Edubilim Forumları - www.edubilim.com
Duyurular:
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Ekim 24, 2014, 05:42:06 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


...::: EDuBiLiM :::...

  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
Gönderen Konu: Simya (Simya nedir , ünlü simyacılar , simya hakkında bilgiler)  (Okunma Sayısı 27149 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline

« : Ekim 20, 2009, 11:56:44 ÖS »


Simya , simya hakkında bilgiler , ünlü simyacılar ve simya nedir konusunda yapılan açıklamalar bu başlık altında www.edubilim.com tarafından sizler için , çeşitli kaynaklardan derlenerek , biraraya getirilmiştir. Sizde bu konu hakkında bildiklerinizi bizimle paylaşırsanız memnun oluruz....

Simya (Simya nedir , ünlü simyacılar , simya hakkında bilgiler)


İlk olarak hermetics.org adresinden alınmış bir yazıyı sizlerle paylaşayım...


 
Simya Nedir?

Yazan MIRCEA ELIADE

İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu

Copyright © 2001 hermetics.org


Simya, Alşimi (veya ars chemica) on ikinci asırdan itibaren Batıda, basit metalleri altına çevirmek, evrensel şifa ve ölümsüzlük iksiri gibi ortaçağı arayışlar olarak gözükmektedir. Kelimedeki Çem, (sim, kim) kökü halen tatmin edici bir şekilde açıklanmamıştır. Çin, Hint ve Grek metinlerde simya "Sanat" veya radikal ve faydalı değişim, örneğin dönüşüm olarak tanımlanır. Yakın zamanlara dek, bilim tarihçileri simyayı ilkel kimya, yani olgunlaşmamış bilim olarak görüyorlardı. Aslında "Sanat"ın uygulayıcıları aynen ilk kimyagerler gibi laboratuar ve belirli aletlerden faydalanıyorlardı. Daha da önemlisi, simyagerler sonradan kimya biliminin gelişmesinde rolü olacak buluşların kaşifleriydi. Sadece bir kaç örnek verecek olursak, M.Ö. 300 yılında cıvanın izole edişi, on 13. asırdan önce aqua vitae (alkol) ve madeni asitlerin keşfi ve vitriol (zaç yağı, sülfürik asit) ve şapların hazırlanması.

Ancak erken kimyagerlerin yöntem, ideoloji ve amaçları simya geleneğini uzatmaya yönelik değildi. Simyagerler doğanın bilimsel incelenmesi ile ilgilenmiyorlardı -- veya belki sadece tali olarak. Eski Grek zihni kendini bilime verdiğinde olağanüstü bir gözlem ve tartışma sergilemektedir. Oysa Grek simyagerler işlerinin fiziki-kimyasal olguları konusunda anlaşılmaz bir ilgisizlik gösterirler. Bir örnek vermek gerekirse, sülfür, kükürt ile çalışan hiç kimse onun "eritilip birleştirilmesi ve takip eden sıvının ısıtılmasını eşlik eden garip olguyu görmemezlikten gelemez. Sülfür Grek simya metinlerinde yüzlerce kez söz edildiği halde, onun özgün özellikleri konusunda hiç bir ima verilmemektedir" (Sherwood Taylor, Eliade'de alıntı 1978, sayfa 147). Aşağıda göreceğimiz gibi simyagerin arayışı bilimsel değil, ruhsaldı.   

 

Ezoterik Gelenekler ve Sırrın Önemi

Simyanın geliştiği her kültürde, her zaman ezoterik veya "mistik" bir gelenekle yakın ilişkisi vardı: Çin'de Taoculuk, Hindistan'da Yoga ve Tantrizm, Helenistik Mısır'da gnostisizm, İslam ülkelerinde Hermetik ve mistik okullarla, Orta Çağ ve Rönesans Avrupa'da Hermetizm, Hıristiyan ve mezhebi mistisizm ve Kabala ile. Kısacası, bütün simyagerler sanatlarının esas ezoterik ve mistik geleneklerine benzer bir amaca güden ezoterik bir teknik olarak tanımlamışlardır.

Bu sebepten dolayı, simyager tarafından sır önemle vurgulanmaktadır, diğer bir deyişle simya doktrin ve tekniklerinin ezoterik aktarımı. En eski Helenistik eser, Physike Kai Mystike (muhtemelen M.S. 200), kitabın nasıl bir Mısır mabedinin sütununda saklı bulunduğunu anlatır. Klasik Hint simya eseri Rasãrnava'nın önsözünde Tanrıça Tanrı Şiva'ya hayattayken kurtulmuş jivanmuleta olmanın sırrını soruyor. Şiva ona sırrın, ara tanrılar arasında dahi ender olarak bilindiğini söyler. Sır tutmanın önemi yine Çin simyager Ko Hung (260-340) tarafından şu şeklide vurgulamıştır: "sır örtüsü etkin reçeteler üzerine konulur... Söz konusu maddeler olağandır, ancak yine de şifreyi bilmeden tanımlanamaz" Pao-p'ru-tzu, bölüm 16). Batı Rönesans sonrası simya metinlerinin kasıtlı anlaşılmazlığı neredeyse bir klişedir. On beşinci asırda "Rosarium Philosophorum" eserinde alıntısı yapılan bir yazar şöyle diyor: "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin anlamını bilir." Rosarium okura soruların, aynı şiirlerin efsane ve alegorileri kullandığı gibi "mistik"  aktarılması gerektiğini uyarır. Kısacası, gizli bir dile karşı karşıyız. Bazı yetkin kişilere göre, kitaplardaki sırları açıklamamak için bir yemin bile vardı (Eliade'de gösterilen eserler, 1978, sayfa 164).         


Simya çalışmasının evreleri bir inisiyasyon, insanı radikal şekilde dönüştürmeye yönelik bir dizi belirli deneyim içermektedir. Ancak başarılı inisiye artık yeni varoluş şeklini basit bir dilde yeterli olarak ifade edememektedir. O zorunlu olarak "gizli bir dil" kullanmayı yönlendirilmiştir. Tabii ki gizlilik, çömlekçilik, madencilik, metalürji, tıp ve matematik gibi hemen hemen bütün teknikler ve bilimlerin erken dönemlerinde genel bir kuraldı. Yöntem, alet, reçetelerin gizli aktarımı Çin, Hindistan, Orta Doğu ve eski Yunanistan'da oldukça iyi belgelenmiştir. Hatta, Galen gibi geç dönem bir yazar bile öğrencisine öğrettiği tıp bilgilerinin aynen Eleusis misterlerine inisiyasyon (teletê) alan bir adayın aldığı şekilde kabul edilmesi gerektiğini uyarır. Denilebilir ki, bir sanat, teknik veya bilimin sırlarına girmek bir inisiyasyona girmekle eş tutulurdu.   

Gizlilik ve şifreleme şartı simya işinin başarılmasıyla bitmediği önemli bir olgudur. Ko Hung'a göre iksiri elde eden ve ölümsüz olan üstadlar yeryüzünde gezinmeye devam ediyorlar, ancak durumlarını, ölümsüz olmalarını saklıyorlar ve sadece birkaç simyager tarafından tanınıyorlar. Aynı şekilde, Hindistan'da gerek Sanskritçe, gerekse de diğer etnik dillerde asırlardır yaşayan, ancak ender olarak kimliklerini açıklayan bazı ünlü siddhiler, yogin simyager hakkında çok kapsamlı bir literatür vardır. Aynı inancı orta ve batı Avrupa'da karşılıyoruz. Nicolas Flamel ve karısı Pernelle gibi bazı Hermetistler ve simyagerlerin yaşıtları tarafından tanınmadan süresiz yaşadıkları anlatılmaktaydı. On yedinci asırda benzeri bir efsane Gül Haçlılar ve takip eden asırda daha popüler seviyede esrarengiz Comte de Saint Germain hakkında şayi olmaktaydı.


Simyanın Kökenleri

Simya arayışının hedefleri, sağlık ve uzun ömür, basit metallerin altına dönüştürülmesi, gerek doğuda gerekse de batıda uzun tarih öncesi bir kökene sahip olmuşlardır. İlginçtir ki, tarih öncelere dek geçmiş belirli bir mitolojik-dini yapı göstermektedir. Örneğin, sayısız efsane ve mit uzun ömür, gençleşme ve hatta ölümsüzlüğü bağışlayan pınar, ağaç veya maddeleri konu etmiştir. Bütün simya geleneklerinde, ancak özellikle Çin simyasında, belirli bitkiler, meyveler yaşamı uzatma sanatı ve kalıcı bir gençliğe dönüşmede önemli bir rol oynamaktadırlar.   

 

Ancak simyagerlerin ortak amaçları basit metalleri altına çevirmekti. Bu "asil" metal kutsallıkla doluydu. Mısırlılara göre, tanrıların ve firavunların etleri altındı. Kadim Hindistan'da, M.Ö. 8. asırdan bir metin (Satapatha Brãhmana 3.8.2.27) "altın ölümsüzlüktür" diye beyan eder (Hint Simyası). Simyayı sadece "basit metalleri değerli olanlara dönüştürme" sanatı olarak tanımlayan H.H. Dubs, bu tekniğin (Mezopotamya'da M.Ö. 14. asırdan beri bilinen) altını test etme usulünün bilinmediği M.Ö. 4. asır Çin'de başladığını iddia etmiştir. Ancak bu hipotez çoğu alim tarafından reddedilmiştir. Nathan Sivin'e (bakınınız sitemizde Çin Simyası) göre Çin'de fiziksel ölümsüzlük M.Ö. 8. asırdan beri belgelenmiştir, ancak ölümsüzlüğün ilaç ve başka tekniklerle elde edilebilir görülmesi sadece M.Ö. 4. asra rastlamaktadır ve geniş kaynaklara göre M.Ö. 133'dan önce "zincifrenin altına dönüşmesi" olasılığı söz edilmemektedir.     

 

Madencilik, Metalürji ve Simya

Simyanın tarihsel başlangıcı halen bulanık olsa bile, belirli simya inanç ve ritüelleri ile erken madenciler ve metalürjistlerin inanç ve ritüelleri arasındaki paralellikler açıktır. Bütün bu teknikler insanın dünyasal akışı etkileyebileceği fikrini yansımaktadır. Ana Toprağın rahminde saklı madeni cevherler, tanrıçaya ilintili kutsallığı paylaşıyorlardı. Çok erken bir devirde maden cevherlerin aynı ceninler gibi dünyanın karnında "büyüdükleri" fikriyle karşılaşıyoruz. Metalürji bu şekilde doğum mütehassıslığı özelliğini üzerine alıyor. Böylece, madenci ve metal işçisi yeraltı embriyolojinin gelişimine müdahale etmektedir. Maden cevherlerin gelişim ritimlerini hızlandırırlar. Doğa ile işbirlik yapmaktadırlar ve doğumun daha hızlı olmasına yardımcı olurlar. Kısacası, çeşitli teknikleriyle insan kademeli olarak zamanın yerini almaktadır: çalışmaları zamanın yerini geçmektedir.

Ateşin yardımıyla, metal işçileri maden cevherlerini ("ceninleri") metallere (yetişkinler) dönüştürürler. Bunun arkasındaki inanca göre maden cevherlerine yeterli zaman verildiğinde Ana Toprağın rahminde "saf" metallere dönüşürler, ayrıca "saf" metallere müdahalesiz olarak bir kaç bin yıl daha "büyümeleri" için zaman verildiğine onlar altına dönüşür. Bu tür inançlar birçok geleneksel toplumda yaygındır. M.Ö. 2. asır kadar eskilerde Çin simyagerler "adi" metallerin birçok yıl sonra "asil" metallere geliştiklerini ve sonunda gümüş veya altına dönüştüklerini belirtmişlerdir. Buna benzer inançlar Güney Doğu Asya toplulukları tarafından paylaşılmaktadır. Örneğin, Annamit'ler ocaklardaki altının asırlardır yavaş yavaş oluştuğunu ve aynı çok önce kazılsaydı altın yerine bronz bulunacağını inanırlar.

Bu inançlar batı Avrupa'da sanayi devrime dek sürdü. 17. asırda bir Batı simyager şöyle yazdı:

"Eğer tasarımlarının icrasında herhangi bir dış engel yoksa, Doğa her zaman üretmek istediğini tamamlar.. bundan dolayı, sadece Doğa yanlış yönlendirildiği veya aşıla geldiği yoluna girmesini engelleyen bir mani ile karşılaştığında ortaya çıkan kusurlu metallerin doğumuna kürtaj ve hilkat garibeleri olarak görmemiz gerekir. Dolayısıyla, sadece bir metal üretmek isterken, birkaçını üretmeye zorlandığını görür. Altın ve sadece altın onun arzularının meşru çocuğudur, çünkü sadece altın çabalarının gerçek ünüdür." (Eliade'den alıntı, 1978, sayfa. 50)

 

Simya Doğanın İşini Tamamlar 

Basit metallerin altına dönüştürülmesi mucizeli bir hızlı olgunlaşma ile eş anlamlıdır. Simone de Colonia dediği gibi:"Bu sanat İksir denilen bir deva yapmamızı öğretir. Bu iksiri mükemmel olmayan metallerin üzerine döktüğümüzde onlar tamamen mükemmelleşir ve bundan dolayı keşfedilmiştir." (Eliade'den alıntı, 1978, sayfa. 166). Aynı fikir Ben Jonson tarafından Simyager (1610) adlı piyesinde tekrarlanır. Bir karakter şöyle der: "Kurşun ve diğer metallere vakit verilirse altın olurlar", diğeri de yanıt verir: "Ve onu da Sanatımız sağlayıp ilerletir"

Ayrıca iksir organizmaların dünyasal ritimlerini hızlandırdığı söylenir ve böylece onların büyümesini hızlandırır. Yanlış olarak Ramon Lull'e atfedilen bir metinde şöyle yazar: "İlk baharda yüce ve harika ısısıyla felsefe taşı bitiklere can verir. Eğer bir tohuma eş bir miktarda tuzu suda eritirseniz ve bu sudan fıstık kabağına sığacak kadar alırsanız ve onunla bir üzün kütüğünü sularsanız, üzüm kütüğünüz mayısta üzüm verir." (Ganzen muller'den alıntı, 1940, sayfa 159). Dahası, Çin ve ayrıca İslami ve batı simyagerler de, iksiri evrensel terapi değeri için yüceltiler. Her türlü hastalığı tedavi ettiği, yaşlıları gençleştirdiği ve yaşamı bir kaç asır uzattığı söylenir. 

 

Simya ve Zamanın hükmedilmesi

Böylece gözüküyor ki, "Sanat"ın esas sırrı, simyagerin kozmik ve beşeri zamanı hükmetmesi ile ilgilidir. Erken madenciler ve metalürjistler ateşin yardımıyla maden cevherlerin büyümelerini hızlandırabileceklerini sandılar. Simyagerler daha hırslıydılar, onlar basit metalleri tedavi edebileceklerini ve olgunlaşmalarını hızlandırabileceklerini ve böylece daha asil metallere ve nihai olarak altına dönüştürebileceklerini sandılar. Ayrıca simyagerler bunun da ötesine giderek, iksirlerinin insanları tedavi edebileceği ve gençleştirip yaşamlarını süresiz olarak uzatabileceğini iddia ettiler. Simyagerlerin gözünde insan yaratıcıdır: doğayı yeniler, zamanı hükmeder, kısacası Tanrının yaratığını mükemmelleştirir. Simyanın efsanesi iyimser bir efsanedir, "doğal bir eskatologya" içerir.   

Mutlaka, kuvvetli hayal güçlü ve tükenmez yaratıcılığı ile insan konunda bu kavram, simyagerlerin ideallerinin on dokuzuncu yüzyılda sürmesini açıklamaktadır. Tabii ki, bu dönemde bu idealler radikal bir şekilde dinden soyutlandı. Dahası, simyanın görünüşte yok olduğu sıralarda bu ideallerin sürmesi hemen belli değildi. Yine de deneyimsel bilimin zaferi simyagerlerin düş ve ideallerini yol etmedi, tam tersine, on dokuzuncu asrın yeni ideolojisi sürekli ilerleme ve gelişme üzerine kurulmuştu. Radikal dinden soyutlanmaya rağmen, deneysel bilimler ve sanayileşmenin gelişmesinden aldığı güçle bu ideoloji simyagerlerin mileniyum rüyasını ileri sürdü. Doğanın mükemmelleşmesi ve değerlendirilmesi efsanesi kamufle bir şekilde amaçları özellikle maddeyi enerjiye dönüştürmekle doğayı dönüştürmek olan sanayileşen toplumlarda mevcuttur. İnsan, ayrıca on dokuzuncu asırda zamanın yerine geçmeye başardı. Organik ve inorganik varlıkların doğal süreçlerini hızlandırma arzusu, artık gerçekleşmeye başlamıştır, örneğin organik kimyagerler laboratuar ve fabrikalarda doğanın binlerce yılda ürettiği nesneleri üreterek, zamanı hızlandırma, hatta kaldırmayı becermiştir. İçinde en temeli olarak tanıdığı pratik zekası, çalışma kapasitesi ile modern insan, kendisine geçici sürecin işlevini almaktadır, diğer bir deyişle zaman rolünü üstlenmektedir.   

 

Kaynakça   

Madencilik, metalürji ve simya ritüel ve efsanelerinin en eski ilişkileri için kitabım "Ocak ve Pota, Simya'nın Kökenlari ve Yapıları" "The Forge and the Crucible, The Origins and Structures of Alchemy, 2. baskı -Chicago, 1978"e bakınız); burada eleştirisel bibliografiler verilmiştir. Madenciliğin kültürel tarihi için bakınız T. A. Rickard'in "İnsan ve Metaller: Uygarlığın Gelişmesiyle İlgili olarak Madenciliğin Tarihi" (Man and Metals: A History of Mining in Relation to the Development of Civilizations, İki cilt - New York, 1932). Metalürji tarihi için bakınız R. J. Forbes'in "Antik Çağında Metalürji: Arkeologlar ve Teknologlar için bir Kılavuz"  ("Metallurgy in Antiquity. A Notebook for Archaeologists and Technologists"- Leiden, 1950) ve Leslie Aitchison'in "Metaller Tarihi" ("History of Metals", İki cilt - London, 1960).

Simyanın kökeni ve gelişmesi bir kaç yazar tarafından iki farklı görüş açısından sunulmuştur: Edmund von Lippmann üç ciltli eseri "Entstehung und Ausbreitung der Alchemie"nin (Berlin, 1919-1954) üçüncü cildi çok önemlidir. John Reed "Simyadan Kimyaya" ("Through Alchemy to Chemistry - London, 1957); Eric John Holmyard "Simya" ("Alchemy" - Baltimore, 1957); ve Robert P. Multhauf "Kimya'nın Kökenleri" ("The Origins of Chemistry" - London, 1966). Simyanın kökeni ve gelişmesi konusunda Allan G. Debus tarafında yazılan üç makkaleye bakınız: "Erkan Simya Tarihinin Önemi" (The Significance of the History of Early Chemistry,' C'abiers d'histoire mondiale 9, - 1965: sayfa 39-58); "Simya ve Bilim Tarihçisi" ("Alchemy and the Historian of Science,' History of Science 6 - 1967: sayfa 128-138); ve "Kimya Filozofları: Paraselsus'den van Helmont'ta Kimyasal Tıp" ("The Chemical Philosophers: Chemical Medicine from Paracelsus to van Helmont," History of Science 12 - 1974: 235-259).

Bu yazıda belirli simya gelenekleri üzerinde referans verilen eserler şunlardır: Wilhelm Ganzenm "Ollers Die Alchemie im Mittelalter" (Paderborn, West Germany, 1938), Fransızc'ya "L'alchimie au Moyen-Age" (Paris, 1940) olarak terüme edilmiştir, ve Nathan Sivin's "Çin Simyası: Başlangıç Etütleri" ("Chinese Alchemy: Preliminary Studies" -Cambridge, Mass., 1968).

İngilizce'den Çeviren Kemal Menemencioğlu


The Encyclodedia of Religion , Editor in Chief Mircea Eliade,  Copyright © 1989, MacMillian Puplishing Co.


Anahtar Kelimeler :  simya , simya nedir, simya hakkında bilgiler, simyanın kökenleri , metalurji
Ekteki Dosyalar Burada



Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #1 : Ekim 21, 2009, 12:03:31 ÖÖ »

Simya Hakkında Bilgiler

Simya, kimyanın bir bilim olması ile hep küçümsenmiş, gerek felsefesine, gerekse sembolizmine gereği kadar değer verilmemiştir.

Simya, yaygın olarak, maddeden altın elde etmek için yapılan çalışmalarla ilgili olarak bilinir. Simyacı ise vaktini altın elde etmek için geçiren kişidir.

Aslında Simya köken olarak çok eski zamanlara dayanır ve maddi olarak altın elde etmekten çok daha derin amaçları vardır.

Genel olarak Simya
Etimolojik olarak Simya sözcüğü Türkçe’de varolan Kimya sözcüğü ile aynı kökenden gelmektedir. Kökeni Arapça olan bu sözcükler Arapça’ya da “Kara Ülke” anlamına gelen Khem sözcüğünden gelmiştir. Bu “Kara Ülke”ise Mısır’dır. Etimolojik olarak da Simyanın kökeni Mısır olarak gözükmektedir.

Simya gerçekte bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı bir çok süreçten geçirerek , arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar.

Simya okült bir sanat olarak gözükmektedir. Bunu sadece belli kimseler uygulayabilmekte, geniş kitlelere yayılması engellenmektedir. Ayrıca Simyanın ezoterik bir karakteri de vardır. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır.

Simya eğitimi sırasında adaya öğretilen temel esas , simyacının bir şeyler icat ettiği değildir; simyacı sadece sırları çözmektedir. Bu yönüyle simya uzun yıllar boyunca genel karakterini değiştirmemiştir.

Simya aynı zamanda Hermetik felsefenin de bir uygulaması olarak kabul edilmiştir. Zaten simyacılar da kendilerini filozof olarak kabul etmişler ve bu sırların Hermes (Mısır panteonunda Thoth) tarafından verildiğini iddia etmişlerdir.

Simya en genel anlamı ile bir sanat ya da bir teknik olarak anlaşılabilir ve amacı maddenin içindeki altını ortaya çıkartmaktır. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde altın ortaya çıkmaktadır.

Simya bu amaçla “Felsefe taşını” aramaktadır. Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir (Elixir) ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir.

Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol Ars Magna (Büyük/ulu Sanat) olarak adlandırılmaktadır.

Tarih boyunca simya mistik ve pratik simya olarak iki yönde gelişmiştir. Pratik simya , kimya biliminin doğuşunda büyük rol oynarken , mistik simya,ezoterik felsefenin bir başka çehresi olarak günümüze kadar gelmektedir.



Mistik Simya
Pratik simyanın teorilerine ve sembollerine geçmede önce mistik simyayı incelemek gerekmektedir. Böylece pratik simyada da madde ile yapılan benzetmede aslında insana ait sonuçlar çıkarılabileceği çok rahat gözükecektir.

Simyanın, maddenin içinde sağaltım ile altını keşfetmesi, bir bakıma insandaki Tanrısal tözün ortaya çıkarılması ile benzerlik göstermektedir.

Metallerdeki hastalığın,kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi , uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi İyi için çalışabilir. Ars Magna , bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir.

Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.

Bu bağlamda Felsefe taşı da mutlak olana , tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde İksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir.

Öyleyse kendi içindeki Tanrısal tözü bulmak isteyen kişi , tıpkı maddenin saflaştırılması gibi , kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan , içindeki Felsefe taşına ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.

Bu , en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulmaktadır. VITRIOL aslında Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem” dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelmektedir. Bu pratik simyada kayıp taş ya da mineral olarak düşünülmekle beraber, aslında insanın Tanrı’yı , tanrısal olanı kendi içinde bulacağı anlamına da gelmektedir.

Bu şekli ile simya gerçek bir ezoterik doktrin olup günümüzde de bazı prensipleri ile yaşamaktadır.


Simyanın Temel Prensipleri
Simyacılara göre madde birdi ancak farklı şekiller almaktaydı. Madde ayrıca kendi parçaları ile birleşebilir ve sonsuz sayıda yeni form alabilirdi. Kuyruğunu ısıran yılan olarak gösterilen Ouroboros sembolü de bunu temsil etmekteydi.

Bu düşünce aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanmaktaydı. Evreni yaratan Tanrı Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve madde oluşmuştu ; ancak bu Tek olanın farklı görünüşlerinden ibaretti. Her yaratılan unum in multa diversa moda , Türkçesi ile farklı şekillerde tek olan idi. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı aramaktaydı.

Bu yönüyle simya, kendinden önce gelen tek tanrılı ezoterik düşüncenin , dönemindeki temsilcisidir.

Simyaya eşlik etmiş olan ezoterik felsefe, Mısır tanrısı Thoth’a Yunanlıların yakıştırdıkları Hermes isminden ötürü Hermetik felsefe ya da düşünce , ya da kısaca Hermetizm diye adlandırılır. Orta Çağ boyunca Hermes’e atfedilen hermetik metinler Corpus Hermeticum diye adlandırılmışlardır.

Corpus Hermeticum genelde diyaloglardan oluşmaktadır. Hermetik metinlerden en önemlisi Zümrüt tablettir.

Hermetik felsefede ruh ve madde birbiri ile iç içe girmiştir. Birisi ötekinin farklı bir görüntüsüdür. Aynı şekilde çoğu hermetiste göre maddenin de bir ruhu vardır.

Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su , Hava olmak üzere dört elementin (Tetrasomia) varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element , Toprak ve Su , içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında , bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.

Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.

Simyacılar ayrıca , Zümrüt tabletlerde belirtilen “Yukarıda olan aşağıda olanın aynısıdır” prensibinden yola çıkarak da her bir gezegen ile bir metal arasında bağlantı kurmuşlardır. Buna göre bilinen yedi gezegen ile metaller arasındaki ilişki aşağıdaki gibidir :

Güneş > Altın

Ay > Gümüş

Merkür > Cıva

Venüs > Bakır

Mars > Demir

Jüpiter > Kalay

Satürn > Kurşun

Bunlar içinden Altın ve Gümüş mükemmel metaller olup diğerleri mükemmel olmayan metallerdir. Bir teoriye göre metaller demir > bakır > kurşun > kalay > cıva > gümüş > altın sırasını izleyerek altına dönüşmekte , bu süreç döngü şeklinde devam etmektedir.

Simya ile astroloji arasında da sıkı bir ilişki vardır. Her metale bir gezegen karşılık geldiği gibi, bazı reaksiyonların gerçekleşebilmesi için gezegenlerin uygun konumu da gözlenmektedir.

Simyacıların , gnostiklere benzer bir de evren modelleri vardı. Merkezde Dünya, daha sonra yedi gezegen , etrafında sabit yıldızlar , en dışta da saf ruhlar bulunmaktaydı, bundan sonrası ise Tanrı’yı göstermekteydi.

Simyacılar için Güneş de büyük önem taşımaktaydı. Güneş bazılarına göre hayatın kaynağı , hatta Tanrısal sözün görünebilir hali idi. Bu nedenle, simyacılar Dünya merkezli evren teorisinden Güneş merkezli teoriye geçişte fazla zorlanma yaşamamışlardır.

Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.

Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos / microcosmos ‘dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir.

Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır : arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan.” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh,can,beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise , Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır.

Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup , gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.

Kükürt – Cıva karşıtlığı aşağıdaki gibi de özetlenebilir : (Hutin)

Kükürt > Eril – Aktif – Sıcak – Sabit

Cıva > Dişil – Pasif – Soğuk – Uçucu

Bazı simyacılara göre bu prensipler baba/anne düalitesini göstermekte ve ayrı duran bu prensipler , çeşitli şekillerde birleşip yeni maddelerin oluşmasını sağlamaktadırlar.

Bazı simyacılar üç prensip ile dört elementi birleştirmeye çalışmışlar ve aşağıda özeti görülen sonuca varmışlardır (Albert Poisson , Théorie et Symboles des Alchimistes, Paris,1891) :

Kükürt Toprak (Görülebilir, Katı)

(Sabit) Ateş ( Gizli,sübtil)

Tuz Ether

Cıva Su (görünür, likit)

(Uçucu) Hava ( Gizli,gaz)

Bu arada dikkat edilmesi gereken bir nokta da simyada her sıvının Su, her katının Toprak, her gaz Hava ve de her ısı kaynağı Ateş olarak adlandırılabildiğidir.



Pratik Simya
Simyanın en bilinen ve en yaygın şekli pratik simyadır. Simya pratiğini gerçekten bilinçli ve dönemine göre oldukça bilimsel yapan üstadların yanı sıra bir çok maceraperest de bu konu ile uğraşmışlardır. Ancak o dönemden kalma prensipler, özellikle de metodlar günümüz kimyasına da temel oluşturmuştur.

Simyacı için amaç Felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği ilk maddesini dikkatli seçmek zorundadır. Latince Materia Prima diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak Cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır.

Simyacı için çalışmalarına başlayacağı zaman çok önemlidir. Simyacılar genel olarak İlkbaharda Güneş Koç burcundayken çalışmalarına başlarlar. Bazen Boğa ya da İkizler de çalışmak için uygun zaman olmaktadır. Ancak, İlkbahar doğanın canlanmaya başlamasını, bir tür doğumunu sembolize ettiği için, böyle bir çalışma için de en uygun zamandır.

İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için gizli ateş , ignis innaturalis gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine , ya da yaygın adı ile Filozofik yumurtanın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, Athanor adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.

Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.

Bazı simya metinlerine göre de Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensibin yanında Kükürt ile belirtilen aktif prensip de vardır ve bunlar yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile Bilge Cıvası doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir , ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. Albedo diye adlandırılan bu beyazlık aşmasında Rosa Alba, Beyaz Gül ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan Bilge Kükürdü ile tamamlanır. Son aşama ise Kırmızı kükürt ile beyaz cıvanın birleşimidir. Bu Kutsal birleşme sonucu Felsefe taşı ortaya çıkar.

Bazı metinlerde Felsefe taşı “AZOT” olarak adlandırılır. Bu doğal olarak bildiğimiz azottan farklıdır. Felsefe taşı bütün maddelerin başı ve sonu olarak görülmektedir. Bu yüzden Azot sözcüğü de bütün alfabelerde ortak olan A ile başlamakta, sırası ile Latin , Yunan ve İbrani alfabelerinin son harfleri olan, Z,O ve T ile bitmektedir.

Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir.



Simya tarihi

Simyanın tarihi çok eski devirlere uzanmaktadır. Aslında ilk devirlerde kimya ve simya tarihi ortaktır denebilir. İnsanın ilk bu kavramlar hakkında düşünmesi ve kullanması kuşkusuz ateşin elde edilmesinin öğrenilmesi ile başlamıştır. Daha sonra metalleri kullanmayı ve doğal halinden saf haline getirmeyi öğrenen insan zamanla madde üzerine düşünmeye başlamıştır.

Aslında metallerin maden filizinden elde edilmesi de ezoterik simyada sık kullanılan bir örnektir. İnsan da filiz içinde saflaştırılmayı bekleyen metal gibidir denir.

Her durumda, madenin filizden ayrılması , simya için önemli bir örnek oluşturmuştur. Filizinden ayrıştırılan metalin geçirdiği evreler gibi , altın da pisliklerinden arınabilir diye düşünülmüştür.

Simyanın tarihi altının maden filizinden elde edilmesiyle başlar diyen görüş bir yana , tarihçiler simyanın Mısır’da doğduğu konusunda ısrarlılardır. Aslında Mısır’da altın elde etmek bir ruhban sınıfının elinde olduğundan iki görüş de birbirine yakın kabul edilebilir. Doğuda, Çin ve Hint’te de simyanın varolduğu bilinmektedir. Ancak biz kendimizi simyanın batı dünyasındaki tarihi ile sınırlayacağız.

İlk simya bilgilerinin Hermes Trimegistus, Üç Kere büyük Hermes, tarafından verildiği söylenir. Bu ise daha önce de belirttiğimiz gibi , insanlığa bütün bilgileri veren Mısır tanrısı Thoth’un Yunanlaşmış halinden başka bir şey değildir. Hermes Trimegistus Orta Çağ simyacıları tarafından tanrısal bilgileri bilen ve veren, ilk mürit olarak görülmüştür.

Orta Çağ boyunca varolan simya sadece Mısır’dan gelme değildir. Karmaşık bir kökeni vardır, daha doğrusu bir çok kültürden farklı şekillerde etkilenmiştir.

Yunan kültüründen simyaya geçen en önemli teori elementler teorisidir. Eski Yunan’da maddenin yapısı ile ilgili iki önemli teori gelişmiştir. Bunlardan biri atom teorisi öteki de elementler teorisidir. Kökenleri daha eskiye de dayansa dört elementin teori haliyle sunulması Eski Yunan’da olmuştur.

MÖ Yedinci yüzyılda yaşayan Thales , doğanın akıl ile anlaşılabileceğini savunmuş ve suyun dünyanın ana prensibi olduğunu iddia etmiştir. MÖ 610-545 yılları arasında yaşadığı düşünülen Anaximandros apeiron diye adlandırdığı amorf bir prensibi ortaya atmıştır. Anaximenes ise her şeyin kökeninde hava olduğunu söylemiştir. Heraklit’e göre ise bu prensip ateştir.

MÖ 540-450 yılları arasında yaşayan Parmenides ise daha ilginç bir görüş geliştirmiş ve evrenin aslında Tek olduğunu ve farklı görüntüler aldığını savunmuştur. En büyük karakteristiği hareketli olması , devamlı form değiştirmesidir.

MÖ 485-425 yılları arasında yaşayan Empedokles için ise ateş, hava,su ve toprak maddeyi oluşturan dört elementtir ve aşk adı verilen çekim kuvveti ile Parmenides’in evrenine benzeyen evreni oluştururlar. Ancak Nefret adı verilen itim kuvveti ile itildiklerinde çözülmeler olur.

Dört element düşüncesinin Orta Çağlar boyunca varolan şekli kuşkusuz Platon’un ve özellikle de Aristo’nun eseridir. Platon elementleri geometrik formları ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ancak simyadaki teori büyük ölçüde Aristo’nun teorisidir.

MÖ 384-424 yılları arasında yaşayan Aristo, bir çok konuda olduğu gibi dört element teorisi ile de Orta Çağ boyunca tek otorite olarak kalmıştır. Aristo’ya göre ilk madde çeşitli formlar alabilmektedir. Bu alınan formlar da bazı temel özelliklere bağlıdır. Bu özellikler dört tanedir : Sıcak, soğuk, kuru, ıslak. Buna göre

Ateş : Sıcak – Kuru

Hava : Sıcak – Islak

Su : Soğuk – Islak

Toprak: Soğuk – Kuru

olarak özellik gösterirler. Bu da simyada kullanılmıştır.

Aristo ile olgunluğa ulaşan elementler teorisi ve Mısır kaynaklı simya İskender’in fetihleri ile beraber karşılaşma olanağı bulmuş ve bir senteze ulaşmıştır. Bu senteze doğu kökenli okültizm, Yahudi ve Hristiyan mistisizmi de karışarak, Orta Çağdan itibaren simyacıların temel teorilerini oluşturmuşlardır.

Yunan-Mısır sentezi simya ile ilgili en önemli belge MS. üçüncü yüzyıldan kaldığı sanılan Leyden papirüsüdür. Dördüncü yüzyıldan itibaren ise simya eğitimi yaygınlaşmıştır. Özellikle Panopolis’li Zosimus simyayı daha ritüelik bir hale getirmiştir.

Bu dönemde, özellikle İskenderiye’de simya üzerine bir çok eser ortaya çıkmıştır. Bu eserler arasında Hermes, İsis gibi tanrısal kişiliklerin yazdığı varsayılan eserlerin yanı sıra Keops gibi hükümdarların, Platon, Pythagoras, Tahles gibi filozofların ya da Zosimus gibi simyacıların yazdıkları söylenen eserler de vardı. Bunlar Felsefe taşından ve ölümsüzlükten de söz etmekte , aynı zamanda simyanın ezoterik yanını da ortaya koymaktaydılar.

Simya daha sonra Bizans’ta da varlığını sürdürmüştür. İmparator Heraklius Simyayı desteklemiştir. Ancak Bizans’ta simya çok gelişememiş, daha sonra da Batıya geçmiştir.

Arapların Mısır’ı işgal etmesi , simyanın İslam dünyasına da girmesini sağlamıştır. Arap kültüründe İslam öncesinde simya hakkında yazılan eserler bilinmemekle birlikte, Mısır’ın işgalinden sonra bu konuda yazılan eserlerde bir patlama olmuştur. Bütün İslam dünyasında Arapça tek resmi dil olduğu için , eski Mısır ve Yunan eserlerinin Arapça’ya yapılan tercümeleri de bütün İslam dünyasına yayılmış, bu konuda çalışmaların çoğalmasını sağlamıştır.

Müslüman simyacılar arasında en tanınmışı kuşkusuz Batıda Geber adıyla tanınan Abu Abdullah Cabir ibn Hayyan’dır. Cabir’den kalan eserlerin bir bölümü Corpus Jabirianus adıyla toplanmıştır. Çoğu kaybolan bu yazılarda simya kadar İslam’ın ezoterik açıklamalarının da varlığı bilinmektedir. Cabir bu yazılarda ezoterik bilgi vermesine rağmen olabildiğince açıklama yapmıştır.

Simyanın Orta Çağ Avrupa’sına geçişi göreceli olarak daha geç olmuştur. Özellikle Arap istilaları ve Haçlı seferleri sırasında bu kültürle tanışan Batı dünyası Orta Çağın sonlarına doğru simya ile ilgilenebilmiştir. Simya anlamına gelen Alchemy/Alchimie sözcüğünün ve simyada kullanılan Alkol, Alambik, Elixir gibi sözcüklerin Arapça’dan gelmiş olması da bu kökeni ortaya koymaktadır.

On üçüncü yüzyılın ilk yarısından itibaren Fransisken manastırlarında simya yaygınlaşmaya başlamıştır. Buradan Robert Grossetête tarafından Oxford’a da geçen simya, burada da popüler olmuş ve Robert Grossetête’in öğrencilerinden biri olan Roger Bacon da bu konuda oldukça sivrilmiştir. Simya kadar astroloji ve okült bilimlerle de ilgilenen Bacon sonunda kilisenin de dikkatini çekmiş ve bu yüzden hapse girmiştir. Daha sonra gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Bacon, simyacıların ölümsüz olduğu konusunda rivayetlerin çıkmasına da neden olmuştur.

1240 – 1311 yılları arasında yaşamış olan ve Rosarium Philosophorum adlı eserin de yazarı olan Arnaud ve Villeneuve de bu konuda zamanının tanınmış isimlerindendir. Villeneuve simya kadar astroloji ve tıpla da uğraşmıştır. Eserleri ise ölümünden sonra yakılmıştır. Villeneuve’den etkilenen iki Fransisken de simya konusuyla ilgilenmişlerdir, bunlar Raymond Lulle ve Jean de Rupescissa’dır.

Fransiskenler kadar Dominikenler de simya ile ilgilenmişler ve 1193-1280 yılları arasında yaşayan ve Büyük Albert adıyla da anılan Albert de Bollstaedt Dominikenlerin arasından çıkmıştır.

Her şeye rağmen On üçüncü yüzyılın sonuna kadar simyacılar manastırlarda rahat rahat simya ile ilgilenebiliyorlardı. Ancak zamanla simya kilisenin tepkisini çekmeye başlar. Bu arada manastırlar dışında da simya ile ilgilenen kişiler türerler. Artık Hermes’in bilimi ile kilise karşı karşıya gelmeye başlar. Ancak Kilise önlemini almakta gecikmez ;1317’de Papa Jean XXII bir karar yayınlayarak (Spondent quas non exhibent) sahte altın yapanları ve simyacıları mahkum eder. Buna göre simyacılar fazlasıyla çoğalmışlardır.

Bu sırada gizemli bir kişinin simyanın sırlarını bulduğu konusunda bir rivayet yayılmıştır. Bu kişi Nicolas Flamel’dir. 1330 – 1418 yılları arasında yaşadığı söylenen Flamel , söylentiye göre “Yahudi Abraham” isimli , simyanın sırlarını veren bir kitap bulmuş, ve yıllarca karısı Pernelle ile uğraşarak buradaki şifreleri çözmüş ve bu sanatın sırrına vakıf olmuştur.

On beşinci yüzyılda gelişen simyada döneminin en önemli isimlerinden biri de Basil Valentin’dir. Yaşamı hakkında tam bir bilgiye sahip olamadığımız Valentin özellikle “On iki Anahtar” isimli eseri ile ünlüdür.

Simya Rönesans ile birlikte en yüksek noktasına ulaşmış ve bu dönemde Kabala , büyü, Yeni Plantonculuk gibi diğer ezoterik doktrinler de simyaya katkıda bulunmuştur. Bu dönem ayrıca Rose-Croix gibi gizli örgütlerin de ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde Denis Zachaire,John Dee gibi ünlü simyacılar da ortaya çıkmıştır.

Dönemin en önemli ismi kuşkusuz 1493 doğumlu Paracelsus’dur. Maceralı bir hayat yaşadıktan sonra 1541 yılında hayata gözlerini yuman Paracelsus, kariyerine önce doktor olarak başlamış, bir çok maceradan sonra şifacılığı ile ün kazanmıştır. Doktor olmasına rağmen, simyanın tıptan ayrılamayacağını söylemiş ve doğa ve insan üzerine çalışmıştır. Macrocosmos ve microcosmos üzerine düşünce sistemini kuran Paracelsus, tuz, kükürt, cıva ile ruh, can, beden ilişkisini de savunmuştur. Ezoterik düşüncenin ifadelerini iyi bir biçimde ortaya koyan Paracelsus , Rose-Croix örgütünü de büyük ölçüde etkilemiştir.

On yedinci yüzyılda simya ile ilgili çalışmaların büyük bölümü Rose-Croix tarafından yapılmıştır. İngiltere’de de Robert Fludd bu düşünceyi sistematize etmiştir.

On yedinci yüzyıl sonundan itibaren ise okült bilimlere olan ilgi yavaş yavaş azalmış, materyalizm ön plana geçmiştir. Eski öğretiyi savunan örgütlerin varlığını sürdürmesine rağmen simya artık popülerliğini yitirmiştir.

Günümüzde simya artık mistik/ezoterik anlamı ile sürmektedir. Ezoterik düşünceler çağlara göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir, simya da bunun özel bir türüdür. Zamanın doldurmuş ancak ezoterik içeriği ve sembolizmi ile yaşayan, tarihçilerin ilgisini çeken bir düşüncedir.


Hint Simyası

Altın Ölümsüzlüktür". Brahmana kutsal kitaplarından bu alıntı Hint simyagerlerin görüşlerini betimliyor. Aynı altının zamanla yıpranmadığı ve parlaklığını yitirmediği gibi, insan bedeni de mükemmel ve değişimsiz bir duruma geçebilir. Hint simyada bu simyagerlerin sanatı anlamına gelen rasayana "rasa (özler) yolu ile" başarılır.

Arhaşastra, Suşruta Sahita ve Bower el yazmasında eski kimya ve metalürji işlevleri konusunda bilgi verilmektedir. Ancak, Hint simya geleneği esas olarak bu işlevlerin bedeni mükemmelliğe ulaştırma teknikleri ve amaçları ile bağdaştırılmadan gelişmedi. Rasayana kelimesinin tarihçesine bakıldığında bedensel mükemmelliğe öncelik verilmesini açıkça görülmektedir. Eski Ayrurveda geleneği Caraka Samhita'da , rasayana bedenin zindeleştirmesi ve gençleştirilmesi ile ilgili teknik ve işlevlere denilirdi.

Hint simya kozmolojisi ve metafiziğin kökenlerini Samkya felsefesinin "zuhurat" (tecelliyat) ve mikrokozmos-makrokozmos ilişkilerinde, yogik Upanişadlar ve Vedanta'da bulmak mümkündür. Bu felsefelere göre, varolan her şey esas bir kaynak veya özün zuhurudur (vyapana ve srsti) ve belirli bir zamandan sonra geldiği kaynak ve özle tekrar özdeşleşecektir (laya veya pralaya). Zuhur ederek tezahür eden evren yapı itibarıyla hiyerarşiktir. Bu hiyerarşinin tepesinde mutlak olan Puruşa, Prakiti, Brahman veya Şiva ve Şakti'nin birleşimi vardır. Zuhurat Mutlaktan tezahürlü dünyanın beş duyusal kaliteler, duyular ve elementler alemine kadar iner. Bunların da aralarında tanmatras sistemini izleyen bir hiyerarşisi vardır. Akaşa (eter) da tekabül eden duyu ve duyusal kalitesi ile birlikte hava, ateş, su ve toprağa doğru dağılır. İnsan, tezahür etmiş dünyanın bu kaba (sthula) elementleri esas ince (suksma) ve mükemmel durumlarına dönüşüm işlevi (samskaras) ile geri getirebilir. Burada elementler madde yerine safhalar olarak görülürler. Bütünlüğe dönme işlemi kavramsal olarak gerçek ve mükemmel özü ortaya çıkarmak için illüzyon içeren formları bir bir soymayı gerektirir.

Yarı efsanevi Nagarjuna, Hint simyasının atası olarak görülür. Olası olarak, Hindistan'da 2nci ve 12nci asırlar arasında Nagarjuna adı altında tanınan en az 5 simyager vardı. Ancak yaşamları o denli iç içe geçmişti ki, araştırmacılar neredeyse Nagarjuna'nın en az 8 asır yaşadığını varsayan genel Hint görüşüne kabul etmek durumdalar. Nagarjuna maji ağırlıklı Kaksaputa Tantra, cıva ağırlıklı Rasendramangalam ve Ayurveda ağırlıklı Suşruta Samhita (bakınız Nagarjuna'nın biyografisi) gibi farklı eserlerin yazarı veya derleyicisi olarak tanınır.

Budist simyası, dışsal kimyasal veya cıvalı işlemler yerine, içsel yoga işlevleri ön plana almasından dolayı Hint simyasından farklıdır. Budist simya (rasayana) bedensel yaşamı uzatmak için kimyevi maddeleri kullanır, ancak bunu sadece yoga, seks ve meditasyon teknikleri ile içsel kurtuluşu gerçekleştirmek amacını destekleyici daha yüksek bir amaç için kullanır.

Dönüşüm ve mükemmel bedeni gerçekleştirmek için cıva ve ilaçlara ağırlık verdiği için, Hint simyası ayrıca Budist rasayana'ya kıyas olarak cıva (dhatuvada) simyası olarak bilinir. Budist yogik ve Hint kimyasal yöntemleri çoğu kes bir arada yürürler ve Nath, Siddha, Sahajiya ve Vajrayana Tantrik geleneklerinde her iki yönetemden de unsurlar bulmak mümkündür. Simyasal düşünce ve uygulamaların filizlenmesi yaklaşık olarak 6. ve 15. asırlar arası Tantra'nın yayılışı ile eşzamanlıydı. Hint simyagerler çoğu kez metafizik görüşleri ve teknikleri aynı anda simya, yoga ve Tantra'yı kapsamına alan siddha'lar tanımlanırdı. Bu geleneklerin guru (mürşid) soy ağaçları da üst üste gelmektedirler. Böylece simyagerler arasında Gorakh, Carpate, Vyâdi ve Nagarjuna Güney Hindistan'ın Sittar (Siddha) simyagerlerinden, Tibet'in Vajrayana Budistlerine kadar bir çok Tantrik gelenekte anılmaktadır. (Bakınız Gorakhnath'ın biyografisi)

Hint cıva simyagerlerin laboratuarı evrenin minyatürü (mikrokozmos) olarak tanımlanmıştır. Nasıl Vedanta felsefesine göre tezahür edilmiş dünyanın kaba elementleri nihai olarak Mutlak'a dönerse, burada simyager fiziksel maddeleri kullanarak paralel bir bütünleşme gerçekleştirmeye çalışmaktadır. O, bitki, hayvan ve mineralleri, metaller hiyerarşisini: kurşun, kalay, bakır, gümüş ve altın, tırmanmak için kullanır. Kullandığı en önemli element cıva (rasa veya pârada) ve kükürttür (gandhaka). Hint simyasında bu elementlerden cıva erkek Şiva'nın tohumu (bija veya bindu) ve kükürt dişi Şakti'nin cinsel özü veya kanı olarak görülür.

Hint simya, yoga ve Tantra'ya göre, evrende her nesne ve element birleşiminin cinsiyeti vardır. Hint Tantrik dünya görüşünde tezahür eden dünya Şiva ve Şakti'nin sonsuz birleşiminin zuhurudur. Cinsel özlerinin en üst tekabülleri olarak, cıva ve kükürt dünyayı bütünleştirme ve mükemmelleştirmenin araçlarıdır. Simyasal saskrara'lar çok şiirsel ve etkileyici bir dile anlatılırlar: Cıva kükürdün içine girip (vedhana) nüfuz eder, böylece ölüp (mrta) yineden daha saf ve istikrarlı (bandha) bir durumda "yeniden doğabilir" ve bu durumda başka elementleri dönüştürmeye daha fazla kapasiteye sahip olur. Dönüşüm sürecinde cıva daha basit metallere nüfuz eder. Onlar "öldürülür" ve metal hiyerarşisinde artan derecede daha yüksek seviyelerde "yeniden doğarlar". En sonunda kaba safhaların kabuklar ve tortular içinden mükemmel simyasal altın ortaya çıkar. Bu samskara'ların dili inisiyasyon (diksa), cinsellik ve yeniden doğum dilidir. Simyagerin sanatı ruhsal bir çalışma, ritüel, özveri ve adamak olarak, ayrıca hem genişleyen, hem de ufalıp öze dönen bir evrenin kutsal oyununda katılımcı olma olarak görülür. İşte bu bağlamda ölümsüzlüğü cıva simyasının nihai amacı olarak görebiliriz. Simyasal evrende cıva (Şiva tohumu veya bija) aynı metalik "bedenleri" mükemmelleştirdiği gibi, insan bedenini de arındırıp mükemmelliğe sevk edebilir.

Amrta-bija-rasa'nın tekabülleri sayesinde simya hiyerarşileri ve süreçleri kundalini ve diğer yoga türlerinin psiko-kimyasal sistemleri ile kaynaşırlar. Kundalini yogada, yogin nefsini kıran riyazetleriyle kendi tohumunu içsel dişi kundalini yılanının aracılığıyla altı çakrayı delip geçmesini sağlar. Kundalini her bir çakrayı nüfuz ettikçe, üretilen ısı tohumu (meni) kafatasında mevcut en yüksek çakrada (sahasrãra) ambrosia'ya, yani ilahi sıvıya (amrita) dönüştürür. (Budist simyada benzeri "bodhicitta'yı yerleştirme" cinsel yoga çalışması tohumu amrita'ya dönüştürmenin başlıca yöntemidir.) Bundan sonra kundalini sahasrãra'nın (erkeksi) dolunayı ile birleşir ve orada biriken amrita bedene inip zindeleştirir, gençleştirir ve onu ölümsüz kılar. Cıva birleşimleri mantra, mudra, nefes teknikleri ve diğer yoga teknikleriyle birlikte özümlemeyle simyager bedenin mükemmelleşmesini sağlamak üzere psiko-kimyasal teknikleri katalize eder.

Birbirini tamamlayan bu uygulamaların sonucu istikrarlı süreçleri (sthira) içeren mükemmel bir siddha bedenidir. Beden altın gibi parlar, sert, elmas (vajra) gibi sağlamdır ve doğa üstü güçlere (siddha) sahiptir. Siddha bedeni sanki daha önce yaşlanma, hastalık ve ölüme tabii bir bedenden yeniden doğmuştur. Şimdi kişi jivanmukta'dır (bedenden kurtulmuş), ölümsüz ve tanrılar kadar güçlüdür. Eğer isterse Mutlak ile nihai birleşme olan samadhi'ye girebilir. Bunu yapmakla fiziksel bedenini aşar ve Tantrik Hinduizm'de moksa veya Budizm'de mahãsukha olarak bilinen tam kurtuluşa ulaşır.

Çin Simyası

Simyanın tanımlarında genelde Avrupa olmak üzere tek bir uygarlığın deneyimlerini esas alınmıştır ve belirtilen tanıma uymayan geleneklerin gerçek olaya uymadıkları itibarı verilmiştir. Buna tek istisna H.J. Sheppard'ın tanımı: "Simya Kozmosun bazı parçalarını geçici varlıklarından kurtarıp mükemmelliğe ulaştırmaktır, bu da metaller için altın, insan için uzun ömür, sonra da ölümsüzlük ve halâstır (ruhsal kurtulma/aklanma)." Bu tanım biraz tek yönlü olabilir. Uzun ömür ve fiziksel ölümsüzlük belirli bir zaman ve mekanda halâsa eşlik edebilir veya etmeyebilir. Bazı basit maddelerin evrimleri altından daha önlemli olabilir. Örneğin, Çin'de zincifre iksirlerin prototipi olmuştur. Simyada kimyasal değişimlerin kişisel mükemmelliğe erişmenin sürecini simgelediğini de düşünürsek Helenistik İskenderiye, Çin, İslam ülkeleri, Hindistan ve Rönesans sonrası Avrupa'sında ortak bir motifin işlendiğini görebiliriz.

Her bir büyük uygarlığın simyada kullandığı bilgi, yarattığı sembol ve ulaşmak istediği amaç açsından özgündü. Bu unsurlar hem bu toplumlardaki umumi anlamlara, hem de simyayı ele alan grupların özel öğretilerine dayanıyordu.

Özellikle Yangtze bölgesinde tahsili gruplar arasında simya popüler dinle yakın bağlarla başladı. Kişisel mükemmelliğe ve ölümsüzlüğe yol açabilecek birkaç disiplinden biri olarak kabul edilirdi. 5. asırdan sonra bazı Taocu hareketler bu uygulamaları adapte etmeye başladı. Hem Budist, hem de Taocu sembolizm ve ayinleri etkilemişti. Aşağıda simyanın amaç ve usulleri, tarihinde bazı önemli noktalar ve Taoculuk ve bilimle olan muğlak ilişkileri elle alınacaktır.


