çevre konusunda kamu oyunun katılımının sağlanmasının veya ulusal sahip çıkma bilincinin geliştirilmesinin etkili eylem ve politika değişimi için gerekli politik iklimi yaratmada kilit rol oynadığıdır. Her ne kadar kamu oyunun çevre meselelerinin çözümüne sahip çıkması ve çevre bakanlığı dışındaki bakanlıkların UÇEP’te katılımcı ve aktif bir işlev üstlenmesi uzun bir süreci içerse de, bunların yapılmaması durumunda eylem planları veya stratejiler ilgi çekmeyen bir doküman haline dönüşmektedir. Halbuki politika matrisi ülkelerin karşılaştığı çevre yönetimi zorluk ve sorunlarına göreceli olarak düşük maliyetli ve kalıcı çözümler üretebilmektedir. Merkeziyetçi yapılar her alanda olduğu gibi çevre sorunlarına da karşı etkin çözümler üretememektedir. Piyasa mekanizması içerisinde oluşturulan politika matrisi ile elde edilen zengin politika araçları seti, kazan-kazan ilkesi ile şimdiye kadar birbiri ile çeliştiği kabul edilen çevrenin korunması ve ekonomik performansın arttırılması hedeflerinin eş anlı ulaşılmasının olanaklı olduğunu göstermektedir. Birçok ülkede çevre yönetiminin yetki ve sorumluluklarını üstlenecek kurumların bulunmaması, bu kurumların oluşum, kadro, finans gibi sorunlarının çözümüne ilişkin beşeri, sosyal, fiziki ve sosyal sermaye gereksinimini doğurmakta, dolayısıyla sürdürülebilir kalkınma politikaların izlenmesi ve gerekli önlemlerin hayata geçirilmesi yavaş ve zor işleyen bir süreç halini almaktadır. Ancak piyasa yönelimli çözümler bir kez yaratıldıktan sonra kendi kendini yenileyebilir, dahası sürekliliğini kendisi sağlayabilir niteliktedir. Kaldı ki, merkeziyetçi yapılar özellikle yetersiz önlem ve cezalandırma sistemleri karşısında doğal kaynak kullanıcı ve çevre kirleticileri belirli bir bedel karşılığında doğa tahribatına yol açmayı tercih etmekte, çoğu zaman bedel/ceza mekanizması hukuki yetersizliklerden dolayı etkinliğini kaybetmektedir. Öte yandan çevre sorunları karşısında yeni içerik kazanan kavramsal ve kuramsal yapı, geleneksel ekonomi anlayışını doğrudan bir meydan okuma ile karşı karşıya bırakarak, çevresel boyutu ekonomi ile bütünleştirmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda, tanım ve standartların farklılaştırılması ekonomik performansın ölçüm kriterlerini değiştirmekte, özellikle bu bağlamda ulusal gelir hesaplarının yeniden şekillendirilmesi yönündeki eğilim giderek güçlenmektedir. Ekonomik zenginliğin doğa-çevre-ekonomi-insan düzleminde değerlendirilmesinin sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesinde kuşkusuz büyük önemi vardır. Bu yönde gelişecek kamu bilinci ve küresel yönelimler ulusal ekonomilerin, zenginliğin yeni tanımını kabullenmelerini kolaylaştıracaktır. Sonuç olarak, sürdürülebilirlik olgusunun doğası gereği küresel nitelik taşıması, ulusal ekonomilerin doğal çevrenin korunması yönündeki duyarlılığını arttırıcı etki yaratmaktadır. Ancak söylemlerin hayata geçirilmesi için bu konudaki gelişmelerin yakından izlenmesi ve gerekli kurumsal yapının hızla oluşumunun sağlanması gerekmektedir. Gelişmekte olan ekonomilerde, bu konudaki fiziki-beşeri altyapı yetersizliğine ek olarak, ekonomik gelişmenin bu ülkelerde öncelikli mesele olması, sürdürülebilir kalkınma politikasının eyleme dönüşmesini engellemektedir. Bu çalışmanın da ortaya koyduğu gibi, ekonomik gelişme ve doğal çevrenin korunması uygun araçların seçimi ile mümkün olabilmektedir. O halde yapılması gereken, başarı koşullarını dikkate alarak sürdürülebilir kalkınma politikası içi boş ve etkinsiz bir amaç olmaktan kurtarılmalı; eşgüdüm ve sivil inisiyatiflerin katılımı ile eyleme dönüştürülmelidir. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |