Editor
Uzman Üye
Üye No: 21730
Cinsiyet: 
Mesleği: İngilizce Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 1466
Puan: +11/-4
|
 |
« Yanıtla #1 : Ekim 23, 2009, 05:12:01 ÖS » |
|
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI
Türklerin İslamiyet'e girmeden önce meydana getirdikleri edebiyattır. Sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılır.
SÖZLÜ EDEBİYAT
Her toplumda olduğu gibi Türklerde de kendine özgü sözlü edebiyat ürünleri vardır. Bu ürünler eski Türk topluluklarının sığır,şölen ve yuğ adını verdikleri törenlerden doğan ürünlerdir.
Sığır: Av törenlerine denir.
Şölen: Kurban törenlerine denir.
Yuğ: Yas,ölüm törenlerine denir.
Bu törenler şaman,kam,baksı ve ozan adını alan kişiler tarafından yönetilir.Bunlar sazlarıyla bu törenlerde bazı destan parçalarını veya koşuk,sagu adı verilen şiirleri söylerlerdi.
İslamiyet Öncesi Türk Şiirinin Özellikleri:
*Hece ölçüsüyle söylenmiştir.(7’li,8’li,12’li)
*Yarım kafiye kullanılmıştır.
*Nazım birimi dörtlüktür.
*Dildeki kelime sayısı sınırlı kalmıştır.,yabancı dillerin etkisi yoktur
*Tabiatla iç içe oldukları için sanatçılar benzetmelerde tabiattan yararlanmışlardır.
*Şiirlerde işlenen konular:kahramanlık,yiğitlik,ölüm,savaş ve aşktır.
SÖZLÜ ÜRÜNLER
KOŞUK
*Dörtlüklerle söylenilir.
*Hece vezni kullanılmıştır.Yiğitlik,aşk,tabiat gibi konular işlenir.
*Halk edebiyatındaki karşılığı ‘’koşma’’,Divan edebiyatındaki karşılığı ‘’gazel’’dir.
*Kafiye düzeni aaab,cccb,dddb şeklindedir.
SAGU
*Devlet büyüklerinin ölümü üzerine duyulan acıyı dile getirmek için söylenen şiirlerdir.
*Kafiye düzeni koşuktaki gibidir.
*Halk edebiyatındaki karşılığı "ağıt", Divan edebiyatındaki karşılığı "mersiye"dir.
SAV
Kısa ve özlü sözlerdir.Atasözünün yerine kullanılmıştır.
DESTAN
Milletlerin zihinlerinde derin etki bırakan savaş,göç,afet,kıtlık gibi olayların etkisiyle söylenmiş,uzun manzum hikayelerdir.
*Olayların toplumda derin izler bırakmış olması.
*Olay ve kişilerin olağanüstü nitelikler göstermesi.
*Tanrıların olaylara karışması.
*Milli dil ve nazım şekilleriyle söylenmesi
TÜRK DESTANLARI
SAKA TÜRKLERİNİN DESTANLARI
*Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarıyla Alp Er Tunga’nın yiğitliklerinin anlatıldığı destanlardır.
*Şu Destanı:İskender ile Türkler arasındaki savaşların ve Hükümdar Şu’nun destanıdır.
HUN TÜRKLERİNİN DESTANI
*Oğuz Kağan Destanı: Hun Hükümdarı Mete’nin yiğitliklerini,ülkesini genişletip oğulları arasında nasıl bölüştürdüğünü anlatan destandır.
GÖKTÜRK DESTANI
*Bozkurt Destanı: Savaşta yaralanan bir Türk’ün,dişi bir kurt tarafından kurtarılmasını,korunmasını ve Türklerin sözü edilen kurtla bu Türk’ten çoğaldığı anlatılır.
*Ergenekon Destanı: Bir yenilgi sonunda Ergenekon’a çekilen Türklerin orada çoğalıp,bir demir dağı erittikten sonra öçlerini alışlarını anlatan destandır.
UYGUR TÜRKLERİNİN DESTANI
*Türeyiş Destanı: Uygur hakanının,üç kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayarak tanrıya, kızlarıyla evlenmesi ve Uygur Türklerinin bu evlenmeden çoğaldığı anlatılır.