Amaç ve Usulleri
Kişisel mükemmellik konusunda Çin düşünceleri Mısır veya İran'da uygun görülmeyecek üç fikri bağdaştırmaktaydı. Bunlardan ilki biçimsel felsefe veya dinden çok önce varolan ölümsüzlük arzusuydu. Popüler kültürde uzun ömür idealleri mutlaka yaşamın sona ermesi gerekmediği varsayıma doğru gelişti. Bu fikirde ruhun beden dışı ölümsüzlüğü değil de, ölümsüz bir beden içinde kişiliğin devamı söz konusuydu. Ölümsüzlüğü en karmaşık doktrinlerde bu yeni fiziksel kişilik simya ile birlikte birçok disiplinle içsel olarak besleniyordu ve sonunda "çıplak çocuk" olarak gelişip şekil aldığında kelebek gibi kozalığını ağırlıksız bir hurda gibi geride bırakıp doğardı.

Birisi öldükten sonra bir süre etrafta uçuşan kişisel güç avam tarafından ayrışılmazdır, ancak bilginlerce 10 "ruha" bölünürdü (üç "yang hun" ve yedi "yin p‘o"). Normal ölüm sonrası çürümeyi önlemek ancak ortak mekanları bedenin de onlarla birlikte varlığını sürdürebilirse mümkün olabilir. Bundan dolayı, Lu Gwei-djen ve Joseph Needham'in belirttikleri gibi Çin ölümsüzlüğün maddesel olması zorunluydu.

Ölümsüzlüğün diğer bir belirtisi de ruhun mükemmelleşmesidir. Bedensel ve ruhsal arasında herhangi bir ikilem tanınmadığı için, bedenin geliştirilmesi ruhsal geliştirmeden farklı görülmüyordu. Ölümsüzlük yaşlanma ve ölümden kurtulmaydı. Yaşamın uzatılması için dindarlık, ritüel, ahlak ve hijyen de gerekliydi. İster Taocu, Budist veya Konfüçyüsçü inisiyelerin popüler fikirleri olsun, Yüce Yol, yani Tao'ya kişinin uyum sağlayabilmesi için her türlü uğraş ve çaba da gerekli görülüyordu.

Ölümsüzlüğün ruhsal ve fiziksel mükemmellik yanında üçüncü bir belirtisi de ilahi bir hiyerarşiye dahil olmadır. Popüler düşüncede bu hiyerarşi dünyevi düzenin ayna imajı olarak bürokratı. Hatta, güç ve sorumluluğun bir mevkie ait olup, bu konumu dolduran kişi için onunla birlikte gelen gücün ancak geçici sahip olunduğu düşüncesi gerek siyaset, gerekse de dinde paralel gelişti.

Aynı anda uzun ömür, halâs ve semavi atanmayı vaat eden birçok yol vardır. Örgütlenmiş dini hareketler tarafından grup olarak veya bireysel inisiyeler tarafından özel olarak yürütülen meditasyon, tapınma ve nefsi kırma çalışmalarını bedensel disiplinler, yaşamsal enerjileri açığa çıkaran cinsel teknikler, diyet kürleri veya simya destekleyebilir.

Bu ruhsal arayışta simyanın neden bir rolü olmalıdır? Başka bir deyişle, kimyasal etkileşimin sembolizmi nasıl bir katılımda bulunabilir? İlahi bir düzende atanmanın dünyasal imalarına rağmen, bu hedef mistik bir yola varılırdı... bireyin Yüce Yolla birlik sağladığı bir yöntem. Kendisi Yol denilen bu yöntem mükemmel bir şekilde kozmosu, toplumu ve kişiyi birleştirmekteydi.

Yol ile özdeşleşmek için aydınlanma veya sezgisel öngörüyle onu deneyimleme gerekirdi. Bu deneyim bilmekle başlayabilir, ancak rasyonel algılamanın sınırlarının çok ötesinde bir derinlikte. Eski bir simyasal şiirde, Kırmızı Çam üstadının Arcane Memorandum'da (Ch‘ih-sung-tzu hsüan chi, muhtemelen 7. asır veya önce) yazdığı gibi:

Kusursuz Tao kalp ve zihnin kusursuz bir şekilde boşaltılmasıdır.

Karanlıkta, bilinmeyen harikalar.

Bilge kişi Zirvedeki Kaynağa ulaştığı zaman,

Ergeç gerçekten bulutlara ulaşır.

(Yün-chi ch’i-ch’ien 66.14a)

Büyük evren (makrokozmos) veya küçük evrende (mikrozmos) mükemmellik getiren Yol'un gelişimsel yönü doğadaki canlıları yaşam devinimlerinde görülebilir. İnsan sadece bitki ve hayvanlardaki yaşam devinimlerinden değil, ama Aristoteles'in topraktan geliştiğini kaydettiği madenlerin devinimlerinden de söz edebilir. Maden evrimi yaşlanma ve ölümün ötesine ulaşabilir. Çünkü nihai hedefi zincifre veya altının mutlak mükemmelliydi. Bu iki maddenin vasat seviyeden evrimleri insanları ölümsüz kılan işleminin basit metaforlarıydı. Aslında zincifre olan iksir (tan) doğanın Yol'unu mükemmelleştiriyordu ve simyasal düşüncede insanların mükemmelleşme potansiyellerini simgelemeye başlamıştı. Böylece, iksir ve onu imal etme sanatı, kullanılan maddeler arasında bulunmadığı durumlarda dahi zincifreden (tan) adını almaya başladı.

Simyacıların "Büyük Çalışması" doğanın mükemmelleştirme işleminin aynısı tekrarlıyor. 9. asırda yazılan bir metinde dediği gibi: "doğal devinimle dönüşmüş iksir, akan cıvanın kurşunu kucakladığı ve hamile bıraktığı zaman oluşur... 4320 yılda iksir tamamlanır... O güneş ve ayın, yin ve yang'in çi enerjisini 4320 yıl kucaklar; böylece kendi çi enerjisi doyuma ulaştığında, o en yüksek kademede ölümsüzler ve semavi varlıklar için devinimle dönüşmüş bir iksir olur. Aşağıda, dünyada kurşun ve cıva ölümsüzlük uğruna simyasal işleme maruz kaldığında, suni iksir bir yılda tamamlanır... Simyagerin hazırladığı şey binlik skalasına tekabülünden dolayı kalmaktadır (Tan lun chüeh chih hsin chien, sayfa 126). Diğer bir deyişle, simyager 4320 saatlik bir yılda (360 günlük bir yılda günde 12 Çin saati) doğanın 4320 yılda tamamladığını başarıyor.

Böylece simya işlemi kozmik evrimin bir minyatür modeli olmakta. Uygulamacı sadece zamanı küçültmüyor, fakat laboratuarın sınırları içine evrenin boyutlarını sığdırıyor. Yol'un işlevini tefekkür edebileceği ve birleşebileceği mekan ve zaman sınırlarına daraltıyor.

Simyager mekan ve zamanı maniple etmek için çoğu niceliksel ve niteliksel tekabüller olan çok farklı araçlar kullanmaktadır. Labarotuarı dört esas yöne tam hizalı, fırını tam ortada ve her ikisi gökyüzü ile ilgili çizimlerle kaplı olabilir. Fırının hacmi, platformuna basamak konulmuş olması, ateşleme için konulan kapılar ve sayısı, hepsi onu gök ve yeryüzüyle hizaya getiryor.

Ateşin sıcaklığı geliştirici kozmik güçleri temsil ettiğine göre, bu güçleri yeniden yaratmak için ateşin zamana tabi olması gerekir. Böylece ateşin yoğunluğu ölçülü yakıt kullanarak zamanı dikkatle ayarlanmış devrelerde yavaş yavaş yükseltilerek alçaltılıyordu. Termometrenin olmadığı için mevcut yegane kesin ölçü aleti teraziyle dört mevsimdeki sıcaklık ve soğukluk tekrarlanmaktaydı. Kök kömürün ağırlığını artırmak ve azaltmak için ve bir seri kapıyla fırın beslemek için birkaç teknik şema günümüze dek kalmıştır. Bunlar başı ve sonu eşit olan basit devreler değildi, fakat devre sonraları giderek azalıp simyasal bileşimlerinde hem devinimsel, hem de gelişen bir değişim ima etmektedirler.

Kurulan modellerde devinimsel yaklaşım ayrıca bileşimlerde de belli oluyordu. En etkin eski işlem iki bileşim veya birbirlerine karşı yin ve yang, yani zıt olan, iki bileşim kullanırdı. Onlar bir devinimden diğer devinme konjuge ve ayrılmış oluyorlardı ve (simyagerin gözünde) giderek daha mükemmel bir dizi ürün üretiyorlardı. Daha önce söz edilen cıva ve kurşun örnektir. Diğer sık rastlanan bir çift de cıva ve kükürttür, bunlar da karışarak sülüğen (suni zincifre) oluşturup yüksek bir ısıda ısıtıldığında cıva tekrar elde edilebilir. Yaklaşık bin yıl önce yazan bir simyagere göre: "Zincifre cıvadan oluşması ve cıvayla tekrar öldürülmesi sırrın sırrıdır ("Cheng-t'ung tao tsang" cilt 587'de "Ch'en Ta-shih" içinde "Pi yü chu sha ban lin yü shu kuei" ). Bazen devinimden devinme kademeli olarak ilerleyen değişimler ek maddeler katarak elde edilirdi, ancak simyager açısından işlem esas itibarıyla ikilemli olarak görülürdü.

Bu, Yol'un devimsel dinamiklerini taklit etmede simyacının kullanacağı bütün metaforları tüketmiyor. Kozmik yumurta sarısının kademeli olarak yarı oluşmuş civcivi yetiştirmesi metaforu bütün büyük simya geleneklerinde mevcuttur. Simyasal işlemlerin yapıldığı kap veya şişe çoğu kez yumurta olarak söz edilir. Çin'de simya unsurlarının yumurta kabuğun içine kapatıldığı sıkça görülmüştür. Bu konuda en eski ayrıntılı yazılı kayıtlar 9. asır veya biraz sonrasından ve son kayıtlar 17. asır ortalarından gelmektedir. 15. asırda yaşayan bir Ming imparatorluğu prensi bu işlemi mantıksal sonucuna dek yürütmüştü ve zincifre dolu yumurtasını kuluçkada yatan bir tavuğun altına yerleştirmişti. Kozmik işlemler sadece bir odada değil, aynı zamanda bir üstadın bedeninde yenilenebilir. Beden içinde yaşam enerjisi veya kozmik ışık devresini imgelemeyi içeren meditasyon teknikleri muğlak bir şekilde dördüncü asırda belgelenmişti. Birinci asıra doğru üstatlar bedenleri içerisinde tanrısal varlıklarla ilişkilendirmeler kuruyorlardı.

Bu çalışmalarda sadece simyaya (veya Taocu'luğa) özgün olan bir şey yoktur, ancak simya işlemini içselleştirmeye bir baz oluşturmaktadır. Yol'un tam bilinciyle zıtların birleşmesini ifade etmek için fırının işlevi konusunda metaforlar kullanıldı. Farzeen Baldrian-Hussein'in dediği gibi: "İçsel simyanın üstadı (nei-tan) iç laboratuarı kendi bedeninde kurmakta. Hatta içinde gelensel simyanın bütün unsurlarını ve aletlerini bulmaktadır: firin, reaksiyon şişesi, cıva, zincifre, kurşun ve diğer madenler. Zihinsel ve fizyolojik bir işlemle laboratuarı donatır, ateşi yakar, alevi gözetir, bir reaksiyon şişesinde unsurların evliliğini sağlar ve istenilen sonuç elde edildiğinde, işlemi değişik bir seviyede yeniler" (Hussein, 1984, sayfa 14). 300 yıllı civarlarına ait önemli bir yazıda, üstad kalp işlevleriyle ilgili güneş solunumu ve böbrek işlevleriyle ilgili ay solunumun hareketlerini kontrol eder. Bu solunumlardan birincisine "ilahi iksir" denir ve ikincisine "sıvılaşmış altın" denir. Bu içsel simya bedenin küçük evren (mikrokozmos) olarak hayati işlevlerinin fiziksel dünyaya tekabül eden ve ruhsallığı semavi ve dünyevi bürokrasilerin ayna imajları şeklinde düzenlenmiş içsel tanrıların tezahür ettiğine dair yaygın düşünceden doğdu.

Bu disiplinleri takip ederken, ürün değil işlemin kendisi önemlidir. Dışsal simya metinlerde dahi ya iksiri içmekten söz edilmez veya ölümsüzlüğün "Büyük Çalışma"ya tanık olmaktan oluştuğu yazılır. Reaksiyon şişesi açıldığında iksirin renk ve şekliyle ilgili bazı tarifler, onun yüksek bir şuur halinde tefekkür edildiğini ima eder.

Eğer ölümden bağışıklık kazanmanın yöntemi derin bir kişisel deneyimse, simyanın menfaatleri aktarılamaz. Ancak iksirlerin aktarımını arzulanır kılan simyanın farklı boyutları da vardı. Bu sanat ister yüklü masraflarını karşılamak için olsun, ister kâr amacıyla olsun, masrafları karşılayacak birinin himayesini sağlayabilir. Tıpta simya öncesi bir geleneğe göre üst seviye ilaçları ölümsüzlüğe verir (alt seviyede ilaçlar ya tükenmiş diriliği, ya da şifa vermektedir). Bu düşünce tarzının bir uzantısı olarak birçok hekim yeni ilaçların kaynağı olarak simyayı etüt etti ve simyagerler mevcut ilaçları çalışmalarına adapte ettiler.

Günümüze dek intikal eden birçok simya yazıları doğrudan doğruya ekonomik ve terapi açıdan arzulanır ürünler elde etmeye amaçlarlar. Bu kaynaklar simayasal altın ve zincifreyle ilgili iksirlerin hazırlanması üzerine dururlar. Altın, kişisel gelişimi ön plana alan esas simya gelenceğinde nispeten önemsiz bir sorundur.



Tarih
Bu bölümde din ve simya arasındaki ilişkiyle ilgili üç önemli sorunu gözden geçirecek: Çin'de simyanın başlangıçları, simyada değişmeler ve dışsal ve içsel simyanın tarihsel işkileri.

Simya daha önce Helenistik Mısırda veya Çin'de mı geliştiği halen belli değildir. Her iki toplumun en eski kanıtı henüz belirli bir tarihe iliştirilmedi. Simya için bir Çin menşei kabul eden görüşler arasında farklar olmakla beraber efsanelerde tarihsel gerçek payı kabul etmeye bağlı kalmaktadır.

Zincifre ve benzeri kan rengi bileşkenler neolitik çağdan itibaren ölüm ve ölümsüzlükle bağlantılı fikirlerle ilişikti. Araştırmalar gömülecek ölülerin üzerine kırmızı toz serpme arkaik adetinin bu şekilde izah ederler. Tai'lı (veya Dai) Hanımın mükemmel korunmuş cesedi (M.Ö. 168 yılın başlarında ölen ve 1972 yılında kazılan) yüksek derecede cıva ve kurşun konsantrasyonları içermekteydi. Bu elementler ölümden önce sindirime uygun bir şekilde dağılmışlardı. Bağırsaklarda sık sık bir ölümsüzlük ilacı olarak hekimler tarafından verilen zincifre bulunmuştu. M.Ö. 144 yılı tarihli sahte altın yapımına karşı yasaklayıcı bir beyanat bazen de simyanın yaygınlığını kanıtlamak için kullanılır, ancak bu kuyumcuların metal karışımları kullanmalarından başka bir şey olmayabilir. M.Ö. 133 yılında İmparatora bir okültist suni altından tabaklardan yemek yediğinde yaşamı uzar ve böylece bazı ölümsüz kişileri bulup onların yardımıyla bazı ritüeller uygulayarak kendisi de ölümsüz olabilir. Bu himaye talebi altını dolaylı olarak ölümsüzlükle iliştirir ve doğrudan simyasal bağlantının henüz yapılmadığını ima eder. Himayenin giderek yaygınlaştığı bunu takip eden yıllarda himaye edenlerin temas kurabileceği ölümsüzler konusundaki efsaneler giderek arttı. "Ölümsüzlük İlaçları" sık sık söz edildi, ancak bunların suni oldukları söylenmedi. Eleştirisel araştırmacılar sadece simya konusunda ilk eserlerin "Üçün Uyumu" ("Chou its 'ant'ung ch'i" - M.S. 140 ve kısmen 9. asırda) çıkmasıyla ve "Sarı Efendinin Dokuz-Şişe Kutsal İksir Kitabı"nın (Huang ti cbiu ting sben tan ching) hemen hemen kesin olarak 3. asrın sonlarında yazılan ilk bölümünün çıkmasıyla simyanın ortaya çıktığı tarih konusunda açık kanıt bulmaktadırlar. Dünyanın her iki tarafında işlemler yeteri kadar aynı olması dışında, kronoloji açısından doğu ve batı arasında bir ilk tarih fazla önem taşımaz.

Ancak durum böyle değildir. Joseph Needham, Çin simyası Makrobiyotik (ilaçlarla bedensel ölümsüzlük arayışı) ve altın imalatının ("aurifiction", yani bilinçli olarak altının sahtesini üretmek yerine "aurifaction", suni yöntemlerle gerçek altını yapma girişimi) bir karışımı olarak tanımlarken önemli bir farka işaret ediyor. Bu tanımlarda zincifrenin önemli rolünden söz edilmemektedir. Needham markobiyotik daha eski batı sanatında eksik olduğunu, dolayısıyla "gerçek" simya olmadığını belirtiyor.

Diğer araştırmacılar simyagerlerin sadece tekniklerini değil, fakat aynı zamanda inançlarını değerlendiriyorlar. Yukarıda özetlenen ruhsal deneyimler ve simyanın ilahi bir hiyerarşide atama aracı olabileceği Çin'e özgündür. Bunlar Doğu Asya'da simya arayışının, İskeneriye'de olduğu gibi sadece teknik hedeflerle ifade edilemeyeceğini ima etmektedir. Her iki uygarlık kimyasal metotları ve metotları ruhsal halasa yönelik hedefler için kullandılar. Hedefler faklı çünkü Çin ve Helenistik Mısır arasındaki mana ve değer yapılarında farklar vardı. Her ikinin sanatlarını "gerçek" simya olarak nitelendirmek doğru olur ve şimdiki bilgimize göre her ikisinin yaklaşık olarak aynı zamanlarda ortaya çıktıklarını söyleyebiliriz.

Simyagerler, tarihçiler gibi sanatlarının geliştiğini veya değiştiğini kabul etmiyorlardı. Bütün Çin dini veya teknik geleneklerde olduğu gibi, uygulayanlar onun bütün olasılıklarının onu kuran kadim ve ilahi düzen tarafından indirilip kurulduğunu kabul eder. Simya olarak daha önce söz ettiğimiz iki eser dışında öncü bir kaç temel eser vardır. Bu yazmalar sözlü açıklamalarla ilaveli olarak değiştirilmeden layık olan kişilere nesilden nesile aktarılacaktı. Metafor ve sembollerden dolup taşan bu yoğun temel eserler için çok izah gerekiyordu (özellikle "Üçün Uyumu" için). Bilginlerin tükenmez anlam bolluğu ancak nispi olarak idrak edilebilir. Sorun bilgiyi geliştirme değil, kadim bilgeliği korumaktı.

Yine de, asırların geçmesiyle simya metinlerinde kimyasal işlemler üzerinde giderek daha kapsamlı bir bilgi sergilemekte. Ayrıca popüler dinden gelen yeni etkileri uyarma konusunda daha açık olabilmekteydiler. Bazı üstatlar simyadaki bu yeni içerik konusunda bilinçliydiler. Onları esinlenen ek (anacak ilke olarak zamansız) ifşalara addediyorlardı. Bunlar çoğu kez farklı kılıklara bürünmüş ölümsüzler, tuhaf durumlarda rastlanan "olağanüstü insanlar" veya da rüya veya düşlerde ifşa edilir. Değişmezlik ideali değişimi silmemişti.

Günümüzdeki anlayış içsel ve dışsal simyanın birlikte başladığını ima etmektedir. Her ikisinin birlikte yürütülmesinin geç başladığını veya kademeli bir gelişmeye tabi olduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. "Üçün Uyumu" hem içsel, hem de dışsal olarak yorumlanabilir işleme karmaşık bir sembolizmi getirmektedir. Kitap sadece iç simyanın imgelemeleri değil aynı zamanda mutlak kurtuluşu veren zıtların evliğini içeren cinsel disiplinleri de vermektedir. Sonraki simyagerler cinsel uygulamaların konusunda farklı düşünceler sergileyip, kimi ölümsüzlüğü ilerlettiğini, kimi de engellediğini iddia ettiler, ancak birçok önemli üstat "Üçün Uyumu"nu takip ederek dışsal, içsel ve cinsel simyanın tek bir sürecin değişik yönleri olarak görmektedirler. Dolayısıyla, kimya tarihçileri belerli metinlerin madensel işlemleri içerip içermediği konusunda karar vermede zorlanıyorlar.

Dışsal simya içsel benzeriyle aynı dinamiği korumadı. 1000 tarihinden sonra kimyasal işlemler konusunda yeni bilgiyi yansıtan yazılar ender olarak görüldü. Daha sonraki yazarlar sık sık sadece hariçte olanların simyanın bir laboratuarda yapılması gerektiğini veya yapıldığını inandıklarını açıkladılar. Dolayısıyla gözükmektedir ki dışsal simyada uygulama veya en azından keşif varlığını büyük çapta sürdürmemişti. Bu tahsili insanların sanatlarla uğraşmasını teşvik etmeyen Confuçuşcu ideallerin yeniden doğmasıyla izah edildi. Diğer bir sebepte, 11. ve 12. asırda elit tabakadan heveslileri çeken Taocu ekollerde meditasyon ve imgelemenin pratik operasyonlar giderek yayılmasıydı. Yukarıda anlaşılabileceği gibi, erken dönemde okült ve ameli uygulamalar birbirini dışlamıyordu. Diğer bir neden de birkaç imparator ve yüksek görevlilerin simyasal iksirleri aldıktan sonra ölmeleri yaygın olarak bilinmekteydi. Üstadlar için ölüm mükemmelleşmiş benliğin yumurta görevini gören eski bedenden ayrılıp ölümsüzler arasında mevki almasıydı. Popüler inançları ciddi almayan laik hümanistler için bu intihar için budalaca bir gerekçeydi.



Simya, Bilim ve Din
Simya genelde Çin simyasının birçok kimyasal maddeyi kullandığını ve niteliksel ilişkiler konusunda oldukça kapsamlı bilgilerden faydalandıklarını belirten kimya tarihçileri tarafından incelenmişti
« Son Düzenleme: Ekim 21, 2009, 12:10:42 ÖÖ Gönderen: KILIC » Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #2 : Ekim 21, 2009, 12:09:22 ÖÖ »

Ünlü Simyacılar


Batı Simyası üzerinde son iki bin yıldır, 100.000'den fazla eser yazıldığı saptanmıştır.Tabii ki bu eserlerin arasında bir çok hayalperest, sathi ve düzmece olanları vardır, ama kimler taklit edilmekteydi? Samimi yazarlar hangi tarif edilmez esrârları açıklamaya çalışıyorlardı

Batı'da Simya, basit metallerin altına dönüşümüyle ilgili olduğu düşünülmesine karşın; günümüzün en ciddi araştırmacılar, onun herhangi bir kesin tanımlamaya karşı direndiği kanısındalar. Onun sırları üzerinde bir araştırma, belki de en iyi şekilde en ünlü üstatlarının kişiliklerini ortaya çıkarmakla başlayabilir. Bu kişiler, konuyu gülünç hale düşüren fanatik "püfleyiciler"den tamamen ayrı durmaktadırlar. Bunlara "püfleyici" denilmesi, kullandıkları körüklere borçludur ve onları üstatlara kıyaslamak, düzenbazları gerçek hekimlere kıyaslamaya benzer. Ayrıntılı bir araştırma sonucunda üstatların dindar, doğal bilimlere eğilimleri olduğu ve genelde "püfleyiciler"de hâkim olan açgözlülük ve kibirden uzak olduğu görülmektedir.

Morienus, yedinci asırda, Kudüs yakınlarında dağlarda yaşayan bir münzeviydi. Oradaki Hıristiyan kilisesine her yıl büyük çapta altın göndermesi, Arap kralı Halid'in dikkatini çekmişti ve sonuçta Kralı Simya sırlarına inisiye etti. Cabir (Geber, 8. asır) ve İbni Sina (Avicena, 10. asır) riyazetli Sufi tarikatlarına inisiye simyager ve hekimlerdi. Sufizm İslam mistisizmde İlahi Birliğe ulaşmada tefekkürü öngören bir zahitlik yoludur. Simyager Roger Bacon (1214-1292) bir Fransiska keşişiydi. Bir süre Fransiska örgütüne bağlı olan Raymond Lully (1235-1315), Arnold de Villanova tarafından inisiye edildi. Lully'de bir Benedik keşişi olan ve bir süre Westminister Manastırının Baş Rahibi olduğu öne sürülen John Cremer'i inisiye etmişti. Albertus Magnus (1193-1280) ve saygı değer öğrencisi Thomas Aquinas (1225-1274), her biri simya filozofları tarihinde üstad mertebesine ulaşmış Dominik keşişlerdi.

Şüphesiz on dördüncü asrın en meşhur üstatlarından Nicholas Flamel simya "Büyük Çalışması" Magnum Opus'u, dindar Yahudilerinin Roma vergilerini ödemelerine yardımcı olmak üzere yazılmış klasik "Yahudi Abraham'ın Kitabı"nı deşifre ettikten sonra başarmıştı. Flamel esrarengiz bir şekilde elde edilen bir serveti Paris'te hastane inşası ve kilise onarımı için kullandığı kaydedilmiştir.

On beşinci yüzyılın en ünlü üstadı efsanevi Benedik keşişi ve Erfurt'taki San Pedro Manastırının Baş Rahibi Basil Valentine'di. On beşinci asrın diğer büyük bir simyageri Kudüs'lü San John Şövalyeleri örgütüne 100 bin İngiliz Sterling değerinde simya altını bağışladığı kaydedilen ve bir Karmelit keşişi olan Sir George Ripley'di.

Papa John XXII'da (1316-1334) bir simya üstadı olarak kaydedilmiştir ve dönüştürmeyle ilgili önemli bir simya eseri ona atfedilmiştir. Çalışmalarının bir ürünü olduğu rivayet edilen kayda değer ve menşei esrarengiz bir servet olan on sekiz milyon florinlik altın külçeyi kiliseye vasiyet etmişti.

Dom Anthony-Joseph Pernety (1716-1796), bir Benedik keşişi, yakın zamanlarda yeninden basılan açık ve sarih bir ansiklopedi tarzında yazılan bir Simya klasiğini yazmıştı. Hatta Martin Luther bile Simya için "... sadece pratik yararından değil, fakat kilise doktrinlerini doğruladığı için..." simyayı övgüye laik görmüştü. Prestijli dergi Nature'de yakın zamanda yazılan bir makalede Sir Isaac Newton'un Simya ile ilişkisini incelemeye aldı. Bu denli önemli ve ünlü insanların zihninde simyaya yer verilmesi saçmalıktan mı ibarettir?

Simya dönüşümünü sadece Newton değil, aynı zamanda on yedinci asrın iki önemli bilim adamı G. W. Leibniz ve Robert Boyle, "modern kimyanın babası" açıkça kabul ettiler. Günümüzde, araştırmacı B.J.T. Dobbs, bu çağın salt mistik havasını ince ayrıntılarla The Foundations of Newton's Alchemy or the Hunting of the Green Lyon, "Newton Simyasının Temeli veya Yeşil Ejderha Avı" adındaki klasikleşen eserinde işlemektedir. Burada, Newton'un son otuz yıllını içeren Felsefe Taşı, Lapis Philosophorum'u bulma uğruna başarısız çabalarını anlatıyor. Bu eserin devamı niteliğinde yazdığı muhteşem The Janus Face of Genius: The Role of Alchemy in Newton's Thought, "Dahiliğin İki Yüzü: Simyanın Newton Düşüncesindeki Rolü" kitabında Dobbs, Newton'un simya konusunda asal dürtüleri mistik Hakikatlere karşı duyduğu ruhsal arayış olduğunu belirtiyor

Nasıl oluyor da İngiliz Müzesi, British Museum'de simya dönüşüme atfedilen altın cisimler bulunmaktadır? Nasıl oluyor da bu cisimlerin altın üs sayı değerleri bulundukları çağın teknolojisinin ürettiği numunelerden daha saftır? Nasıl oluyor da dönüşüm konusunda bu denli fazla şahitlerin gözlemleri bulunmaktadır? Neden oluyor ki, M.Ö. 144 yılında bir Çin İmparator Bildirisi simyasal yöntemlerle altın imal edenlere ölüm cezası verileceğini ilan etmişti? Neden Henry IV, 16. asır İngiltere'sinde simya ile altın imal edilmesini yasaklamıştı?

Eğer simya gerçekten doğanın asal arketip işlevleriyle mistik bir birlik arayışıysa, o zaman üstad bu yaratıcı işlevi sembolik laboratuar çalışmaları ve kimyasal işlemleriyle ve tabii ki vazgeçilmez olarak İlahi Takdirin desteğiyle tekrarlamak istiyordur. Nasıl bütün yaşam İlahi Mükemmelliğe doğru tekamül ediyorsa, metaller de altına tekamül eder. İşte, simyager bu esas tekamül işlevini, çalışmalarının semeri olan basit metalleri en saf altına dönüştüren katalizör Felsefe taşı, kırmızı toz ile hızlandırır. Böyle bir Büyük Çalışma, Magnum Opus'un arkasındaki esrarengiz gerçek izah edilemez, sadece gösterilebilir. Aynı şekilde mistik hal gerçek kişisel deneyim gerektirir, buna salt inanç yetmez.


Ekteki Dosyalar Burada


Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #3 : Ekim 21, 2009, 12:13:08 ÖÖ »

Ünlü Simyacılar, Hayatları ve Eserleri

A. Hayâlî Simyacılar

Abdul Alhazred

Abdul Alhazred, H. P. Lovecraft tarafından yaratılan hayali bir karakter. Büyü kitabı Necronomicon'un yazarıdır. Lovecraft bu adı yaratırken hatalı davranmıştır zira Arapçada böyle bir ad bulunmaz. Ayrıca Lovecraft bu adı çocukluğunda bir oyun rumuzu olarak kullanmıştır.

Yine Lovecraft'ın yazdığı Necronomicon'un Tarihi adlı kitapta Abdul Alhazred'den sekizinci yüzyılda Yemen'in Sana şehrinde yaşayan bir çılgın arap olarak bahsedilir. Babil harabeleri ve Memfis'in yeraltı gizemlerini araştırdığı anlatılır. 738'deki ortadan kayboluşu önceleri görünmez bir canavar tarafıdan yenilişine bağlanmış ama daha sonra bu son August Derleth tarafından değiştirilmiştir. Buna göre Abdul Alhazred, gizli bilgileri açığa çıkardığı için önce işkencelere maruz kalmış, kör bırakılmış, dili kesilmiş ve en sonunda idam edilmiştir.[1]

B. Gerçek Kişiler

Ebu Musa Câbir bin Hayyan

Ebu Musa Câbir bin Hayyan (Arapça: جابر بن حيان Cābir ibn Hayyān; ابو موسی جابربن حیان Ebu Musa Câbir bin Hayyan, Latince: Geber ya da Geberus; d. 721 ya da 722 Horasan - ö. 808 ya da 815 Kufa), Abbasi döneminde yaşamış ve İslam bilimi'nin temelini atan efsanevî Türk asıllı âlimdir. Orta Çağ Avrupası'nın Simya alanına büyük ölçüde etki etmiş ve Kimya'nın da esasını oluşturmuştur. Günümüz dünyasında atomla ilgili ilk çalışmaların ingiliz fizikçi John Dalton (1766-1844) tarafından yapıldıgı, uranyumun çekirdeğinin parçalanabileceği fikrinin de Alman kimyacı Otto Hahn (1779-1868) tarafından ortaya atıldıgı fikri yaygındır.Halbuki onlardan 1000 yıl önce yaşamış ve dönemin en büyük ilim merkezlerinden Harran Üniversitesi'nde rektörlük yapmış olan Câbir bin Hayyân, maddelerin atomik yapısını gösteren tespitler yaparak, reaksiyonlarda belirli kütlelerin belirli kütlelerle reaksiyona girdiğini söylemiştir. Atom hakkında, ancak asırlar sonra anlaşılabilecek şu sözleri söylemiştir: "Maddenin en küçük parçası olan "el-cüz'ü la yetecezza" da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin söylediği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. Atom parçalanabilir. Parçalanınca da öyle büyük bir güç oluşur ki bir anda Bağdat'ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allahü Teala'ın kudret nişanıdır." Böylelikle görülmektedir ki, Hayyan, Dalton ve Hahn'dan yüzyıllar önce bu buluşları gerçekleştirmiştir.

Kimyager ve Eczacı olan babasının oğlu olarak Horasan'da doğmuş ve Yemen'de okuduktan sonra Kufa'ya giderek Abbasi halifesi Harun Reşid'e saray âlimi olarak hizmet etmiştir. Kimya dışında Eczacılık, Metalürji, Astroloji, Felsefe, Fizik ve Müzik gibi geniş alanda 400 ü aşan eser bıraktığı söylenirse de ancak 20 civarında eseri bugüne kalmıştır. Bazı eserlerinin aslında öğrencileri tarafından yazıldığı anlaşılmıştır.

Nitrik asit, Hidrojen klorür ve Sülfürik asit'in rafine ve kristalize yöntemlerini bulduğu Kral suyu'nu icat ettiği ve Sitrik asit, Asetik asit, Tartarik asit'i keşfetiği düşünülmektedir. İnbik ( الأنبيق al-inbiq) geliştirmiş ve kendisinin ortaya attığı Baz kavramıyla Kimya'nın gelişmesine katkıda bulunmuştur. Kendisi o yüzyıldan atomun parçalayacağını görmüş büyük bir bilim adamıdır. Ayrıca daha sonra zehirlilerin zehirlisi olan arsenik tozunu elde eden ilk kişidir.

Agathodaemon, Hermes Trismegistus, Pisagor ve Sokrates'i saydığı ve Eski Yunan, Eski Mısır ve Şia Sufizminden etkilendiği düşünülmektedir. Eserlerinden 12. yüzyılında Latince'ye çevirilmiş olan Kitab al-Kimya adlı eseri, Simya ve Kimya kelimelerinin kökeni olmuştur.[2]

El-Râzî

El-Razi (tam adı: Ebu Bekir Muhammed ibn Zekeriye el-Razi, Arapça: أبو بكر محمد بن زكريا الرازي Abū Bakr Muhammad ibn Zakarīya al-Rāzi; Farsça: زكريای رازی Zakarīya-ye Rāzi; Latince: Rhazesa ya da Rasis; d. 865 Rey - ö. 925), Fars simyacı, kimyager, hekim, filozoftur.[3] Latinlerde Albubator , Avrupa biliminde Rhases adlarıyla tanınmıştır. El Razi, maddeci ve akılcı düşüncelere dayanarak, Cabir'in gizemci alşimisine karşı çıkmıştır.
Maddenin atomlar ve boşluktan oluştuğu görüsüne dayanarak, uzayda atomlar ne kadar sıkışık kümelenirlerse, oluşturdukları maddenin de o kadar yoğun olacağını hava, su ve toprak örnekleriyle ortaya koymuştur. El Razi, simyacıların değerli metalleri elde etme uğraşlarına karşı çıkarak, “çeşitli yollarla sarartılan ya da beyazlatılan maddelerin Altın ve Gümüş olamayacaklarını, yani boyamayla hiçbir maddenin özünün değişemeyeceğini
ortaya koymuştur.” [9]

Başlıca yapıtları

el-Hâvi (20 cilt), 907, (Latince başta olmak üzere 11 dile çevrilmiştir. Döneminin tıp alanındaki en ayrıntılı ve bilgi içeren ders kitabıdır.)
Kitabul-Mansur, 920 [3]


Johann Rudolf Glauber

Johann Rudolf Glauber, (1604(?) - 10 Mart 1670) Alman-Hollandalı simyacı ve kimyacı. Almanya'nın Karlstadt am Main kentinde dünyaya gelen. Glauber, resmi bir eğitim görmemiş ve 1655'de Hollanda'nın başkenti Amsterdam'a taşınmıştır.

Hayatı ve çalışmaları

Glauber, Almanya'da doğmuş ve 1655'de Hollanda'ya taşınmıştır. Modern kimyanın ilk bilim adamlarından kabul edilen Glauber'in deneyleri, yeni devrimler için esin kaynağı olmuştur. Hidroklorik asidin üretimini pratikte keşfeden Glauber, 1625'de sodyum sülfatı keşfetmiştir. Madde daha sonraları "Glauber tuzu" olarak literatüre işlenmiştir. Nitrik asitin ilk üretimini de Glauber gerçekleştirmiştir. Bu yöntem, derişik sülfürik asit ile potasyum nitratın beraber ısıtılmasıyla elde edilmiştir.[4]

Isaac Newton

Isaac Newton, (Gregoryen takvimi için: d. 4 Ocak 1643 – ö. 31 Mart 1727)(Jülyen takvimi için: 25 Aralık 1642-20 Mart 1726), İngiliz fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, filozof ve simyacı. En büyük matematikçi ve bilim adamlarından biri olduğu düşünülür. Bilim devrimine ve heliyosentirizm'in gelişmesinde büyük katkıları olmuştur.

Hayatı

İsaac Newton 4 Ocak 1642'de İngiltere'nin Lincolnshire kentinde doğdu. Çiftçi olan babasını, doğumundan üç ay önce kaybetmişti. Annesi ikinci kez evlendi. İkinci evlilikten üç üvey kardeşi olan Isaac Newton anneannesinde kalıyordu. On iki yaşında Grantham'da King's School'a yazılan Newton, bu okulu 1661'de bitirdi. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi'ndeki Trinity Koleji'ne girdi. Nisan 1665'te bu okuldan lisans derecesini aldı. Lisansüstü çalışmalarına başlayacağı sırada ortalığı saran veba salgını yüzünden eve haciz geldi.

Salgından korunma amacıyla annesinin çiftliğine sığınan Newton, burada geçirdiği iki yıl boyunca en önemli buluşlarını gerçekleştirdi. 1667'de taş aparmanına öğretim üyesi olarak döndüğünde diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmış, beyaz ışığı oluşturan renklere ulaşmıştı. Çekingenliği yüzünden Newton her biri bilimde devrim yaratacak nitelikteki bu buluşların çoğunu uzun yıllar sonra (örneğin diferansiyel ve integral hesabı 38 yıl sonra) yayınlamıştır.

Lisansüstü çalışmasını ertesi yıl tamamlayan Newton 1669'da henüz 27 yaşındayken Cambridge Üniversitesi'nde matematik profesörlüğüne getirildi. 1671'de ilk aynalı teleskopu gerçekleştirdi ve ertesi yıl Royal Society üyeliğine seçildi. Royal Society'e sunduğu renk olgusuna ilişkin bildirisinin eleştirilere hedef olması, özellikle Robert Hooke tarafından şiddetle eleştirilmesi üzerine Newton tümüyle içine kapanarak, bilim dünyasıyla ilişkisini kesti.

1675'de optik konusundaki iki bildirisi yeni tartışmalara yol açtı. Hooke makalelerdeki bazı sonuçların kendi buluşu olduğunu, Newton'un bunlara sahip çıktığını öne sürdü. Bütün bu tartışma ve eleştiriler sonucunda 1678'de ruhsal bunalıma giren Newton ancak yakın dostu ünlü astronom ve matematikçi Edmond Halley'in çabalarıyla altı yıl sonra bilimsel çalışmalarına geri döndü.Newton'un başına elma düşmesiyle yerçekimini keşfettiği yer, Cambridge'deki Botanik bahçesi'nde bulunuyor. Isaac Newton'un kendisine ait ilk basım Principia, Üstünde kendi el yazısı ile ikinci basımda yapılacak değişiklikler yer alıyor.

Cambridge Üniversitesi'nde Katolikliği yaygınlaştırma ve egemen kılma çabalarına karşı başlatılan direniş hareketine öncülük eden Newton, kral düşürüldükten sonra 1689'da üniversitenin parlamentodaki temsilciliğine seçildi. 1693'de yeniden bir ruhsal bunalıma girdi ve yakın dostlarıyla, bu arada Samuel Pepys ve John Locke ile arası bozuldu. İki yıl süren bir dinlenme döneminden sonra sağlığına yeniden kavuştuysa da bundan sonraki yaşamında bilimsel çalışmaya eskisi gibi ilgi duymadı. Daha sonra 1699'da Fransız Bilimler Akademisi'nin yabancı üyeliğine 1703'de Royal Society'nin başkanlığına seçildi.

Newton, 'Eğer diğer insanlardan ileriyi görebiliyorsam, bu devlerin omuzlarında olduğum içindir.' diyerek kendine yardım edenleri unutmadığını göstermiştir.

Başlıca eserleri

Method
De Motu Corporum in Gyrum (1684)
Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (1687)
Opticks (1704)
Arithmetica Universalis (1707)
The System of the World, Optical Lectures, The Chronology of Ancient Kingdoms, (Amended) and De mundi systemate (published posthumously in 1728)
An Historical Account of Two Notable Corruptions of Scripture(1754) [5]


Nicolas Flamel

Nicolas Flamel (okunuşu "nikola flamel"), 15. yüzyılda yaşamış Fransız simyacı. Simyacıların iki büyük düşü olan ölümsüzlüğü ve felsefe taşı'nı bulduğu iddia edilir. Abraham adlı bir Yahudiden aldığı gizemli bir kitaptan bilgilerini elde ettiği söylenir. Harry Potter'dan ünlü manga/anime serisi fullmetal alchemist'e kadar pek çok eserde göndermeler yapılan Flamel'den Brown'un eserlerinde de "Sion Tarikatı'nın 8. Büyük Üstadı" olarak geçer.[6]

Thomas Norton

Thomas Norton (d.1433 -ö.1513) İngiliz şair ve simyacıdır. 300 mısradan oluşan Simya'nın Ordinali (Ordinall of Alchemy) (1477) isimli simya esinli şiir kitabı ile tanınır. Jonathan Hughes'un Arthuryen Mitler ve Simya isimli kitabına göre Norton, Colne-Wiltshire'da dünyaya gelmiş, 1450'lerde bir simyacı olmuştu ve IV.Edward İngiltere'sinde yaşayan bir saray mensubu idi.

"Ordinall", Michael Maier'in kitabı latinceye (Tripus Aureus olarak) çevirmesi ile büyük bir şöhret sahibi olmuştur.[7][8]

Roger Bacon

Roger Bacon (1214-1294), İngiltere'nin Somerset kentinde doğmuş ve Oxford üniversitesinde okumuş bir Fransisken rahibidir. Paris Üniversitesinde kaldığı onbeş yılda, Aristoteles, el Razi, ibn-i Sina ve ibn-i Rüşd'ün Latinceye çevrilen yapıtlarını incelemiş ve yorumlamıştır. Doctor Mirabilis (Mucizevi doktor) lakabıyla ün yapan Bacon, tarikat baskısı nedeniyle önceleri uzun süre çalışmalarını yayınlayamamıştır. Sonunda Papa IV.Clement'in desteği ile yazdığı “Opus Major” adlı kitabında çağının hemen hemen tüm bilgilerini özetlemiştir. Koruyucusu olan Papanın ölümüyle başı yeniden derde giren bilgin, ibn-i Rüsd’ün düşüncelerini de desteklediği öne sürülerek Dominikenlerin baskısıyla atıldığı hapiste 17 yıl kalmış ve orada ölmüştür.[9]

Theophrastus Bombastus von Hohenheim

Theophrastus Bombastus von Hohenheim (1493-1541); yaklaşık 1500 yıl egemenliğini sürdüren simyacılık akımına karşı çıkarak ilaç kimyası (iatrokimya) çığırını açan bir bilgindir. Yirmi yaşında Tirol madenlerinde çalışmaya başlamış ve burada ünlü simyacı Sigismund Fugger ile tanışarak simya bilgilerini geliştirmiştir. Viyana üniversitesinde tıp eğitimini tamamladıktan sonra gittiği Ferrara üniversitesinde, eski ustalarını eleştirildiği bir ortamla karşılaşması, tıp ve simyaya ilişkin görüşlerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Burada adını değiştirerek, Roma'lı ünlü tıp otoritesi Celsus'tan daha üstün anlamına gelen “Paracelsus” takma adini almış ve bu adla ünlenmiştir.  Çağını geleneklerine uyarak pek çok ülkeyi ve İstanbul'u gezen bilgin, sonraları yerleştiği Basel ve Strasbourg'da kent hekimliğine atanmıştır. “Bir yandan simyacıların görevlerinin adi metalleri Altına dönüştürmek olmayıp, tıbba hizmet için ilaçlar hazırlamak olduğunu öne sürmüş; bir yandan da çağındaki hekimleri eski ustaların yazdıklarını gözü kapalı uygulayan bilgisizler olarak nitelendirmiştir.” [9]

Kaynaklar

[1] www.tr.wikipedia.org/wiki/Abdul_Alhazred
[2] www.tr.wikipedia.org/wiki/Ebu_Musa_Cb0069r_bin_Hayyan
[3] www.tr.wikipedia.org/wiki/El-Razi
[4] www.tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Rudolf_Glauber
[5] www.tr.wikipedia.org/wiki/Isaac_Newton
[6] www.tr.wikipedia.org/wiki/Nicolas_Flamel
[7] www.tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Norton
[8] www.tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Simyacılar
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #4 : Ekim 21, 2009, 12:20:07 ÖÖ »

Simya İle İlgili Vikipedi de yer alan yazı (Wikipedia.org)


Polonyalı ressam Jan Matejko'nun Alchemik Michał Sędziwój (= Michał Sędziwój adlı simyacı) isimli tablosu

Simya veya Alşimi, hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırırdı.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar 'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve Hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

Günümüzde, simya mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir.

Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.



Sir William Fettes Douglas'ın Simyacı isimli tablosu

Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilimadamı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.

Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert Boyle'un simyacı olduğu bilinmektedir. Bu gibi yenilikçi kişiler kimyasal maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bu gibi simyagerler fiziki evrenin sırlarını açıklama girişimleri sırasında deney yapmaya, geleneksel bilgi ve bilgi kalıplarına, Thumb Yasaları'na ve şüpheci yaklaşıma dayanmak zorundaydılar.

Aynı zamanda, simyagerler kimyasal süreçlerde, fiziki durum ve görünüşün büyük ölçüde değiştiği durumlarda dahi, "bir şeyin" mufaza edildiğini kabul ederler. Bu "bir şey" ya da "öz" maddelerin bazı temel prensiplere sahip olduğu, prensiplerin birçok dış görünüş altında gizli halde bulunabileceği ve bu prensiplerin uygun işlemler sonucu ortaya çıkartılabileceği görüşü ile ilintilidir.

Simyacılar tarihlerinde bir düzen ve mantık arayışı içinde olmuşlardır.



 
Simyanın hedefleri

    * Metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi
    * Ölümsüzlük iksiri yaratılması
    * İnsan hayatının dönüştürülmesi
    * Tüm hastalıklara çare bulunması

Felsefi ve ruhani bir disiplin olarak simya

Simyagerlerin en çok bilinen iki hedefi madenlerin altına dönüştürülmesi ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak "pancea" (ölümsüzlük iksiri) yaratılmasıdır. Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın (philosopher's stone) bulunması için büyük çaba sarfettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı. Bu katkılar arasında barutun keşfi, madenlerin test ve rafine edilmesi, metaller üzerindeki çalışmalar, mürekkep, kozmetik, boya üretimi, deri boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir. (Avrupalı simyagerler arasında "aqua vitae" (hayat suyu,ab-ı hayat) üretiminin de popüler bir deney olduğu düşünülmektedir.)


Joseph Wright of Derby'nin 1771 tarihli Felsefe Taşını Arayan Simyacı tablosu

Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, antikiteden Modern Çağa uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevi konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hıristiyan ve pagan mitolojisi, astroloji, kabala ile diğer mistik ve izoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve ezoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.

Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziki haller ve materyal süreçleri ise sipiritüel varlık, durum ve tranformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de pancea mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evriminini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli sipiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.

Bazı insancıl (hümanist) bilginler, ruhani ve tabiat üstü alegorileri (metafizik yorumların şekillerle ifadesi) simyanın en doğru ve değerli açısı (ifadesi, görünüşü) olarak görürler ve kimyanın simya'nın bir uzantısı olarak gelişmesi, orijinal Hermetic geleneğinin bir bozulmuşu (yozlaşmışı) olduğunu iddia etmektedir. Bu spiritüel simyanın çağdaş uygulayıcıları tarafından kabul edilmiş bir görüştür. Diğer bir yandan, çoğu bilimadamı bu görüşün karşısında yer almaya eğilimli olmuştur; onlara göre; simyanın metafiziksel yolda giden tarzı hiçbiryere varmayan "yanlış bir dönüş"ken, simyanın maddelerle uğraşan tarafı modern kimya biliminin gelişmesi için gerekli olan "doğru yol"du. Diğer bir bakış açısına göre, bazı pratisyenlerin tecrübesiz yorumlarının ya da diğerlerince teşvik edilen hileli beklentilerinin, daha gerçekçi simyacıların katkılarını azaltmayacağıydı.


İç (Ezoterik) simya



Okültizm'in dallarından biri ya da kapsadığı alanlardan biri olarak görülen simya kimi kaynaklarda iç (ezoterik) simya ve dış (egzoterik) simya olarak ikiye ayrılmaktadır. Dış simyadaki bütün kavramlar Hermes Trismegistus inisiyasyonundaki ezoterik bilgilerin anlaşılamamış sembollerinden ibarettir. Örneğin, dış simyada madenlerin birbirine dönüşümünü sağlamak anlamına gelen “büyük eser” (magnus opum), iç simyada, inisiyatik bir eğitimin sonunda elde edilen spiritüel “aydınlanma”yı ifade eder. İç simyada inisiyasyonlardaki küçük misterlere ve büyük misterlere vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır. “Büyük eser”i gerçekleştiren kişinin “büyük sanat”ın sonunda “felsefe taşı”nı elde etmiş, “ölümsüzlük içkisi”ni içmiş olması, inisiyatik süreç sonunda aydınlanmış olmasını simgelerdi. “İlk madde”yi (materia prima) elde etmek ise, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına geliyordu. Metalin altına dönüşmesi sembolizminde simgelenen bir anlam da ‘aura’nın arınması, altın parlaklığını gösterecek bir saflığa ulaşmasıdır. Hermes Trismegistus’a dayanan ezoterik sembollerin, o sembolleri anlayabilecek inisiyatik eğitimden geçmemiş olanların eline geçmesi dış simyayı doğurmuştur. Bu bakımdan kimi yazarlar dış simyayı okültizm kapsamında, iç simyayı ezoterizm kapsamında ele alırlar.

Kaynakça


    * Wikipedia Alchemy Maddesi
    * Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #5 : Ekim 21, 2009, 12:23:22 ÖÖ »

Simya Nedir, Simyacı Kimdir?

Simya Nedir, Simyacı Kimdir?

Göktuğ Halis


Çok sayıda hermetik disiplin gibi simya da iki farklı perspektifin açılımlarına maruz kalmıştır. Her zaman ve her mekanda, bu uğraşların güç, para, tatmin yahut başarı gibi dünyevi amaçlarla anlamlanan tarafı, Hermetik felsefenin gizlici yüzüne karşıt bir yapı oluşturmuştur. Hermesçi uğraşının bu anlamlı yüzü daima ve her yerde "bütüncül" olana kavuşmakla ilintilidir. Simya'nın, yüzyıllar boyunca "adi madenleri altına çevirme" yeteneği olarak sunuluşu, kuşkusuz Hermetik felsefenin sadık savunucularından çok dönemin koşullarını kendi lehine çevirmek isteyen düzenbazların ve çaresizlerin trajedisini yansıtır. Gerçek bir simyacının amacı asla çok zengin olmak, madenleri altına çevirmek veya bu yolla dünyayı ele geçirmek değildir. Bir simyacının felsefi kaygısı, bütünün işleyişini anlamak ve bu bütüne müdahale etme yetkinliğine ulaşmaktır. Modern dünyanın simyayı arsız bir servet anlayışı olarak görmesi en iyi ihtimalle parayı en yüksek değeri yapmış bir zamanın çapsızlığının işareti olabilir.

Günümüzde modern bilimin, bazı madenleri uygun laboratuar koşullarında altına dönüştürebilme olanağı vardır. Ancak örneğin kurşunu, bu tip koşullarda altına dönüştüren bir bilim adamını, bir simyacı olarak nitelememizin önündeki engel tam da Hermetik felsefenin söz konusu içeriği ve anlayışıdır. Modern dünyanın bilim adamı bir simyacının felsefi donanımından yoksundur ve laboratuar düzlemindeki başarı, kendinden ayrı bir madde üzerinde ulaştığı başarıdır. Katı maddenin yasalarını anlamaya çalışan ve onları anladığı oranda değiştirmeyi başaran bir modern bilim uygulayıcısının, özne-nesne arasında koyduğu temel ayrımın simyacı için anlamı yoktur. Madde üzerinde yaşanan değişim, uygulayıcının benliği üzerinde dönüştürücü ve geliştirici bir etki sağlamıyorsa, simyacı, modern kimyacının aksine, kendisini başarılı saymayacaktır. Öyleyse başlangıç olarak belirtmeliyiz ki bir simyacı için adi maddenin altına dönüşümü sadece araçtır. Evrenin bütünlüğünü kurmuş bir simyacı için doğadaki herhangi bir dönüşüme katılım mümkündür ve bu dönüşüm onun kendi dönüşümüdür. Kurşun altına dönüştükçe, simyacının ruhu da değerli bir aşama kat etmiş olur. Doğal olaylara müdahaledeki bu cüret aslında Hermetik çok sayıda uğraşı, semavi dinler bağlamındaki "olumsuz" yargılamanın kökenine götürür. Bir simyacı ölümsüzlük, bilgi ve güç gibi konularda uğraşırken kendisine örnek olarak TANRI'yı alır. Tanrı gibi olmak, ya da onunla bir olmak hiç kuşkusuz modern bir bilim adamının sınırlarını aşan felsefi bir dizgenin parçasıdır. "Büyük Eser" tanımının anlamı budur.

Kökeni simyaya dayanan pozitif bir bilim olarak kimyada da, birkaç temel bileşenin etkileşerek ikincil bir katman üretme eğilimi kabul edilir. Element tabloları bu durumu ayrıntılı olarak gösterir. Bununla birlikte bu ilkesel benzerlik ayrıntılardaki farklılıklarla sarsılır. Modern kimyanın yüzün üzerindeki elementine karşılık, simyacının elinde, hava, toprak, su ve ateşten oluşan dört element vardır. Hiç kuşkusuz bu elementleri cevherler olarak adlandırmak yerinde olur. Çünkü onlar ilkesel ve ideal oluşları bağlamında soyut unsurlardır. Bir diğer ifadeyle bunların hiç biri gerçek hayatta, soyut düzlemde olduğu gibi saf halde değildir. Kendisine katışmış diğer öğelerle anlamlıdır. Bunları "yaşamın kökeni" olarak adlandırır bir simyacı. Simya, bu elementlerin yönetimini içerir. Evrendeki her varlığın kökeninde, değişik oranlardaki bu dört elementsel sentez bulunuyorsa, bunların yönetimi varlıkların yönetimi anlamına gelir nitekim. Simyacı, sahip olduğu bu bilgiyle, doğanın işleyişine yardımcı olur ve en yüce olasılıkların zamanlamasında belirleyici bir rol oynar. Bu kutsal amaç hiç kuşkusuz sistemli ve hummalı bir çalışmayı içerir. Tüm Hermetik disiplinler gibi simya da, katışıksız ve zorunlu bir çileli çabayı gerektirir. Deney ve modern anlamda laboratuar çalışması olarak tanımlayabileceğimiz aşama, söz konusu ideal açısından gerekli bir araçtır.

Simya, temel amacı doğrultusunda metaller üzerindeki deneysel çabadan yararlanır. Tüm metaller, kükürt, cıva ve tuzdan oluşur. Tıpkı ana ilkeler gibi bu ilkeler de sentez halinde metallerde bulunur. Cıva, pasif ilke olarak ruh 'u simgelerken, tuz ise maddenin sembolüdür. Kükürt ise ortaya çıkan bütünlükteki enerjiyi, hareket ilkesini temsil eder. Her maddede geçerli olan denge sabiti, bize Altın Oran'ı vereceğinden, cıva, kükürt ve tuzun uygun oranı da altını verecektir bir simyacıya göre.

Altın yukarıda da değindiğimiz gibi, sistemli ve güçlü bir semboldür. Simyacı için altına ulaşım, maddi ilkeden çok, bağıntılı olduğu ruhsal dönüşümle ilgilidir. Altın üzerine geliştirilen felsefe dizgenin kökeni Mısır'a dek takip edilebilir. Altının, göz alıcı güzelliği, şekil verilebilir ve paslanmaz niteliklerini, değişim ve mübadele aracı olarak değerini çok sayıda uygarlık gibi anlayan Mısırlılar aynı zamanda, Güneş'in özdeşimini yaparken inanç sistematiğinden yararlanmışlardı. Altın içinde hiç bitmeyen bir ışığa sahiptir. Ateşli elemenin sıradışı yükseklikteki oranı metafiziksel çağrışımları kaçınılmaz olarak besleyecektir. Süreç içinde Yunan'da özellikle Platon ve Aristo sistematiğinde, ateşe biçilen değerle ilişkili hale geldi. Onlara göre, ateş, yerküresel bir element olmasına rağmen, göksel bir gerçekliğe en çok yaklaşan elementti. Bu nedenle içinde hiç sönmeyen bir ateş barındıran altının göksel kürelerin en muhteşemi güneş ile özdeşimi kaçınılmazdı.

Altının içerdiği ateş, herşeyi canlı bilen Mısırlının düşünsel dizgesinde büyük bir can buldu. Yerkürenin rahminde büyüyen metaller, yavaş ama kesintisiz bir biçimde, her varlık gibi mükemmelliğe doğru yol almaktaydı. M. Eliade, Türkçe'ye Babil Simyası olarak çevrilen kitapçığında, simyacının uğraşını, toprağın doğurganlığına bir müdahale olarak tanımlarken tam da bu noktaya parmak basmaktaydı:

"İnsan, doğa ile işbirliği yapabileceğini, toprağın derinlerinde meydana gelen büyüme süreçlerine yardım edebileceğini hisseder, yeraltında gerçekleşen bu yavaş olgunlaşmanın ritmini sarsar ve hızlandırır. Hakları insana ait olmayan bir alana, Toprak Ana'nın derinliklerinde yavaşça yoluna devam eden mineral gebeliğin gizemleriyle birlikte yeraltı dünyasına gitmeyi göze aldıklarını hisseder..."

Böylece simyacı, bir din adamı gibi kutsal bir çabayı üstlenir. İlksel yaşam enerjilerinin idaresiyle dünyayı dürterek, sonu çabuklaştırır. Bir metalin mükemmelliği ulaşımı sürecini hızlandırmak, kaçınılmaz olarak kişinin kendi ruhsal mükemmelliğiyle ilişkilendirilebilir. Çünkü doğal kusurlar, rahatsızlıklar, bir metalin temel amacına ulaşmasını nasıl engelliyorken simyacı ona yol gösteriyorsa, dünyevi bir batakta sarsılan ruhu için de aynı kurtuluş mümkündür. Metal, simyacının laboratuarında mükemmelliğe ulaşırken, simyacının ruhu yaşamıyla bu mükemmelliğin takipçisidir. Her ikisi de sonu gelmez ateşlerde yanmak zorundadır mükemmellik için.

Altının göksel bir küreyle özdeşleşimi kuşkusuz diğer elementler için de geçerlilik taşımaktadır. Astroloji ve simyayı birbirine bağlayan bu yapıda, güneş altın'ı, ay gümüş'ü simgelerken, göklerdeki diğer 5 gezegenle birlikte, ortaya 7 metal 7 yıldız simetrisi çıkar. Makro-micro kozmos ilişkisini oluşturan bu dizgeye göre en hızlı gezegen Merkür, cıva ile, Venüs bakır ile, Mars demir ile, Jüpiter kalay ile, Satürn ise kurşun ile ilişkilendirilir. Bunlardan Jüpiter ve Venüs benzeşiminin neden olduğu bilinmese bile bilinen, elementlerin gelişiminin hamisi olunan göksel küre tarafından yönlendirildiği bilinmektedir. Her gezegen kendi ayırt edici erdemini ortaya koymaktadır.

Simyanın felsefi bir dizge olarak geniş çizgileri kendisini en belirgin şekliyle Felsefe Taşı kavramında gösterir. Oldukça yoğun ve soyut anlatımlara sahiptir ki felsefe taşı... Örneğin 16. yüzyıldan kalma bir metin felsefe taşını şu şekilde anlatır:

"Genç ya da yaşlı, tüm insanlara tanıdık gelir, Tanrı'nın yarattığı her şeyde bulunur, ama hepsi tarafından hor görülür. Zengin fakir herkesin elinden her gün geçer. Hizmetçiler tarafından sokağa silkelenir. Oysa kimse değerini bilmez. İnsan ruhundan sonra, yeryüzündeki en güzel ve krallarla prensleri alaşağı etme gücüne sahiptir..." Büyü, Gizem Bilim. sf 102)

Simyacı için temel amaç, mükemmelliğe ulaşmaksa, temel araç ise felsefe taşıydı. Felsefe Taşı, İsa'nın Graal'i gibiydi. Altın değildi ama Tanrı'nın dokunuşu gibi, değdiği her şeyi iyileştirirdi. Kusurları gideren bu güç, cennet çağının habercisiydi. Kaya veya taş ile oldukça az anlatımlarda özdeşleştirilir. Kimi metinlerde "kırmızı bir toz" şeklinde tanımlanırken, kimi anlatılarda "nüfuz edici su" olduğu gözükür. Bazen ilaç, bazen ölümsüzlük besini olarak tanımlanan felsefe taşı, bazı ilginç simgelerle de ifade edilir: "Bir şişenin içinde kalmış, kırmızı renkte bir Kral" olarak. M. Maier'in verdiği örnek ise çok daha ilginçtir:

"Bir erkek ve kadından önce bir çember, sonra bir kare, sonra bir üçgen, son olarak da bir çember yaparsan Felsefe taşını elde edersin..." (Büyü, Gizem Bilim sf 102)

Simyacının dilindeki kapalılık ve simgesellik şaşırtıcı değildir aslında. Ortalama anlayışın eleştirisi bir tarafa, gereklidir. Modern bilim adamının, kesin konuşan tarzı yerine simyacı, olasılıkları hesaba katar. Hakikatin ikinci elden anlaşılamazlığını savunurdu. Gerçeklik istense bile asla anlatılamazdı. Kitlelere, hatta yolun başındaki ustalara dahi bu bilgelik götürülemezdi. Açık ifadelerde gözleri kamaştırır, büyük yıkımlar getirir, hazırlıksız kişilere zarar verebilirdi. Simya, tüm Hermetik disiplinler gibi çeşitli kaygılarla gizli bir disiplin haline geldi. Çok sayıda üstad, araştırma sonuçlarını birbirlerine büyük bir gizlilikle götürdü.

Simyacı için yolun başı kuşkusuz önemli bir ayrıştırmadan geçer. Laboratuarında onun yola çıkış noktası "ilk maddedir. İlk maddeye ilişkin tasavvurların farklı oluşu, işleme geçmeden önce, nereden başlanması gerektiği konusunda çok sayıda farklı tutuma yol açar. Çok sayıdaki girişimdeki başarısızlık ise, genellikle İlk Madde'nin bulunamayışıyla açıklanır. Dışkı, çamur, tükürük ya da toz gibi çok sayıda madde kullanılmıştır. Aristoteles'in kimi çıkarımları, özellikle biçimden yoksun madde çok sayıda simyacıyı etkilemiş olmalıdır. Ona göre, ilk maddenin herhangi bir özelliği yoktur. Özelliksizliği saptanmış bir maddenin ilk aşamada öldürülmesi gerekir. Siyah aşama, ya da maddenin öldürülmesi aşaması Nigredo olarak adlandırılır. Maddenin ölümü, bir sonraki aşamada maddenin diriltilmesi olarak da bilinen beyaz aşama, yani Albedo ya, oradan da Kırmızı aşama, yani maddenin beslenmesi, Rubedo aşamasına geçecektir. Hıristiyan felsefesindeki yaşamın ölümden doğma diyalektiği, simyacıların çoğunu, İsa örneğinden hareketle etkilemiş olmalıdır. Maddenin ölümü, yani tüm özelliklerinden arındırılması onun içindeki ilahi kıvılcımı, ilk koşullandırıcıyı, ya da ilkten öncekinin açığa çıkmasını sağlayacaktı. Serbest kalan ilahi kıvılcım, simyacının avuçlarına düşecekti.

Bir maddenin öldüğünden emin olmanın çeşitli yöntemleri vardır. Madde yakıldıktan, toz haline getirildikten, cıva ile karıştırıldıktan sonra, kara bir madde yumrusu olarak karşımıza çıktığından, ceset gibi kokar. Kurt tarafından kemirilen ölü kral, çarmıha gerilen yılan, ya da parçalanmış ceset gibi çok sayıda simgesi bulunmaktadır. Madde öldürüldükten sonra, yeniden doğum aşaması gelir. İlk madde, bir sıvı solüsyona batırılır. Doğru yapılmışsa işlem, kara yumruyu beyaz bir taşa dönüştürürdü. (Vahiy kitabında üstüne yeni bir isim yazılmış beyaz taş olarak görülebilir)Lekesi veya karası olmayan gerçek kristal taş diye adlandırır Michael Maier. (Simgesi ay altında yıkanan insan) Simya bu aşama içinde bizzat yer alır, bu kez mistik diriliş ve yeniden doğuşa geçerdi. Son aşama, beyaz taşın altına, yani felsefe taşına dönüştürüldüğü aşamaydı. Rubedo aşaması. ... Kurban kanı ve olgunlaşmayı akla getirir. Beyaz taşın simyacı tarafından beslenmesiyle oluşurdu. Beslenme sırasında bal veya insan kanı gibi şeylerle karıştırılabiliri. Anlaşılan taşın, uzun süren işlemler sırasında güce ihtiyacı vardı. Bu nedenle beslenmekteydi taş. Beyaz taş sonunda felsefe taşı ile ilişkilendirilen kırmızı bir toza dönüşürdü.

Simyacının ulaştığı ölümsüzlük aşamasının temel maddesi olan felsefe taşı, çileli bir yolculuğun sonucudur. Simyacı için asla bir ayrıcalık değildir, ölümle kesilmemiş bir yaşam bütünlüğü simyacı için daha sistematik bir bilgi olanağına açılan bir kapıdır. Bu anlamda, kişisel hayatını zengin ve muhteşem kılacak "felsefe taşı formülüne" sahip olmasına karşın, gerekli gördüğü haller dışında onu, adi madenleri altına dönüştürme yolunda kullanmaz. Simyacı için felsefe taşı, maddi bedenin engellerinin aşılması yolunda kullanılır. Bunun en önemli aşaması ise, yaşlanmayı ve çürümeyi engelleyen ab-ı hayat iksiri kullanımıdır.

Sahip olduğu bilgi, simyacıyı yeraltına iter. Gölgede kalmak, evrenin sırlarını isteyenin ayrıcalığıdır, ona göre. Popüler olmamaya özen gösterir, sıradan, herkes gibi bir hayat oluşturarak dikkat çekmemeye çalışır. Paracelsus, St. Germain Kontu gibi yarı mistik şahsiyetlerin yanı sıra, Locke, Newton gibi, bilim ve felsefe dünyasının popüler isimlerinin de yer aldığı "simyacı" listeleri inandırıcılıktan uzaktır. Çok sayıda hermetik disiplin gibi, simya da, öğretmen öğrenci ilişkisi temelindeki gizlici ve dışa kapalı bir yöntem olarak, kuşaktan kuşağa aktarılır.

KAYNAK BELİRTİLMELİ
gizliilimler.tr.gg
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #6 : Ekim 21, 2009, 12:26:10 ÖÖ »

Yine farklı bir kaynaktan....

Simya Nedir?

Simya yaygın biçimde, temelsiz boş inanç ya da en iyimser gözle kimya biliminin gelişmesinden önceki ilginç bir geçiş dönemi olarak görülmektedir. Simyanın, Aquinos’lu Thomas, Isaac Newton, Robert Boyle gibi insanlarca da ciddiye alınmış olduğu ve simya ile Ortaçağ felsefesi ve dini arasında önemli bağlar bulunduğu çok az bilinir. Simyacı, altın üretmeye çalışan bir kimse olarak tanınmaktadır. Elbette bu işle uğraşan birçok kimse vardı. Fakat onlar kadar, yüksek düşünceli ve zeki başka insanlar da vardı ki, altın elde etmek için uyguladıkları kimyasal işlemler aslında simgeseldi ve amaçlanan sonuç altın elde etmek değil, ‘Filozof Taşı’nın keşfedilmesi idi. Sanat’ın tüm sırrını kapsayan bu gizemli “taş” bir yandan onların çalışmalarının bir ürünü, öte yandan da, varlığı olmaksızın simyanın da var olamayacağı, Tanrı’nın bir armağanıydı. Hem bir ruhu vardı hem de ruh’un kendisi olarak kabul ediliyordu. Onu araştırırken simyacı, maddenin içinde gizlenmiş olduğuna inandığı ruhu özgürleştirmek çabasındaydı ve böyle yaparak, bir bakıma ruh ile fiziksel gerçeklik arasındaki köPage Ranküyü kuruyordu.

15. yüzyılda bir yazar şöyle diyor: "Sadece felsefe taşını yapmayı bilen kişi onunla ilgili sözlerin anlamını bilir." Bu taş maddeyi altına çevirebilmekte ve bundan elde edilen iksir ile insan ölümsüzlüğe kavuşabilmektedir. Simyada ulaşılan bu son noktaya giden yol “Ars Magna ”(büyük,uLu sanat) olarak adlandırılmaktadır. Metallerdeki hastalığın, kirin yok edilip altının ortaya çıkarılması gibi, uzun bir süreçten sonra da insandaki tanrısal töz açığa çıkabilir ve kişi iyi için çalışabilir. Ars Magna, bu açıdan insan için de kullanılabilir, bu anlamı ile inisiyasyonu da temsil etmektedir. Ars Magna ile insan Tanrı ile birleşebilmekte, kendini maddeye bağlayan bağlardan kurtulabilmektedir.


Bu bağlamda “Felsefe Taşı” da mutlak olana, tanrısal töze kavuşturan bilinç anlamını kazanmaktadır. Aynı şekilde iksiri içip ölümsüzlüğe kavuşmak da ruhun ölümsüz olduğunu anlamak anlamına gelmektedir. Öyleyse kendi içindeki Tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki “Felsefe Taşı”na ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler ezoterik olarak inisiyasyonu da bu anlamı ile temsil etmektedir.

Simyacılar eski düşünceye bağlı kalarak Ateş, Toprak, Su, Hava olmak üzere dört elementin varlığını kabul etmişlerdir. Bu elementler bildiğimiz anlamlarından öte bazı özellikleri temsil etmektedirler. Simyaya göre görünen iki element, Toprak ve Su, içlerinde görünmeyen iki elementi de barındırmaktadırlar: Ateş ve Hava. Bunun dışında, bazı simyacılara göre beşinci bir element daha vardır ki bu da Ether’dir. Ether beden ile ruh arasında da aracılık görevi görmektedir.

