Edubilim Forumları - www.edubilim.com
Duyurular: 2012-2013 Eğitim ve Öğretim Yılı....
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Ağustos 28, 2014, 04:01:54 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


...::: EDuBiLiM :::...



  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
Gönderen Konu: Samipaşazade Sezai ( Hayatı - Edebi Kişiliği - Eserleri )  (Okunma Sayısı 37575 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline

« : Aralık 29, 2009, 01:47:36 ÖÖ »


Samipaşazade Sezainin hayatı , eserleri ve edebi kişiliği hakkında bilgiler bu başlık altında biraraya getirilmiştir. Samipaşazade Sezai ve eserleri hakkında bildiklerinizi sizde bizimle paylaşırsanız memnun oluruz...

Samipaşazade Sezai ( Hayatı - Edebi Kişiliği - Eserleri )

Sami Paşazade Sezai, (d. 1860 İstanbul - ö. 26 Nisan 1936 İstanbul) Türk realist öykücü, romancı.
Devrin ileri gelen isimlerinden Sami Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. Yirmi yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti. 1880'de Evkaf Nezareti Mektubi Kalemine memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra elçiliği ikinci katipliğine atandı. Orada kaldığı dört yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını yakından izledi. Elçilikteki görevinden İstifa ederek İstanbul'a döndüğünde İstişare Odasına memur oldu. 1885 - 1901 arasında yedi yıl süren bu ikinci dönem memuriyetinde sanatını olgunlaştırdı.

Sergüzeşt romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için Paris'e gitti ve 1908'de Meşrutiyet'in ilanına kadar da orada kaldı. İstanbul'a döndüğünde Madrid elçisi olarak görevlendirildi. I. Dünya Savaşı başlayınca Madrid'den İsviçre'ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. Mütareke devrinde 1921 yılında emekli olarak İstanbul'a döndü. Son yıllarında kendisine, 1927'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla "Hidamat-ı Vataniyye" tertibinden maaş bağlandı. 26 Nisan 1936 tarihinde İstanbul'da öldü.
Ekteki Dosyalar Burada


Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #1 : Aralık 29, 2009, 01:48:52 ÖÖ »

Edebi kişiliği

-Batılı tarzda yazdığı eserlerle tanınır.
-Realizmin temsilcisi olan yazarlardan'dır.
-Romanlarında romantizm çizgileri görülür.
-"Sanat için sanat" görüşünü benimsemiştir.
-İlk realist hikaye olan "Küçük Şeyler" eserini yazmıştır.



Eserleri

Roman:
Sergüzeşt (1889)


Oyun
Şir (arslan, 1879)
Rumuzul- Edeb (1900)
İclal (1923)


Hikaye

Mudafayi Zulüm
Küçük şeyler (batı tekniğiyle yazılmış ilk hikâye-1892)

Kaynak : Wikipedia.org
« Son Düzenleme: Aralık 29, 2009, 01:52:06 ÖÖ Gönderen: KILIC » Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #2 : Aralık 29, 2009, 01:55:36 ÖÖ »

TANZİMAT EDEBİYATI SANATÇILARI
Samipaşazade Sezai (1860-1936)

1860’ta İstanbul’da doğdu. 26 Nisan 1936’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. "Sergüzeşt" romanının yazarı. Babası Abdurrahman Sami Paşa'nın konağında özel öğrenim gördü. 1880’de ağabeyi Suphi Paşa'nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektub-i Kalemi'ne memur olarak girdi. Ertesi yıl Londra elçiliği ikinci katipliğine atandı. İngiltere’de kaldığı 4 yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatlarını inceledi. Elçilikteki görevinden İstifa edip İstanbul’a döndü. İstişare Odasına memur oldu. İlk romanı "Sergüzeşt" yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek 1901'de Paris’e gitti Jön Türkler'e katıldı. Meşrutiyet’in ilanına kadar Paris'te kaldı. İttihat ve Terakki'nin Paris merkezinde görev yaptı. Örgütün yayın organı olan "Şura-yı Ümmet" gazetesinde 2'nci Abdülhamit'in baskıcı rejimini eleştiren yazılar yazdı. 1908’de 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul’a döndü.

 
1909'da Madrid Büyükelçiliği'ne atandı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Madrit’ten İsviçre’ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. 1921’de emekliye ayrıldı ve İstanbul’a döndü. Yaşamının son yıllarında kendisine, Büyük Millet Meclisi kararıyla "Hidamat-ı vataniyye tertibinden" maaş bağlandı. Divan edebiyatına karşı çıkan Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan gibi yazarların etkisiyle Batı edebiyatına yöneldi. Alphonse Daudet'den esinlenerek yazdığı kısa öykülerle Batılı anlamda ilk gerçekçi ürünleri verdi. 1874'te "Kamer" gazetesinde yayınlanan söylev türündeki ilk yazılarıyla adını duyurdu. İlk kitabı 3 perdelik tiyatro oyunu "Şir" 1879'da basıldı. İlk romanı olan ve kendisine büyük ün sağlayan "Sergüzeşt" Türk edebiyatında romantizmden gerçekçiliğe geçişin başarılı örneklerinden biri sayılır. Bu romanda bir paşazade ile bir cariyenin aşk öyküsü anlatılır.
 
1892'de Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler'iyle öyküyü andıran ustalıklı ürünler verir. Bu yapıtın ürünlerinde "Pandomima", benim o güne kadar görebildiğim örneklerin hepsinden üstün. Artık doğaötesi güçler, rastlantılar ayıklanmıştır öyküden. "Pandomima" yalın bir çizgide gelişir, karşılıksız kalan bir aşkı anlatır yalnızca. Uzaktan uzağa ruhsal sarsıntılara, kişilik çözümlemesine rastlarız bu öyküde.
 
Samipaşazade Sezai de politik olmaktan dikkatle kaçınmıştır. Kişileri gözlemeyi, kişileri bireysel serüvenleri çerçevesinde ele almayı, kişilerle yetinmeyi öngörmüştür. Herhangi bir seçim, bir toplumsal katın isterlerini, haklarını savunma söz konusu değildir. Ama yine de öykünün ne olup ne olamayacağı üzerine düşünmüştür yazar.
 
Buruk gülümsemeli öyküleriyle en azından kendi döneminin insanını, yaşam biçimini, düşünüşlerini yansıtmaya çalışmıştır. Samipaşazade Sezai'nin öykülerini yaratan koşulları ayrıca incelemek gerek. Yaygın bir görüşten yararlanalım: 1880 yılından sonra çeviri ve uyarlamalarda oldukça önemli yazarları tanımıştır Türk öykücüsü. Örnekse Alphonse Daudet. Tanımanın tek başına açıklayıcı bir öğe olduğunu pek sanmıyorum. Samipaşazade Sezai'ye "Pandomima"yı yazdırtan, Alphonse benzeri örneklerine karşın kişisel bir yaratımın sonucu. Samipaşazade Sezai, Ahmet Mithat anlayışından sıyrılarak, kişiselliği vurgulamış. (Küçük Şeyler'in bugüne dek Latin harfleriyle yayımlandığını da anımsatalım.)
 
ESERLERİ
ROMAN:
Sergüzeşt (1889)
ÖYKÜ:
Küçük Şeyler (1892)
OYUN:
Şir (Arslan, 1879)
SOHBET-ELEŞTİRİ-ANI:
Rumuzu’l- Edeb (1900), İclal (1923)



Kısaca, Samipaşazade Sezai'nin Edebi Kişiliği
 
1. Edebiyatımıza en başarılı ilk küçük hikayeyi getiren ve romanımızı realizme yönelten bir sanatçıdır.
 
2. Birçok türde eser vermesine rağmen asıl ününü realis roman ve hikayeleriyle kazanmıştır.
 
3. Batılı anlamdaki ilk hikaye örnekleri olan Küçük Şeyler onun eseridir.
 
4. Sergüzeşt adlı romanı Fransız realizminin izlerini taşır. Esir ticaretinin sosyal hayattaki yeri realist bir yaklaşımla anlatılır. Eserde, Dilber adlı bir kızın yaşam mücadelesi ve Nil nehrine atlayarak intihar etmesi anlatılır. Sanatçı, Servet-i Fünun romanına bu eseriyle zemin hazırlamıştır.
 
5. Samipaşazade Sezai sanat için sanat anlayışını benimsemiştir.


Kaynak :edebiyol.com

Anahtar Kelimeler :  samipaşazade sezainin eserleri , samipaşazade sezai , samipaşazade sezainin biyografisi , samipaşazade sezainin hayatı , küçük şeyler , sergüzeşt , samipaşazade sezainin romanları , samipaşazade sezainin edebi kişiliği , samipaşazade sezai kimdir
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #3 : Aralık 29, 2009, 02:00:37 ÖÖ »

SAMİ PAŞAZADE SEZAİ VE SERGÜZEŞTİ

 
 

A.Hayatı ( 1859–1936)

 

 Tanzimat ‘tan sonra yetişen ikinci edebi nesle mensuptur. 3.Ahmet devrinde ordu ile Mora’ ya giden, Tripoliçe’de tekke kuran bir ailenin çocuğudur. Dedesi Halveti şeyhlerinden müderris ve şair Elhac Ahmet Necip Efendi’dir. Aile ilmiyeyle ilgilenmekle beraber askerlikten de uzaklaşmamıştır. Dedesi, Mora Rumları’nın isyan ederek altı ay boyunca Tripoliçeyi kuşatmaları esnasında, maddi ve manevi olarak askerler arasında bulunur; üç oğlu ve kendisi esir düşürler, bütün mallarına el konulur. Ahmet Necip Efendi’nin şehit edilmesi ailenin tarihinde bir dönüm noktası olur. Ailenin geçimini bir süre evlerindeki Rum hizmetçi çalışarak temin eder. Bu Rum hizmetçinin gayretleri, İngiliz Konsolosluğunun kefil olması ve rehin bırakmak şartıyla ailenin Mısır’a göç etmesine izin verilir. İskenderiye ‘de aile Mehmet Ali Paşa’nın büyük ilgisi ile karşılanır bu ilgiden dolayı da yirmi beş yıl kadar Mısır’da kalırlar ve Osmanlı imparatorluğunda çeşitli hizmetlere girer. Mısır ‘dan İstanbul ‘a geldiğinde Taşkasap’da bir konak satın alır . Sezai’nin babası ile birlikte pek çok Mısırlı zengin aile İstanbul’a yerleşmek zorunda kalır. Bu göç hadisesi İstanbul’un sosyal hayatında büyük bir değişiklik ve yeni bir moda başlatır. Bu aileler vasıtasıyla İstanbul’da alafranga bir hayat başlar. Ahmet Cevdet Paşa Maruzat’ında, bu durumu tenkit ederek , ‘Elhâsıl Mısır döküntüleri İstanbul ahalisinin ahlakını bozmakla devlet ve millete azim zararları dokundu ‘ der.

 Sami Paşazade Sezai, işte Taşkasap’taki bu konakta, Paşa’nın ikinci hanımı Gülarayiş Hanım’dan 1859 Temmuzunda dünyaya gelir. Çocukluk ve ilk gençlik yılları bu muhteşem ve müreffeh konakta geçer. Görkemli bir hayat içinde büyüyen Sezai, babasından dolayı, Yusuf Kamil Paşa, Namık Kemal, Ebbüzziya Tevfik, Kazım Paşa, Recaizade Ekrem ve Apdülhak Hamit gibi şahsiyetlerle konakta gerçekleşen sanat fikir hareketleri üzerine yapılan sohbet ve atışmalardan yararlanma imkânı bulur. Baba ocağında maddi ve manevi yönden zengin bir ortamda yetişir. Özel bir öğrenim görür. Arapça ve Farsça bunun yanında yabancı öğretmenlerden Fransızca ve Almanca dersleri alır. On dört, on beş yaşlarında Namık Kemal’i eserleriyle tanıyan Sezai, heyecan ve cesaret kazanmaya başlar. Hamid ‘in etkisinde kalır, onun aracılığıyla İran şairi Sadi’yi tanır ve sever. Sanatçılar çevresinde büyüyen yazar, kendisini bu hazır ortamda bulur ve 1872’den sonra basın hayatına adım atar. Kamer ve İttihat gazetelerinde ilk denemelerini yapar. N.Kemal’le on yedi on sekiz yaşlarında tanışır. O, tutuklandığı zaman sık sık onu ziyarete eder. Daha sonra mektuplaşmaları başlar. Hayatı boyunca ona sevgi ve saygıyla bağlı kalır.

Sezai’nin ilk resmi göreve, ağabeyi Suphi Paşa’nın Evkaf Nazırlığı sırasında Evkaf-ı Hümayun Mektubi Kaleminde başlar ( 1879) . 1880’de Londra’ya gider. Londra’da dört yıl Londra Sefaret-i Katib-i Sanisi olarak çalışır. Bu yıllarda Avrupa edebiyatını tanıma imkânı bulur. Victor Hugo, Lomartine, Musset, Alphonse, Doudet ve Pieme Lati’den birçok eser okur.  Daha sonra İngiliz edebiyatında Shakespeare’i tanır; Onun Hamlet, Makbet, Romeo ve Jülyet, Otello adlı eserlerini okur.  İstanbul ‘a dönünce, Hariciye Nezareti İstişare Odası Muavini olarak işe başlar (1886). Bu sırada aynı yıl Latife Hanım’la kısa süren bir evlilik yapar.1894 yılında Ahmet Cevdet’in çıkardığı İkdam gazetesinde makale ve hikâyeler yazar.1886–1901 yıllarını İstanbul’da geçirir. Bu devre edebi bakımdan en verimli dönemini teşkil eder.

Sezai Bey, hürriyet fikrine sahiptir. Bu yüzden, hükümetle anlaşmakta zorluk çeker ve yurt dışına çıkmayı tasarlar. Marsilya ‘ya oradan Paris’e geçer (1901). Paris’te İttihat ve Terakki Cemiyetine katılır, Jön Türkler gazetesinde yazılar yazar. Sonra gazetenin yazı işlerini üstlenir; bazen imzasız, bazen rumuzlu yazılar yazar. Cemiyet içinde saygın bir yere gelir. Cemiyet içinde saygın bir yere gelir. Sezai, yurt dışına maceralı kaçışını Servet-i Fünun’da yayınladığı “1901 ‘e Ait Bir Hatıra” başlıklı hem komik hem de hazin yazısında anlatır. Paris yıllarında siyasi ve edebi şahsiyetlerle tanışma imkânı bulur.

Bu maceralı yolculuktan sonra Paris’te Jön Türklere katılan Sezai, İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar Ahmet Rıza’nın çıkardığı, İttihat ve Terakki’nin organı Şura-yı Ümmet’te, Osmanlı devletinin iç ve dış politikasını, rejimi şiddetle tenkit eden politik ve sosyal makaleler yazar.

 Sezai Paris’teki yedi yıllık faaliyetine ve bazı Jön Türklere ait dikkate değer bilgileri “1901’den İtibaren Paris’te Geçen Seneler”, “Paris Hatıratından”, “Paris’te Yedi Sene” adlı hatıra yazılarında sanatkârane bir üslupla dile getirmiştir.

1908 Meşrutiyetiyle Avrupa’da edindiği bilgi ve tecrübeyle İstanbul’a döner. 1909’da Selanik’te İttihat ve Terakki’nin toplantısına katılır ve Mustafa Kemal ile burada tanışır. Apdülhamit’in baskı yönetimine karşı mücadele eder. 1901–1921 arası Madrit seferidir.  Ancak 1914 yılında sıhhati bozulduğundan, 1921’e kadar uzun süreli izinlerle sık sık görevinden ayrılır. Doktorların tavsiyeleri üzerine 1916–1918 yıllarını İsviçre’de geçirir. “ İsviçre Hatıratı”  başlıklı yazıları bu devrenin mahsulüdür. 

İspanya yılları ise Türk edebiyatına “Gırnata ve El-Mescidü’l Camia: Elhamra” başlıklı iki nefis yazıyı kazandırmıştır.

 Trablusgarp Balkan, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarını yurt dışında geçiren Sezai, derin bir ıztırap içinde, vatanını uğradığı haksız saldırı ve işgaller karşısında, o zamana kadar savunduğu ve örnek aldığı batı medeniyeti hakkında fikirlerini de değiştirdi.  “Çanakkale’ye Dair”, “Kahraman Türk Zabiti”, Yaralı Bir Asker” başlıklı yazılarında ve Süleyman Nazif’in kitapları dolayısıyla yazdığı “Malta Geceleri” ve “Çalınmış Ülkeler” başlıklı yazılarında bu fikir değişikliği ve derin hayak kırıklığı açıkça görülür. Bir süre Süleymaniye Kız Lise’sinde Türkçe Öğretmenliği yapar.  Yaş haddinden emekliye ayrılır. Kendisine TBMM tarafından aylık bağlanır. Maddi bakımdan sıkıntı çeker gördüğü destekle hayatını devam ettirir. Yakalandığı zatüreden kurtulamaz, yetmiş yedi yaşında ( 26 Nisan 1936 ) İstanbul ‘da ölür. Küçük Su Mezarlığı’nda Recaizade Ekrem’in yanına gömülür.

B. SANATI

Sezai, Tanzimat döneminin siyaset ve fikir alanında isim yapmış bir şahsiyettir. Namık Kemal’e hayranlığı, nesirde onun üslubunu benimsemesine neden olur. Zamanla bu nesirden uzaklaşan Sezai, eskileri okur; Nefi’de ahenk,  Fuzuli’de lirizim, Nedim’de zariflik ve büyüleyici özelliği bulur. Edebiyatın ruhunu çok iyi anladığı gerekçesiyle Recaizade Ekrem’i çok beğenir. Kendisine Sadi’yi göstermiş olmasından dolayı,  Apdülhak Hamid’i sever. Türk edebiyatını eski ve yeni olmak üzere ikiye ayırır. Eski edebiyatı milli, samimi ve içtimai olmadığı için beğenmez. Yeni edebiyatı ve mensuplarını takdir eder. Tanzimat kuşağının en genç sanatçılarından biri olan Sezai bu nedenle Servet-i Fünun topluluğu ile irtibatı sağlama görevini üstlenir. Apdülhak Hamit ve Ekrem ile birlikte Tanzimat’tan sonra yetişen edebi nesle mensup olan Sezai, roman, hikâye, hatıra, sohbet, makale ve şiir ile üne kavuşur. Kısa hikâye türünü, tekniğine uygun olarak edebiyatımıza sokar. Sadık Kemal Tural, Sezai’nin modern hikâyeye vücut veren ilk kişi olduğunu öne sürmüştür.[5]

Sezai modern kısa hikâyenin kurucularındandır. En küçük şeylerin hikâyenin konusu olabileceğini söyler. Üslubun, ele alınan konuya göre değişebileceğini belirtir. Onun kısa hikâyeleri, küçük olayları konu edinmesi, hayata ve insanlara açılması bakımından büyük önem taşır. Bu tavrı, onun kısa hikâye alanında gerçekçi akımın öncüsü konumuna getirir. Sezai’ye göre, en önemsiz bir olay bile, güzel yazılırsa, hikâye haline getirilebilir. Sezai eserini sanatlı bir lisanla ifade etmekten zevk alır. Nesirlerinde bir heyecan lisanı, bir edebiyat dili kullanır. Tabiat karşısında şiirli bir dil hâkimdir. Tasvir ve tahlillerde Türkçeden iyice uzaklaşır. Namık Kemal’in etkisiyle birçok hikâyelerinin dilini süsler. Arapça, Farsça kelime ve tamlamalara yer verir. Benzetmelerde bütünleşen ve süslülük gösteren uzun cümleler kullanır. Namık Kemal’in tesirinden kurtulunca, Fransız sözdizimine uygun cümleler kullanır. Kendine özgü üslup yaratma sıkıntısı çeker. Yazılarında, romantizm ile realizmi birleştirmiş olarak karşımıza çıkar.

Roman, hikâye, tiyatro, edebi tenkit, çok sayıda sosyal ve politik makale yazmasına rağmen Sezai edebiyatımızda genellikle Sergüzeşt yazarı olarak değerlendirilmiş; romanın getirdiği şöhret onun hikâyeci ve denemeci yönünü gölgede bırakmıştır. Oysa onun Servet-i Fünunculara asıl tesir eden eseri Küçük Şeyler’dir. Halit Ziya küçük hikâye sahasında kendisine asıl tesir eden ve yol gösterenin Sezai olduğunu açıkça şu sözlerle dile getirir:

“ Küçük Şeyler beni çıldırttı (…) Bu, bana yeni bir ufuk, memleketin nesir ve sanat semasında vaatlerle dolu parlak bir maşrık göstermiş oldu”.

Cenap Şahabettin o dönemin en güzel romanını, en güzel edebi makalelerini ve mutedil nesrini Sezai’nin yazdığı görüşündedir.

İsmail Hikmet, Sezai’nin eserlerinde dilin temiz ve ince olduğunu söyler. “Onun dili samimi, rikkati, rekazeti seçkindir” der. Sezai’nin güzelliklerinde aşırılığa kaçmadığını, “sakin, hassas rakik” bir romantik olarak yaşadığını belirtir. Edebiyat-ı Cedide sanatçılarının Sezai’ye, nesre hizmetinden ötürü, borçlu olduklarını ifade eder

Edebiyat tarihçesi Mustafa Nihat Özön, Sezai’nin Namık Kemal’den sonra, Türk romanında bir merhale olduğunu söyler.

İsmail Habip,  “Sezai’yi, Hamit, Ekrem” üçlüsünün bir peyki ve Servet-i Fünun devrinin de bir müjdecisi olarak görür. O, Tanzimat sanatçılarının en gencidir ve bu nedenle de Servet-i Fünun topluluğu ile irtibatı sağlama görevini üstlenir.

 

C.ESERLERİ

Şura-yı Ümmet, İkdam, Servet-i Fünun, Gayret, Hazine-i Evrak, Edebiyat-ı Umumiye gibi gazete ve dergilerde siyaset, sosyoloji ve edebiyat alanında çok sayıda yazılar yazmıştır.

Tiyatrosu; Şîr ilk eseridir. Sezai’nin en zayıf ve acemice olanı, henüz yirmi yaşındayken 1879’da yayınladığı üç perdelik bir eserdir. Dili sadedir. İfade bakımında Namık Kemal’in etkisindedir. Okumak için yazılmış mensur bir trajedidir.

Roman; Sergüzeşt. Edebiyatımızda bütünüyle esaret temasını işleyen ilk romandır.  Eser Besim Ömer Paşa tarafından ‘Dilber, Esclave et L’euruque Amoureuх” adıyla Fransızcaya çevrilmiştir. Yazarın tek romanıdır.(1888)

Hikâyeleri; Küçük Şeyler; Eserin baş kısmında kısa bir mukaddime yer alır. İki mensure, beş hikâye ve biri Alphonse Daudet’in “Aryezyalı Kız” hikâyesinin çevirisi olmak üzere, sekiz parçadan oluşur.(1891)

Rumuzu’l Edeb; Hikâye, hatırat ve makaleler (1900)

İclal; Hikâye ve değişik yazılarını içerir (1923)

 

 

SERGÜZEŞT ROMANININ TAHLİLİ

 

Giriş

KİTABIN TANITIMI

Kitap Eflatun Türk Klasikleri yayınlarından çıkmıştır. Baskı: Ekim 2004 tarihinde; Cilt, Melisa Matbaasında yapılmıştır. Dizgi tasarımını, Bircan Lazım; kapağı, Türkan karagöz; editörlüğünü ise Turan Dikmentaş uyarlamıştır.

Yazarı: Samipaşazade Sezai

Kitabın adı: Sergüzeşt

Niteliği: Romandır.


Kitabın kapağında üç beyan bulunmaktadır. 1.si Bir divanda oturmakta, elinde de nargile bulunmaktadır. 2.si Bir Arap’tır. 3.sü ise elinde ud ile bir şeyler çalmaktadır. Kitabın adı beyaz harfler ile üst tarafta yazılıdır. Romanın kapak rengi eflatundur. Kitap çok kalın olmamakla birlikte orta derece uzunlukta bir kitaptır. Kitabın arka kısmanda ise romandan bir parça tasvir edilmiştir.

 

Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt adlı romanı ilk olarak, 1305 / 1889 yılında yayınlanmış fakat 2.Apdülhamit dönemi şartları içinde esaret temi ve buna paralel olarak hürriyet kavramı işlendiğinden yazarın göz hapsinde tutulmasına sebep olur. 1901 öncesi yıllarında, İstanbul’un havası teneffüs edilmez diye niteleyen Sezai Jön Türkler’e katılır ve yurt dışına çıkma çareleri arar ve Paris’e kaçar ( 2006:s.562). 1921 ‘de azledilen yazar, yurda döndükten sonra hayatını yazılarıyla kazanır ve eserin 2.baskısı 1340  / 1924 tarihini taşır. Zeynep Kerman tarafından bugünkü dile çevrilmişti.

 Yazar, Sergüzeşt romanının Mukaddime başlıklı önsözünde, 1305/1890 yıllarının manzarasını tasvir ederken karanlık bir ülke tablosu çizer:

“1305.Otuz üç sene sabah olmak bilmeyen, ufuklarında en küçük bir şule-i şafak görünmeyen bir şeb-i yeldâ içindeydi. O şeb-i yeldâda doğan tek tük yıldızlar, terk –i diyar ederek gurbet illerinin âfak-ı hicranında uful ediyor,  kalanlar da sema-yı vatanda bir müddet parladıktan sonra istibdadın tutuşturduğu volkanlardan yükselen bir dûd-ı siyahın içine gömülüyor. O devirde bir şûriş-i fikir ve kalb-i efraddan cemiyete, cemiyetden memleketlere, memleketlerden bütün vatana sirayet ederek düşüncelerini, sâkit ve râkit cereyanların menâbiini ihlâl ediyordu. Edebiyatla baş başa kalmak için bütün vatanda bir kûşe-i âramî de yoktu. Bu hâllere karşı tesir-i muhit ile geçirdiğim şedit, yakıcı, muhrip bir hayat-asabî içinde yazıhanemin önünde mülhime-i şiirin fikri taltif ve teşrifini beklerken kapımda hafiyelerin ayak seslerini, penceremden beni gözetleyen kaplan bakışlı gözleri görürdüm. Çünkü Sergüzeşt’e esaret aleyhinde başlamış ve hürriyetine diyerek bitirmiştim.”

Sezai ‘nin bu eseri yazma sebebi olarak; O, konaklarında bir arada yetiştiği cariyeler dolayısıyla, onların hayatlarını çok yakından gözlemlemiş, ıztırarlarını adeta ruhunda duymuştur. Buna ilave olarak Sezai’nin annesinin de bir esir olmasıdır.  Kölelerin yaşadıkları acımasız koşulları, hor görünüşlerini işlemesiyle roman, sorununun, o çağda yapılan değerlendirmelerini uygun düşer.

Sergüzeşt romanının asıl kahramanı Dilber’dir. Eserde baştan sona Dilber’in esareti sebebiyle yaşadığı hazin macera anlatılır. Romanın ikinci derecede kahramanı Celal Bey’dir. Celal Bey, Dilber’in aşka eğiliminin hassas yönünün ortaya çıkmasına hizmet ederken aynı zamanda mevcut sosyal yapıya karşı çıkışın da örneğini verir.

Sergüzeşt adlı eserin konusu şöyle gelişmiştir:

 “ Sergüzeşt küçük esire Dilber’in öyküsüdür. Dilber, Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’a getirilen bir Çerkez kızıdır. Hacı Ömer adlı esir tüccarı tarafından satın alınan küçük kız Yüksek Kaldırım’da Sabık Harput Mal Müdürü Mustafa Efendi’nin karısına kırk Osmanlı lirası karşılığında satılır. Mustafa Efendi’nin o yaşlarda Atiye adlı bir kızı vardır. Dilber satıldığı bu ilk evde eziyet görür. Hem evin hanımı hem de kendisi halayık olan Teravet’in hakaretlerine uğrar. En ağır işler ona yaptırılır. Birdenbire hem hürriyetini kaybeden hem de bir hizmetçi gibi çalıştırılmaya dayanamayan küçük kız, karlı ve fırtınalı bir gecede evden kaçar. Sokakta bir köşeye yığılır kalır. Ertesi gün kendisini Atiye’yi mektebe götürüp getirirken tanıştığı Latife’nin evinde bulur. Latife’nin büyükannesi büyük gayretine rağmen küçük kızın azad olmasını sağlayamaz. Dilber yıllarca bu aileye hizmet eder. Bu arada Mustafa Efendi yeniden bir memuriyete atanınca, yol masraflarının karşılanması için Dilber’in satılmasına karar verilir ve altmış beş altına satılır. Dilber’in ikinci mekânı esircinin Edirnekapı civarındaki ürkütücü konağıdır. Burada kendisi gibi satılmayı bekleyen birçok esir vardır. Onların arasında daha mutlu olur. Fakat bir süre sonra yüz elli lira bedelle Moda burnu taraflarında oturan Asaf Paşa konağına satılır. Bu Dilber’in satıldığı ikinci evdir. Dilber bu konakta kısmen de olsa rahat eder. Artık fiili olarak eziyet görmez, dayak yemez. Kendisine verilen işler hafif ve zevkli işlerdir. Sahibesi Zehra Hanım konağın mutfak otoritesini temsil eder. Dilber ‘e kötü muamele yapmaz, fakat bir aristokrat havasıyla kızın ihtiyaç duyduğu sevgi ve şefkati de göstermez. Dilber bu evde serpilir, güzelleşir. Artık bir genç kızdır.

Asaf Paşa’nın Paris’te resim tahsili yapmış yeteneklerinden dolayı ödül kazanmış ressam oğlu Celâl, Dilber’i model olarak kullanır. Bu durum genç kızı çok üzer. Kendisini Celâl Bey’in elinde bir oyuncak olarak görür. Gururu kırılan Dilber sürekli ağlar. Celâl bu gözyaşları karşısında müteessir olur. Karşısındakinin ruh halini anlamaya çalışan Celâl Bey, bir daha ağlaması halinde fırçasını kıracağını söyler. Bu hissi tavır Celâl’in uyanışının ilk adımıdır. Bir gece Dilber’in odasına gizlice girer ve onun elinde kendi resmi olduğu halde uyurken bulur. Genç kızın kendisine âşık olduğunu anlar. Kendiside karışık duygular içerisindedir. Zamanla duygularını birbirlerine açar ve gizlice buluşmaya başlarlar. Oğlu Celâl ile Dilber’in gizlice buluştuğunu anlayan anne Zehra Hanım durumu kocası Asaf Paşa’ya bildirir. Asaf Paşa, bir halayığı oğluna layık görmediğini belirterek her ne olursa olsun bu münasebetin kesilmesini ister. En etkili çare olarak Dilber’in satılmasına karar verir. Anne ve babasının kişiliklerini bilen Celâl Dilber’le evlenebilmek için amcasından yardım ister.  Aynı gün Dilber bir esirciye alelacele satılır. Amcasından istediği desteyi göremeyen Celâl eve döner. Çaresaz’dan Dilber2in satıldığını öğrenen Celâl düşüp bayılır. Asaf Paşa ailesi ve Celâl için bu sonun başlangıcıdır. Sevdiği kızın bir odalık olduğu fikr-i sabitine kapılan Celâl’in melankoli ile başlayan rahatsızlığı, çaresi olmayan beyin iltihabına dönüşür.

 Öte yandan Dilber, Mısırlı zengin bir adamın sarayına satılmıştır. Bütün baskı ve tehditlere rağmen efendisinin haremine girmeyi kabul etmeyen Dilber hapsedilir. Sarayda Dilber’e âşık olan haremağası Cevher onu kurtarmak ister fakat Dilber’i kaçırken merdivenden düşer ve ölür. Ölmeden önce Dilber’e cebinde ertesi gün İstanbul’a gidecek bir gemiye ait bilet olduğunu söyler. Özgürlüğün hiçbir yerde olmadığını anlayan Dilber kendisini Nil’e atarak hayatına son verir.

 

      3.KONU

Eserde vurgulanan en önemli konu esarettir. Hayatı boyunca satılan, ezilen, oradan oraya fırlatılan bir taş misali görülen, bir insan olarak duygu ve düşüncelerine değer verilmeyen bir esirin dramı konu edilir.

            Yazar insanın hayvan gibi alınıp satılamayacağını, esir dahi olsa her insanın duyguları hayalleri ve en önemlisi de bir kalbi olduğu gerçeğini ön plana çıkarır.

            Romanda Osmanlının batılılaşmış burjuva sınıfının eleştirili esaret kurumuna bakış açısı ve yaşlı kuşakla genç kuşağın çatışması verilir. Asaf paşa ve Zehra hanım, sosyal münasebetlerde ve evlilikte zenginliği öne çıkarır. Oğulları Celal ise zenginliğin önemli olmadığını, asıl olanın güzellik, namus olduğunu belirtir.

            Günümüz genç kuşağının ilgi çeken bir yönünü ele alan eser o günkü toplumda da bugüne bilgi vermektedir.

            Konusu gerçek hayattan alınmış bu romanda genel manada esir ticareti, sosyal sınıflar arasındaki dengesizlik, terbiye meselesi, geleneklerin sosyal hayata tesirleri başlıca unsurlardır. Ayrıca kader fikri Sergüzeşt romanında çok öne çıkmaktadır.

 

6. BAKIŞ AÇISI VE ANLATICI

            Roman müşahit anlatıcıya ait bakış açısı ile kaleme alınmıştır.  Yazar, esir ticareti yapanlar ve Dilber gibi esarete mahkûm olanlar arasındaki tutumunu dengeleyememiş. Her iki tipteki insana belli bir mesafeyle bakamamıştır.

Yazar romanda kendi kimliğini gizleyememiş, zaman zaman araya girerek kendi düşüncelerini de eklemiştir. Ara sıra konu dışına çıkmış. Esirlik kurumunu acındıracak etki sağlamaya çalışmıştır. Yazar kendi düşüncelerini belirttiği bir bölümde “ Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan kuvvet kalıntılarının bir feryadıdır.”(s.31) diyerek yorumda bulunmuştur.

 Dram öğelerini yer yer kullanarak eserin coşumcu bir yapıta çevirmiş. Mesela eserin 23. sayfasının ikinci paragrafında; “Aferin! Bu Kafkasyalı küçük çocuğun  muzdarip kalbine ki kendisine ait olanlardan başka bir şeyi kabul etmeyerek ve bohçasını koltuğun altına alarak oda kapısından dışarı çıktı.” Demiştir.

            Yazar yine başka bir bölümde de okurun acındırma duygularını uyandırmak ister: “Zavallı Çocuklar! Sizin o mini mini elleriniz, eski Asya vahşetini kullandığı ve birkaç yüzyıldan beri insanlığın zorbalık yükü altında inlediği esirlik zincirlerini kırmak için değil, belki kendiniz gibi küçük kuşları, güzel çiçekleri okşamak içindir.” Der.

3.YAZARIN SÖZÜNÜ EMANET ETTİĞİ KİŞİ

 

            Sergüzeşt romanı 1889 yılında yazılmıştır. Bir insanın hemcinsi olan başka bir insanı kul edinmesi, hiçbir şekilde tasvip edilecek bir durum değildir. Ancak tarih boyunca doğuda ve batıda bir realite olarak yaşanmıştır. Dolayısıyla romanın gerçeği ile hayatın gerçeği birbirine yakındır. Eserde o dönemin esaret anlayışına ait birçok iz bulabiliriz. Mesela eserde eserlerin duygularına yer verilmemesi, bir insan olarak değil de iş yapmak için yaratılmış bir mahlûk olarak bakılması gibi bölümlere rastlarız.

            Dilber ve cevahiri romanda yazarın sözünü emanet ettiği kişilerdir. Geçmişinde esirlerin bulunduğu konaklarda bulunan Sezai, bu gerçekleri Dilber ile yaşamıştır.

            Dilber, tip olarak bir Çerkez kızıdır. Karakter olarak da devrin ve dönemin yaşantısını yansıtır.

Romanda bir sınıfın trajik durumu Dilber ile öne çıkarılmıştır. Ferdi, sosyal konulara değinilmiştir. Bu konuları çok etkili, vurgulu ve eleştirel bir biçimde anlatılmıştır. Romantizminde konu edildiği bölümlere rastlamak mümkündür.

            Eserde yazarın sözünü emanet ettiği kişi Dilber’dir. Söylemek istediklerini onun ağzı ile bize aktarmıştır. Dilber yazarın düşünce ve fikirlerinin sembolüdür.

Vakanın gözleme dayanması, ruh çözümlemelerinin tabiiliği, mekân tasvirlerinin olayın gelişmesine paralel ve kahramanların ruh halleriyle ilişkili olarak realist akımı benimser. Ancak Sezai’nin zaman zaman Namık Kemal ve Ahmet Mithat romantizminden gelen bir tavırla kahramanlarına karşı duygularını gizlemediği görülür. Mesela Cemil Bey’i beğenir; Dilber, esir kızlar, Cevher gibi kahramanlara acır;  esirci Hacı Ömer, Harputlu Mustafa Efendi’nin Hanımı gibi kahramanlarına kızar. Bütün bu duygularını saklama ihtiyacı duymaz.

Tanzimat dönemi Türk romanının “asıl örgüsünü teessüri mevzuların yaptığını” belirten Tanpınar, bunu on dokuzuncu asır sonlarında , “romantizmin serpintisi” olarak değerlendirir. Sergüzeşt ‘te de “ bu hissi unsura henüz çok mütereddit bir realizm arzuyla, kibar ve satkarene hatta Avrupalıca bir hayatı aksettirmek endişeleri karışır”der.  Sergüzeşt ‘ten önce romantizm tecrübesini yaşayan Türk romanı Sergüzeşt’le realist tavrın örneğini sunar. Tanpınar “henüz çok müterreddid bir realizm “söz grubuyla bu tavrın, edebi eserde yansıması biçimine işaret eder. Ancak Sezai, bir taraftan realist tavrı benimserken, bir taraftan da Namık Kemal ‘in üslubunu sürdürür.