*Göç Destanı: Türklerin,Kutsal taşı Çinlilere vermeleri üzerine, tanrı tarafından cezalandırılmaları kuraklığın başlaması nedeniyle de göç etmeleri anlatılır.
Diğer Milletlerin Destanları:
İran: Şehname
Alman: Nietbelungen Lied
Hindistan: Mahabarata, Ramayana
Japon: Şinto
Rus: İgor
Yunan: İlyada,Odyssa
Fransı: Chasen de Rolland
Fin: Kalevala
YAZILI EDEBİYAT
İslam öncesi Türk edebiyatına ait, bilinen yazılı ürün çok azdır. İlk eserler mezar taşlarındaki yazılardır. Türkler bu dönemde Göktürk ve Uygur alfabesini kullanmışlardır. İslam öncesi Türk edebiyatının en önemli yazılı eseri Yenisey nehri kenarındaki Orhun Abideleri dir.
Abidelerin ilki M.S. 720 yılında Bilge Tonyukuk tarafından yazılmış ve dikilmiştir. İkinci ve üçüncü abideler Yolluğ Tigin tarafından yazılmıştır. Birisi 732 yılında Kültigin adına diğeri ise 735 yılında Kültigin’in ağabeyi Bilge Kağan adına dikilmiştir.
*Birinci taşın dili sadedir.İkinci ve üçüncü taşların dili ise süslü ve söylev dilidir.
*Bu abideler de Göktürklerin bağımsızlıkları için Çinlilerle yaptıkları savaşlar ve bu savaşlar sonucunda devleti yeniden nasıl kurdukları anlatılır.
*Çin entrikalarına karşı halk uyrılır
Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #2 : Ekim 23, 2009, 05:16:03 ÖS » |
|
İSLAMİYET'TEN ÖNCEKİ TÜRK DESTANLARI
islamiyet öncesi türk destanları, özellikleri, türleri hakkında bilgiler burada yer almaktadır.
SAKA DEVRİ DESTANLARI A) ALP ER TUNGA DESTANI: MÖ 7. asırda Türk-İran savaşlarında ün kazanmış, İran ordularını defalarca mağlup etmiş bir Türk hükümdarını anlatır. Bu hükümdar daha sonra İranlılarca hile ile öldürülmüştür. Onun İran destanlarındaki adı Afrasyap'dır. Alp Er Tunga'nın ölümünde söylenmiş bir sagu Divan-ı Lügat'it Türk'te bulunmuştur. Ancak bununla ilgili asıl bilgi Şehname adlı İran destanında vardır. B) ŞU DESTANI: Şu adındaki bir hükümdarın Büyük İskender'in Türk illerine yürüyüşü sırasında onunla yaptığı savaşları anlatır. Sonunda Şu İskender'le anlaşır ve Balasagun yöresine yerleşir. Bazı Türk boylarının adlarının nereden geldiğini izah yönüyle önemlidir. Eski Saka devletinin hükümdarlarına "ŞU" adı verilmesi dolayısıyla, bu destan Saka destanı olarak da bilinir. HUN-OĞUZ DESTANLARI A ) OĞUZ KAĞAN DESTANI: Oğuz Kağan adlı bir hükümdarın savaşlarının anlatıldığı en önemli Türk destanlarındandır. MÖ 2. asırda doğmuştur. Bu eserde Oğuz Kağanın halkına bazı hedefler göstermesi bakımından önemlidir. B) ATTİLA DESTANI: Batı Hun hükümdarı Attila'nın fetihleri etrafında oluşmuştur. MS 5. yüzyılda Avrupa'ya korkulu yıllar yaşatan Attila, Rusya'dan Fransa'ya kadar bütün Avrupa'yı almış, Roma'ya kadar uzanmıştır. Evlendiği gece çok içtiğinden burun kanamasıyla ölmüştür. Destanda onun ölümüyle ilgili söylenen ağıtta bir ölüm feryadı değil, kahramanlıkları anlatılmaktadır. GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI A) BOZKURT DESTANI: Destanın esası yok olma felaketine uğrayan Gök-Türk soyunun yeniden dirilip çoğalmasında bir Bozkurtun Anne kurt olarak etkili olmasıdır. B) ERGENEKON DESTANI: Düşmanları tarafından yenilen Türkler, yok olma aşamasına gelmişlerdir. Düşmanın elinden kaçabilen iki aile, yolu izi olmayan Ergenekon'a gelmiş orada dört yüzyıl büyüyüp çoğalmışlar ve önlerinde yol almalarını engelleyen bir demir dağı eritip Ergenekon'dan çıkmışlardır; atalarının düşmanlarını yenip Gök-Türk devletini kurmuşlardır. Destanın en önemli özelliği tarihle benzerlik göstermesidir. Türklerin demiri işleyen ilk kavimlerden olması da önemlidir. UYGUR DEVRİ DESTANLARI A) TÜREYİŞ DESTANI: Destana göre eski Hun hükümdarının iki kızı vardı. Hükümdar, kızlarının