Simyada Platon döngüsü denilen kavrama göre elementler arasında sürekli bir de dönüşüm vardır. Ateş Havaya, Hava Suya, Su Toprağa ve Toprak Ateşe dönüşmekte olup bu döngü bu şekilde sürmektedir.

Ateş; tarih boyunca ilahi gücün sembolü görülmüştür. Herakleitos’a göre her şey ateşten gelmiştir ve ateşe dönecektir. Ateş dönüşüm aracıdır. Dolayısıyla diğer elementler arasında bir aracı görevi görür. Ateşin rengi kırmızıdır ve erkeklik unsuru içerir. Ateş ışık verdiği için aydınlığı simgeler. Ateş yakıcı olduğu için azap verici rolü de olmuştur. Yıkıcı ve tahrip edici yan da vardır. Dolayısıyla sembolik olarak arınmak ve aydınlanmak ile ifade edilen yüksek bir yanı olduğu gibi ayrıca ihtirasları, azabı ve yıkıcılığı simgeleyen aşağılık bir yanı da vardır. Yüksek unsurunu güneş simgeler ve aşağı unsurunu Mars gezegeni simgeler. Ayrıca insanın ilahi pırıltısını simgeler.

Su, ateşe zıttır. Dişi unsuru içerir. Yansıma gücünden dolayı kadimler onu bilgeliğin simgesi olarak görmüşlerdir. Diğer özellikleri soğukluk, gizlilik ve uykudur. Ateş şuuru ve su şuur altını simgeler. Ateş gündüzün hakimi Güneş’i içerir, su ise gecenin hakimi Ay’ı içerir. Su değişkendir ve etrafındaki tesirlerin özümseyerek sergiler. Dolayısıyla hayat verici de olabilir, zehirleyici de. Temizleyici de olabilir, kirletici de. Ancak saf hali ile sadece hayat verici ve arındırıcıdır.

Hava; ateş ve suyun unsurlarını içerir. Hava simgesi ortasından çizgi geçen eşit kenar üçgendir. Hava kendi başına bir elementtir ve nötr prensibi içerir. Hava hareketli ve incedir. Genel olarak zihni temsil eder ve mental alemi simgeler.

Toprak; bazı görüşlere göre gerçek bir element değildir ve diğer üç elementin karışımından meydana gelmiştir. Ancak, tradisyona uygun olarak elementlere dahil edilmektedir. Toprak maddi varlığın temelidir ve pratiktir. Toprak bereketi ve kazancı simgeler.

Simyada bir önemli ayrım da dişil/eril ya da dişi/erkek ayırımıdır. Bazı simyacılar İlk Çağdaki bir düşünceyi savunmuşlar ve Tanrı’nın yaradılıştan önce hermafrodit olduğunu ve yaradılışla birlikle erkek ve dişi olarak ayrıldığını iddia etmişlerdir. Buna göre Güneş eril, dünya dişildir. Aslında dişil özellik en çok Ay ile kendini belli etmektedir.

Simyadaki bir başka düalite de macrocosmos/microcosmos’dur. Bu ikisi arasındaki benzerlik de daha önce gördüğümüz gibi ifadesini zümrüt tabletlerde bulmuştur. Bir başka görüş de insanın doğuşunun evrenin doğuşuna benzediği yönündedir. Simyadaki bir önemli kavram da düalitenin yanında üçlemedir. Ünlü simyacılardan Robert Fludd “Üç dünya vardır: arketipler dünyası, macrocosmos ve microcosmos; yani, Tanrı, Doğa ve İnsan. ” demektedir.

Bu üçleme elementlerde de karşımıza çıkmaktadır. Nasıl Tanrı’da bir üçleme var ise insanda da ruh, can, beden olarak üçleme vardır. Bunun elementler dünyasına yansıması ise, Kükürt, Tuz ve Cıva şeklindedir. Burada anlaşılması gereken bildiğimiz anlamda kükürt, cıva ve tuz olmamakta, ancak bunların temsil ettiği prensipler olmaktadır. Aslında kükürt ve cıva iki karşıt prensip olup aralarında tuz ortayı temsil etmektedir. Kükürt aktif olanı temsil etmekte olup erildir. Cıva ise tam tersi olarak pasif olanı temsil etmekte olup dişildir. Tuz ise ikisini arasında bir bileşim olup, gövdeyle ruhun bağlanması gibi bağlayıcı bir görev yapmaktadır.

Simyacılara göre: kırmızı iksir adi metalleri altına dönüştürür. Beyaz iksir adi metalleri gümüşe dönüştürür. “Elixir Vitae” ise, bitkilere ve hayvanlara uygulanır, yaşamı yoğunlaştırır, uzatır ve genişletir. Bazı simya metinlerine göre de, Materia Prima içinde Cıva ile belirtilen pasif prensiple, Kükürt ile belirtilen aktif prensip, yumurtanın içinde etkileşime girerler. Daha sonra bunların ölümü ile “Bilge Cıvası” doğar. Bu siyah olandır. Bu yine mükemmel bir metal değildir, ancak bu da bir aşamadır. Daha sonraki aşamada ise beyaz olan açığa çıkar. “Albedo” diye adlandırılan bu beyazlık aşamasında “Rosa Alba”(Beyaz GüL) ortaya çıkar. Bu aşamanın sonucu kırmızı olan “Bilge Kükürdü” ile tamamlanır. Son aşama ise “Kırmızı Kükürt” ile “Beyaz Cıva”nın birleşimidir. Bu kutsal birleşme sonucu Felsefe Taşı ortaya çıkar.

Simyanın pratiğine de baktığımızda ezoterik yön açığa çıkmaktadır. Bu aşamalar aslında adayın inisiyasyon yolunda kat ettiği mesafedir. Şimdi bu aşamaları, simya yöntemiyle yorumlamaya çalışalım: Birinci aşamada haricinin içeriye alındığı tefekkür hücresi siyahtır. Tıpkı simyadaki kara yapıt gibi. Harici burada yeni bir hayata girmektedir. Harici hamdır, rafine edilmemiştir, yontulmamıştır. İçeriye alındığı andan itibaren çürüme başlamıştır. Değişim başlamıştır. Maddenin özü ölmektedir. İkinci aşamada Nur’a kavuşmaktadır. Bu simyadaki beyazdır. Değersiz bir metal altın olma sürecine girmiştir. Yani saflaştırma başlamıştır. Yer altı dünyası denilen kendi benliği içerisinde yol almakta ve kendini tanımaktadır. Tüm boş inançlardan ve bağnazlıklardan uzaklaşmıştır. Özündeki kötülükleri ve iyilikleri ortaya çıkarmaktadır. Bencillikten uzaklaşmaya başlamıştır. Öldürülen maddenin yerine, yeni bir elementin katılması söz konusudur. Madde, yeni kimliğini kazanmaya hazırdır. Üçüncü aşama felsefe taşının ele geçirilerek kırmızı yapıta ulaşılmasıdır.

Simyacı için amaç felsefe taşını elde etmektir. Ancak bunu elde edebilmesi uzun ve zahmetli bir iştir. Simyacı uzun proseslerden geçireceği “İlk Madde”sini dikkatli seçmek zorundadır. Latince “Materia Prima” diye adlandırılan ilk madde çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için çok büyük önem taşımaktadır. Pratik simyada genelde uçucu ve hareketli olarak cıvaya karşılık gelen ilk madde, ezoterik olarak da çırağı, inisiyasyona alınacak, mükemmel olmayan, kişiyi temsil etmektedir.

Simyacı kendi laboratuarını da kendi kurmak zorundadır. Aletlerini kendi temin etmeli ve laboratuarını bütün gözlerden uzak bir yerde oluşturmalıdır. İlk madde ile uygun zamanda çalışmaya başladıktan sonra, gelen aşama hasta olan metalin temizlenmesi, arınması işlemidir. Bunun için “ignis innaturalis”(GizLi ateŞ) gerekmektedir. Bu elleri ıslatmayan su ya da alevsiz yanan ateş diye açıklanmaktadır.

Bütün bunlar hazırlanıp uygun şekilde hazırlandıktan sonra hermetik olarak kapatılmış bir kap içine, ya da yaygın adı ile “Filozofik Yumurta”nın içine konduktan sonra, tıpkı kuluçkada olduğu gibi burada sabit bir sıcaklıkta beklemek üzere, “Athanor” adı verilen fırının içine konur. Yumurta aynı zamanda yaradılışın da bir sembolüdür.

Burada da görüldüğü gibi pratik simya ile ezoterik simya arasında büyük bir paralellik vardır. Adayın yetişebilmesi için, içinde yakmayan bir ateş olması gerekmektedir. Hermetik kap ise dış etkilerden uzaklaşmayı temsil etmektedir. Yumurta sembolizmi ise zaten adayın yeniden dünyaya geleceğini göstermektedir.
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #7 : Ekim 21, 2009, 12:29:41 ÖÖ »

Sorularlaislamiyet.com adresinde de şöyle bir soru - cevap yer alıyor. Benim ilgimi çekti , okumanız açısından burayada ekliyorum...

Simya ilmi ile ilgilenmek günah mıdır?

Soru
Simya ilmi ile ilgileniyorum bu ilimdeki formüllerle uğraşmak günah mı bir bilginiz var mı?

Cevabımız

Değerli Kardeşimiz;

Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya, 12. yüzyıldan itibaren Ortaçağ Avrupa'sında yayılmış olan bir düşünce ve bilgi akımına verilen bir addır. Aslında bu tür, bir bilgi olarak ve o zaman bilimlerle inançlar arasındaki yöntem ve disiplin ayrımı olmadığından daha çok zanaatsal özellikler de taşıyarak, MS 2.-3. yüzyıllarda İskenderiye ekolünde, MÖ 4.-5. yüzyılın düşünce akımlarının, örneğin Pithagoras'ın ve Pithagorculuğun etkisiyle doğmuştur.
Takdir edersiniz ki, simya özel bir ilgi alanıdır. Onun için detaylarına giremiyoruz. Ama prensip olarak şunu söyleyebiliriz:
Herhangi bir uğraş içerisinde İslam’a Kur’an’a ters bir şey yoksa o iş caizdir. Aksi ise haramdır. Bildiğimiz kadarıyla, Simya şimdiki kimyaya uzaktan yakınlığı olan eski bir bilimdir. Ancak zamanımızdaki durum, astroloji ve fizyonomi gibi kesinliği olmayan bilgilerden ibarettir. Bu açıdandır ki, bazı alimlerimiz, simyaya şa’beze (el çabukluğu), sihir vb. fenomenler gibi olumsuz bakıyorlar. Bu noktada söyleyeceklerimiz şey şu iki hadisi hatırlatmaktır:
“Allah’ım! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım” (Müslim, İlim, 8.)
“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen(lüzumsuz, faydasız) şeylerle meşgul olmaması, onun imanının güzelliğini/mükemmelliğini gösterir” (Tirmizi,Zühd;11)
Konuyu bu iki hadis ışığında değerlendirmenizi tavsiye ederiz.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #8 : Ekim 21, 2009, 12:42:18 ÖÖ »

Gizliilimler.tr.gg adresinde bu konuyla ilgili detaylı bilgilere rastladım , burada linklerini vereyim , istediğiniz sayfalara bakın....

Simya Nedir?

Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp , değiştirmeye çalışan simyacı, insanların yaptıkları çalışmalara ve verilen genel ada simya denir

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

Simya ile ilgili;

* Simya bir bilim dalı değildir
* Sadece deneme-yanılma yolu ile çalışırlar
* Çalışmalar teorik bir temele dayanmaz
* Sistematik bilgiler içermez
* Bilgi birikimi oluşmamıştır

Simyacılar farklı amaçlar için çalışırken deneme- yanılma yöntemi kullanılarak istemeden bazı şeyleri keşfetmişlerdir

Simya içerisinde tıp, felsefe, astroloji, kimya, din gibi birçok konuda motifler içerdiği için simyacılar,

* Ölümsüzlük iksirini keşfetmek,
* Sonsuz zenginliğe ulaşmak,

gibi konularla ilgili çalışmalar da yapmışlardır. Bu nedenle, bir simyacı tarih boyunca bazı zamanlar doktor, kahin, filozof hatta büyücü olarak kabul edilmiştir. Ancak günümüzde kullanılan bazı deney ve araç gereçlerinin ilk hallerini simyacılar keşfetmiş ve kullanmışlardır. Bugün yüzlerce kullanım alanı keşfedilmiş olan kostik soda, kükürt, cıva, sönmüş kireç, nitrik asit gibi birçok madde ilk defa yüzyıllar önce simyacılar tarafından da kullanmışlardır. Başka bir ifade ile simyanın günümüz deneysel kimya biliminin ilk temellerini oluşturduğu söylenebilir. Mısır'ın İskendireye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir. Eski Mısır'ın metalurji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve MÖ 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır.

Simyacıların ya da bilgilerin arasında Türk ve İslam dünyasından da çok önemli isimler yer almaktadır.

Yapılan araştırmalar sonucunda simyacıların yaptıkları çalışmalarda günümüzdeki kimya, tıp, metalurji, felsefe, din vb birçok konu ile ilgili motifler olduğu anlaşılmıştır

Evet simya, günümüzdeki anlamıyla bilimsel metotlar kullanılmadan yapılan işlemler olduğu için bir bilim dalı kabul edilmemektedirDolayısıyla da simyacıların bir çoğuna bilim adamı denilmemektedir.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya, kimyaya dönüşmeye başlarken; simyanın mistik ve Hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

Günümüzde, simya mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir.

Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın, günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simyâ / simyâcı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.

Sözcüğün Kökeni

Simya kelimesinin kökeni konusunda araştırmacılar arasında bir fikir birliği bulunmamaktadır. Simya veya alşimi kelimelerinin Sami dilinden kaynaklandığı iddiası en çok kabul görüştür(?). Alşiminin Latince yazılışındaki (Al-chemie) Al takısının Arapça kökenli olduğu kesindir. "Chemie"nin ise Sami kökenli "heme", "hema" kelimelerinden veya Yunanca "hima" (döküm) kelimesinden geldiği iddia edilmektedir.


Simya'nın Hedefleri

Metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi
Ölümsüzlük iksiri yaratılması

Aşağıdaki başlığa tıklayarak tüm bu konulara ulaşabilirsiniz...




Simya İle İlgili Türkçe Makaleler

Simya Nedir?
Arş Magna (Simya ve Büyük Sanat)
Cehenneme İniş Nedir?
Çeşitli Kültürlerde Simya
Çin Simyası
Doğanın Araştırılması ve Simya
Felsefe Taşı Nedir?
Felsefi ve Ruhani Bir Disiplin Olarak Simya
Genel Olarak Simya
Hint Simyası
İç (Ezoterik) Simya
İslam'da Simya
Kutsal Bir İlim olarak Simya - Es-Semâvî
Mistik Simya
Periyodik Cetvel ve Elementler
Pratik Simya
Simya (Genel)
Simya, Bilim ve Din
Simya ile Kimya Arasındaki Fark
Simya Neden Bir Bilim Dalı Değildir?
Simya Nedir, Simyacı Kimdir?
Simya ve İksir
Simya ve Kimya
Simya ve Tamil Siddharlar
Simya'nın Hedefleri
Simya'nın Tarihi
Simya'nın Temel Prensipleri
Ünlü Simyacılar
Ünlü Simyacılar, Hayatları ve Eserleri (yeni)
Vitriol Nedir?
Zümrüt Tablet
Simya ile İlgili Kitap ve Yayınlar


İngilizce Makaleler

Alchemy
Alchemy: Francis Bacon's, The Making of Gold


Anahtar Kelimeler : simyacı , simyacı kimdir , simya nedir , simya hakkında kısa yazı , simya ,smya , simy , simaya , simay , simya ne demek , simya tanıtımı , simya bilmi , simya ilmi , simya nedir vikipedi , simay nedir , simyacılık , simyacılar , ünlü simyacılar , simyagerler , kimya ve simya , simya kimya , simya ile kimya , simyacı nedir , simyaci , simyacilar
« Son Düzenleme: Ekim 21, 2009, 01:09:20 ÖÖ Gönderen: KILIC » Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #9 : Ekim 21, 2009, 02:29:43 ÖS »

Simyacılık Gerçek mi Oluyor?

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nden iki Türk Profesör laboratuvar ortamında altın üretti.

İki bilim adamının yürüttüğü çalışma, "yüzyıllardır metalleri altına dönüştürmenin yolunu arayan simyacılık gerçek mi oluyor?" heyecanı yarattı.

Washington Üniversitesi'nden Profesör Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Profesör Candan Tamerler'in birlikte yürüttüğü çalışma, bir devrim niteliğinde.

Sarıkaya ve Tamerler laboratuvarda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Altın, suni hızlandırılmış evrim denilen yöntemle üretildi.

Çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

Türkiye'de akıllara gelen ilk soru ise altın fiyatlarının bu yeni buluştan etkilenip etkilenmeyeceği oldu.

Bunu zaman gösterecek. Ancak buluşun daha önemli bir yanı var.

Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor.

Kaynak :trt.net.tr
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #10 : Ekim 23, 2009, 03:22:33 ÖÖ »

SİMYA


Simya, kısaca mistik deneycilik olarak tanımlanabilir. Simya öğrenimi inisiyasyona dayanmakta, kullanılan semboller sadece bu eğitimi geçmiş kişiler tarafından anlaşılabilmektedir. Simya felsefesinde ise Tanrı’nın birliği ve ruhun ölümsüzlüğü yer almaktadır. Simyacı sırları çözmektedir. Simyacı aynı zamanda bir sanatçıdır. Basit metalleri altına çevirmek, evrensel şifa ve ölümsüzlük iksiri gibi arayışları simyanın konuları arasındadır.
Ekteki Dosyalar Burada


Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Etiket: simya   simya nedir  ünlü simyacılar   simya ve kimya  vikipedi  simyacı 
  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
 
Gitmek istediğiniz yer:  



Planlar ve Haftalar

Edubilim I Urllist I Etiketler I Rss I Google Etiketleri I Site Map I Reklam Web Stats

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.10 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!