ROMANIN ŞAHISLARI

DİLBER

            Dönemin trajik bir sahnesini yani esirliği anlatmaya çalışan ve bu çalışmasında güzel bir eser ortaya çıkararak çalışmasında başarıyı yakalayan Samipaşazade Sezai, Dilber karakterini  yazıya iyi bir biçimde dökmüştür.

            Dilber’in küçük yaşında esirciye satılması, yaıılar sonra güzelleşip alımlılaşması akıcı bir dille anlatılmıştır.

            Bu güzel ve talihsiz kız kendisi için imkansız bir sevdaya tutulmuş ve sonu hüsranla biten bir yaşam sürmüştür. Romanın asıl kahramanıdır. Merkez şahıs ve devrini temsil ettiği için önemli bir tiptir.

            Namusuna düşkün, ölümü pahasına da olsa namusu için, odalık olma gibi kötü bir şeyi reddetme cesaretine sahip ulvi bir insandır. O, hayatta en fazla namusuna önem verir. Ve namusu için yaşar. Güzeldir ve bu güzellik onun başına hep sorunlar açmıştır.

CELAL BEY:

            Romanın ikinci önemli şahsiyetidir. Paris’te yurt dışı eğitimi gördükten sonra ressam olarak ülkesine döner ve model olarak kendisine Dilber’i seçer. Bu sırada da Dilberİn namusuna aşırı düşkünlüğü dikkatini çeker ve elinde olmadan Dilber’e aşık olur.

            Zenginlik içinde bir yaşam süren Celal Bey rahat bir ortamda yetişmiştir. İstediği zaman istediği şeyi yapabilme rahatlığı ona verilmiştir. Bu zenginliği onun için bir şey ifade etmez çünkü, önemli olanaın maddi zenginlik deği, gönül zenginliği olduğunu savunan nadide insanlar arasındadır.

MEKÂN

İlk olarak anlatıma esirciye sayılacağı yerin tasviri ile başlanır. Buralar ise: Tophane Meydanı, Çakmakçılar Yokuşu, Beyazıt Meydanı, Aksaray gibi.

Daha sonra yazar Dilber’in satıldığı evin tasvirine geçer. “odada bir hücrenin içinde bir küçük şilteden ve bundan 50–60 yıl evvel yapılmış bir hücrenin içinde Çanakkale testisi ile bir bardaktan başka bir şey yoktu.”

Asaf Paşa’nın Moda’daki konağı da bir hayli geniş bir tasvirle anlatılmıştır. “Avrupai binanın deniz tarafındaki manzarayı göstermesine karşılık kara tarafındaki çınarı kestane, zeytin gibi insanı düşündüren ve esirlik içindeki hayale, lacivert göğü gösteren yüksek ışıkları, güneşin ışığını dalgalandırarak uzun gölgeleri ve hoşlukları hiçbir tarafla bağlantısı olmayan bahçeye ruhun aradığı rahat ve huzuru veriyordu…” (15 s)

Bu mekân tasviri Halid Ziya’dan önce Türkçe’de rastlamadığımız en güzel örnektir. Sezai’nin bütün ömrü Avrupai tarzda dekore edilmiş köşklerde geçtiğinden yazar, güzel ve rahat bir üslupla okuyucuyu sıkmadan en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmez.

Dekor para ve yaşayış tarzı ile yakından ilgilidir. Avrupai bir hayat tarzını, bütünü ile benimsemiş olan Asaf Paşa ailesi, dekorda da batılı tarza önem vermiştir.

DİL

Sergüzeşt’in dili ve üslubu sade ve tabidir. Kuş ve renk isimleri her fırsatta kullanılmıştır. Kuş, özgürlüğün sembolüdür. Mekan tasvirleri çok iyidir. Okuyucunun hayal dünyasına uygundur. Samipaşazade Sezai’nin ilk ve son romanı olması itibariyle diğer romanlarıyla karşılaştırma gibi bir şansımız bulunmamaktadır.

Başarılı bir eser ortaya çıkaran Sezai, okuyucun bir solukta bitirebileceği bir kitap vücuda getirmiştir. Anlatım akıcı ve sürükleyicidir. Kısa ve öz olması da okuyucu için bir avantajdır.

 Sergüzeşt romanını esas kahramanı olan Kafkasyalı esir kız Dilber’dir. Romandaki diğer şahısların hepsi ya ona eziyet eden veya onu koruyan ve seven kimselerdir. Romana bütün olarak Dilber’e ıstırap veren insanlar hâkimdir. Romanda, Dilber hemen daima kendisine zıt kimselerle karşılaştığı ve bu kimseler Dilber’le münasebetlerine göre tasvir edilmiştir. Başta Dilber’i Batum’dan İstanbul’a getiren Çerkesler’in insani duyguları yoktur. Kendi ırklarından olan kızları İstanbul’a getirir ve satarlar. Onlara göre insan, değeri para ile ölçülen bir varlıktır.  Esir kızları satın alan adam, Hacı Ömer adındaki esirci, Dilber’le taban tabana zıt “iriyarı, çirkin, vahşi, merhametsiz bir insandır. Hayatta iki şeye önem verir: biri duvarda asılı kırbacı, öteki ise evine gelen zayıf mahlûkların kimsesizliğidir. Dilber’i satın alan Harput sabık Mal Müdürü Mustafa Efendi’nin karısı da kendisi gibi çirkindir. Harputlu çirkin, merhametsiz ve saygısız bir adamdır. Sosyal bakımdan Dilber ile aynı durumda olan Harputlu’nun hizmetçisi Arap cariye Taravet de hanımı gibi çirkin ve merhametsizdir. Bunlara karşılık Dilber’i sokakta baygın halde bulan ve gece evine götüren ona annesi gibi bakan yaşlı kadın asil bir çehre ve şahsiyete sahiptir. Edirnekapısı civarındaki harap, korkunç konakta Dilber ile diğer esir kızları çalgı çalan, kitap okuyan ve dertleşirken gösterir. Yazar onları tasvir ederken tatlı çocukluk hatıralarına, acı hayat tecrübelerine yer verir. Dilber Asaf Paşa’nın konağına gele kadar masum, hassas, ezilmiş bir çocuk olarak karşımıza çıkar fakat bu köşkte, ressam Celal Bey’e derin hayranlık, aşk duyguları uyandıran bir genç kız hüviyetine bürünür. Dilber ‘den sonra romanın ikinci mühim kahramanı Celal Bey’dir. Celal Bey, refah içinde büyümüş Paris’te resim tahsili yapmış, sıhhatli, neşeli bir delikanlıdır. Bu romanda Celal bütün dikkat ve ihtirasını sanatına gömmüş gibidir. Bu yüzden sağlıksız bir tiptir. Celal Bey türlü kıyafetlere sokarak Dilber’in resmini yapmaktan hoşlanır.”Asaleti zenginlik ve sosyal mevkide değil güzellik ve kalp saflığı”nda arayan Celal Bey, bu düşünceleriyle geleneksel yapıya tezat teşkil eder. Dolayısıyla sahip olduğu sosyal statüye aykırı bir tablo çizer. Alışılmış olanı değiştirmeye yönelik tavrı, karşısında geleneksel yapıyı şiddetle korumaya kararlı bir güç bulacaktır. Onu değiştirmeye gücü yetmeyecektir. Celal Bey, Dilber’in aşka eğilimli hassas yönünün ortaya çıkmasına hizmet ederken aynı zamanda mevcut sosyal yapıya karşı çıkışında örneğini gösterir. Asaf Paşa ve ailesi son dönem Osmanlı toplumunun tüketim tarzını temsil eder. Celal’in anne ve babası, toplum kurallarını gözetme çabası yüzünden kısıtlı kişilerdir.