Tanrılarla evlenmesini istiyordu. Bu yüzden onları insanlardan uzak bir yere bıraktı. Tanrı nihayet Bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlenmeden Bozkurt ruhu taşıyan Uygur çocukları doğdu. B) GÖÇ DESTANI: Uygur hükümdarlarının Çinlilerle savaşmamak için Çin prensesiyle evlenmek istemesi ve Çinlilerin bu prenses karşılığımda Türkçede kutsal sayılan bir taşı almalarını anlatır. Taş Çinlilere verilince Uygur ülkesine felaket çöker. Uygur halkı Beş Balıg denilen yere yerleşir. Destanın en önemli özelliği değersiz bir taş parçasının bile hiçbir şey uğruna düşmana verilmeyeceği inancını anlatmasıdır. TÜRK DESTANLARINDAKİ MOTİFLER / TOTEMLER 1-IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir. Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar. Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur. Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar. 2-RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir. Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir. 3-AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol. İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır. 4-KIRKLAR: Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder. Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar. Oğuz Kağan'ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi. Kırk sayısı görünmez aleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler. 5-AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır. Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür. Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır. 6-OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir. Destanlardaki maden isimleri tamamiyle Türkçe'dir. Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir.Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş, Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir. 7-MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder. Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar. 8-AK SAKALI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri gün görmüş yaşlılar vardır.Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler. Bu, Türklerin alimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir. 9-YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder. Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir. DESTAN DÖNEMİ DESTAN ve ÖZELLİKLERİ Destanlar henüz aklın ve bilimin toplum hayatına tam anlamıyla hâkim olmadığı ilk çağlarda ortaya çıkmış sözlü edebiyat ürünleridir.
Milletleri derinden etkileyen tarihî ve sosyal olayları anlatan edebî eserlere destan adı verildiğini biliyoruz. Bu tür edebî eserler deprem, bulaşıcı hastalık, kuraklık, kıtlık, yangın, göçler, savaşlar ve istilâlar gibi önemli olayların etkisiyle tarihin eski çağlarında meydana gelmiştir. Destanlar üç safhada oluşur:
a) Doğuş Safhası: Bu safhada milletin hayatında iz bırakan önemli tarihî ve sosyal olaylar, bu olaylar içinde yüceltilmiş efsanevî kahramanlar görülür.
b) Yayılma Safhası: Bu safhada, söz konusu olay ve kahramanlıklar, sözlü gelenek yoluyla yayılır. Böylece bölgeden bölgeye ve nesilden nesle geçer.
c) Derleme (yazıya geçirme) Safhası: Bu safhada, sözlü gelenekte yaşayan destanı, güçlü bir şair, bir bütün hâlinde derleyip manzum olarak yazıya geçirir. Çoğu zaman bu destanların kim tarafından derlendiği ve yazıya geçirildiği belli değildir. Destan Çeşitleri a) Tabiî Destan: Toplumun ortak malı olan ve birtakım olaylar sonucu kendiliğinden en oluşan destanlardır. b) Yapma Destanlar: Bir şairin, toplumu etkileyen herhangi bir olayı tabiî destanlara benzeterek söylemesi sonucu oluşan destanlardır.
DESTANLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ
1- Anonimdirler. 2- Genellikle manzumdurlar. Az olmakla beraber nazım-nesir karışık olan destanlar da vardır. Bazıları, manzum şekilleri unutularak günümüze nesir hâlinde ulaşmıştır. 3- Olağan ve olağanüstü olaylar iç içedir. 4- Destan kahramanları olağanüstü özelliklere sahiptir. 5- Destanlar, tarihî ve sosyal olaylardan doğarlar. Bu eserlerde genellikle, yiğitlik, aşk, dostluk, ölüm ve yurt sevgisi gibi temalar işlenir. Bir edebiyat türü olan destan, zamanla asıl anlamını yitirmiş, âşık edebiyatında savaşları, ünlü kişileri, gülünç olayları anlatan eserlere de destan denilmiştir. Türk destanları iki gruba ayrılır: İslamiyetten önceki destanlar ve İslamiyetten sonraki destanlar. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
Editor
Uzman Üye
Üye No: 21730
Cinsiyet: 
Mesleği: İngilizce Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 1466
Puan: +11/-4
|
 |
« Yanıtla #3 : Ekim 23, 2009, 05:19:18 ÖS » |
|
Sav
Sav, İslamiyet öncesi Türk edebiyatında atasözünün karşılığıdır. Bir düşünceyi, bir deneyimi, bir öğüdü, en az sözcükle kısaca anlatan kalıplardır. Biçim olarak bir düz yazı tümcesi veya bir şiir dizesi gibi olabilirler. İslamiyet öncesi Türk edebiyatına ait savların kimileri küçük ses değişiklikleriyle, Türkçede bugün de yaşamaktadır.
Örnek: Günümüz Türkçesiyle söylenişi: Aç ne yimes tok ne times Aç ne yemez tok ne demez İt ısırmas at tepmes time İt ısırmaz at tepmez, deme Biş erngek tüz ermes Beş parmak düz (bir) olmaz Yılan kendü egrisin bilmes Yılan kendi eğrisini bilmez, tevi boynun egri tir "Deve boynun eğri" der Ot tese ağız köymez Ateş demekle ağız yanmaz Suw bermeske süt ber Su vermeyene süt ver Öküz adakı bolgınca buzağı başı bolsa yeğ Öküz ayağı olmaktan buzağı başı olmak iyidir. Ağılda oglag togsa arıkta otı öner Ağılda oğlak doğsa, ırmakta otu biterp Ermegüge bulıt yük bolır Tembele bulut yük olur Teve silkinse eşgekke yük çıkar Deve silkinse eşeğe yük çıkar Yir basruku tag,budun basrıku beg Toprağın dengesini dağlar,Ulusun düzenini beyler sağlar Tay atasa at tınur oğul eredse baba dinlenür Tay yetişirse at dinlenir oğul erleşirse baba dinlenir
İslamiyet öncesi Türk edebiyatına ait en güzel savları XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı Divânü Lûgati't Türk adlı eserde görüyoruz.
Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #4 : Ekim 23, 2009, 05:19:24 ÖS » |
|
destan türleri, destan özellikleri, ergenekon destanı sizler için bu başlık altında toparlanmıştır.
Ergenekon destanı:
Günümüz Türkçesiyle:
Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen yer yoktu. Bundan dolayı bütün uluslar Göktürkleri kötülerlerdi. Hepsi birleşip Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere toplayıp çevresinde hendek kazdılar, beklediler. Sevinç Han (Tatar Hanı) geldi. Vuruş başladı. O gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi. Bir gün bütün illerin hanları ve beyleri Sevinç Han'ın başkanlığında av yerinde görüştüler: "Göktürklere hile yapmazsak işimiz yaman olur." dediler. Ertesi gün tanla birlikte, baskına uğramış asker gibi, ağır yüklerini ve kötü mallarını bırakıp kaçtılar. Türkler: "Bunların vuruşma güçleri kalmadı, kaçıyorlar." deyip arkalarından varıp yetiştiler. Tatarlar, Göktürkleri görünce birden geri döndüler. İkisi vuruştular. Tatarlar yendiler. Göktürkleri öldüre öldüre çadırlarına kadar geldiler. Bütün Göktürklerin çadırları bir yerde idi. Çadırlarını ve mallarını hep aldılar, bir aile bile kurtulamadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Küçükleri de