Sergüzeşt ‘i üstad-ı has Ekrem’in nihayetsiz kalbine ithaf ile i’lâ etmek istemiştim. Bu eserin bir meziyeti varsa onu da şimdi zir-i zeminde durmuş, fakat bâlâ-yı sermediyette ebedîü’l-halecan olan kalpten almıştır.

 Romanın “baştan sona kadar ezilen masum insan ile ezen kötü, anlayışsız insanlar tezadına dayandığını” belirten Mehmet Kaplan “ Sergüzeşt romanında eşya ve mekân tasvirleri, içinde yaşanılan dünyayı kurmada; şiir ve estetik duyguları telkinde önemli rol oynar. Bu bakımdan o, Namık Kemal ve Ahmet Midhat Efendi’den ayrılır” der.

Kaynak: yakuperen.blogcu.com


Anahtar Kelimeler:  sergüzeşt roman özeti , sergüzeşt roman tahlili , sergüşt kısa özeti , sergüzeşt özet
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #4 : Aralık 29, 2009, 02:08:11 ÖÖ »

Küçük Şeyler-Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler Kitap Özeti



Yazınımızda ilk gerçekçi öykülerin ortaya çıktığı bir eserdir.
...
Küçük Şeyler'de biri Alphonse Daudet'den çeviri olmak üzere yedi öykü vardır. Yazar, kitabın başına koyduğu önsözde, "anlatının artık şaşırtıcı olayları çocukça bir anlatımda anlatmaktan çıktığını, doğanın gizlerine karşı bilimlerin ve fenlerin kazandığı zaferlerle ve insanlığın yüreğiyle ilgili olarakyıllarca süren incelemelerin ortaya koyduğu bilgilere dayanarak yazıldığını" söyler ve "Buna,'edebiyat otopsisi bilimi' diye ekler. Bu önsözdeki anlatı tanımı, Gerçeklilik ve Doğalcılık akımlarının tanımı olarak görülebilir....
(Kitabın İçinden)




----------------------------



Hâlid Ziya, Kırk Yıl adlı anılarında, “Yine bir gün kitapçıda, İstanbul’dan yeni gelmiş şeyleri gözden geçirirken, Sâmipaşazâde Sezâi Bey’in Küçük Şeyler kitabını gördüm. Küçük Şeyler beni çıldırttı. Sanat heyecanım içinde bu kitaptan duyduğum zevke ve neşeye yetişebilecek bir duygulanma bilmiyorum. Bu bana yeni bir ufuk, ülkenin yayın ve sanat göğünde vaadlerle dolu parlak bir doğuş göstermiş oldu. Küçük hikâyelerin tercüme denemeleriyle geçen zamanın ve bu Küçük Şeyler kitabıyle yinelenen temasların bende biriktirmiş olması gereken bir heyecan toplamı, (...) sanki gelecek yılların dölyatağına düşerek hayata çıkmak zamanını beklemeye başlamış bir gebelik tohumunu meydana getirmiş olacak ki, yazı mesleğinde en çok sevdiğim küçük hikâyelerden kim bilir ne kadar yazmış oldum, ” diyerek kendisini öykü yazmaya yönelten etkenin Küçük Şeyler olduğunu söylemektedir.
Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Yeni Üye
*
Avatar Yok
Üye No: 172525
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Öğrenci
Mesaj Sayısı: 1
Nerden: İstanbul
Puan: +0/-0

Offline
« Yanıtla #5 : Şubat 21, 2012, 11:09:24 ÖS »

Küçük Şeyler'in özeti yok mu?
Logged
Etiket: samipaşazade sezai   samipaşazade sezainin edebi kişiliği   sami paşazade 
  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Tüm toplama bilgisayar fırsatları için tıklayın !


Yıllık Planlar 1.Sınıf 2.Sınıf 3.Sınıf 4.Sınıf 5.Sınıf 6.Sınıf 7.Sınıf 8.Sınıf
2009-2010 Yıllık Planlar 1.Sınıf 2.Sınıf 3.Sınıf 4.Sınıf 5.Sınıf 6.Sınıf 7.Sınıf 8.Sınıf
Zümre Toplantıları 1.Sınıf 2.Sınıf 3.Sınıf 4.Sınıf 5.Sınıf 6.Sınıf 7.Sınıf 8.Sınıf
Belirli Günler ve Haftalar Birleşmiş Milletler Günü Kızılay Haftası 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Dünya Tasarruf Günü
Yazılı Soruları
1. Yazılı Soruları

Edubilim olarak 2009-2010 Eğitim ve Öğretim Yılında da eğitimle ilgili , bilgi , belge ve dosyalarla tüm öğrenci ve öğretmenlerin yanındayız...
Tüm hakları sakllıdır. Edubilim 2007-2009. Bu sitede bulunan bilgi , belge ve dökümanların izin alınmadan veya kaynak gösterilmeden kullanılması yasaktır. İletişim Adresi: edubilim@gmail.com

Edubilim I Urllist I Etiketler I Rss I Google Etiketleri I Site Haritası I Site Map I Reklam
Edu Sohbet -Webmaster -Edubilim2 -Oyunpiyatforum-- Web Stats

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.10 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Çok kısa bir süre sonra sitemize
yalnızca davetiye ile üye olunabilecek...
 Hem davetiye hakkı kazanmak için hem de sitemizdeki dosyaları indirebilmek için lütfen üye olun...
Üyelik tamamen ücretsizdir, üye olmak için tıklayın