köle yapıp herkes bir tanesini alıp gitti. Göktürklerden kimse kalmadı. Sevinç Han Göktürk ilini yağma ettikten sonra geri döndü. İl Han (Göktürk hanı)'ın oğulları çoktu. Hepsi savaşta öldü. Kıyan adlı bir küçük oğlu vardı. O yıl evlendirmişti. İl Han'ın Nüküz adında bir de kardeşinin oğlu vardı. Kıyan'la yaşıttı, o da aynı yıl evlenmişti. Bu ikisi aynı yerdeki kişilerin eline düşmüşlerdi. On gün sonra bir gece ikisi de, kadınlarıyla birlikte, ata binip kaçtılar. Yurtlarına geldiler. Düşmandan kaçıp gelen dört türlü malın (deve, at, sığır, koyun) dördünden de çok çok buldular. İkisi görüştüler, birbirine dediler: "Eğer, ile varalım desek; dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. En iyisi, dağların içinde, insan yolu düşmez bir yer arayıp bulmalı." deyip dağa doğru sürülerini sürüp gittiler. ... Orasını iyice gezip dolaştılar. Geldikleri yoldan başka hiç yolu olmadığını gördüler. O da öyle yoldu ki bir deve ya da at bin güçlükle yürüyebilirdi; eğer ayağını yanlış bassa parça parça olurdu. İçinin genişliğinin ise hiç sonu yoktu. Akar sular, kaynaklar, türlü otlar, yemişli ağaçlar ve türlü türlü avlar vardı. O yeri gördükten sonra Tanrıya şükürler kıldılar. Hayvanlarının, kışın etini yediler. Yazın sütünü içtiler, derisini giydiler. O yere Ergenekon adını koydular. Ergenenin anlamı, "dağın kemeri" demektir. Kon'un anlamı, "keskin, sarp" demektir. Orada bu ikisinin çocukları çoğaldı. (...) Çok yıllar bu iki kişinin çocukları Ergenekon'da kaldılar. Enine boyuna uzayıp yayıldılar. ... Ergenekon'da dört yüz yıldan çok oturdular. Sürüleri ve kendileri öylesine çoğaldı ki sığmadılar. Bu yüzden, bir yere toplanıp, oturup görüştüler, şöyle dediler: "Atalarımızdan işittik. Ergenekon'un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz eskiden oralarda imiş. Başka iller, Tatarların başkanlığı altında bizim yurdumuzu almışlar. Tanrıya şükür, şimdi o halde değiliz ki düşmandan korkup da dağ içinde kapanıp oturalım. Dağın arasından yol arayıp bulalım. Göçüp çıkalım. Her kim dostum derse onunla görüşelim. Düşmanla güreşelim." dediler. Hepsi bu sözü doğru bulup çıkmaya yol aradılar, bulamadılar. Bir demirci dedi ki: "Burada bir demir madeni var. Yalın kata benziyor. Şunun demirini eritsek yol olurdu." Oraya varıp baktılar, geldiler, bunu uygun buldular. (...) Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür koydular. Dağın üstünü, arka yanını ve beri yanını doldurduktan sonra yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular, kö'rüklediler. Tanrının gücüyle, ateş kızdıktan sonra demir dağ eriyip akıverdi. Yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. Gününü, ayını, saatini belleyip dışarı çıktılar. ... O zaman Göktürklerin padişahı Kıyan soyundan Börte Çene (Bozkurt) idi. O, bütün illere elçi gönderip Ergenekon'dan çıkıp geldiğini bildirdi. Kimileri iyi gördüler, kimileri kötü gördüler. Tatar halkı kötü görüp düşman oldu. Tatarlarla Göktürkler, ikisi saf tutup vuruştular. Göktürkler yenip büyükleri kılıçtan geçirdiler, küçükleri köle yaptılar. Kanlarının ve mallarının öcünü alıp ata yurduna oturdular. ________________________________________ ________________________________________ • Ergenekon Destanı, Göktürklerin türeyişleriyle ilgili destan parçalarından biridir. Metinde olağanüstü niteliklere ve olaylara tanık oluyoruz. Göktürklerin karşılaştıkları düşmanlıklar ve yenilgiler üzerine İlhan ve Kayan adlı yiğitlerin düşmandan kaçarak aileleriyle birlikte dağ içerisinde geniş bir yerde çoğaldıkları; buraya Ergenekon adını verdikleri; sonra sığamadıkları için bir demir dağı eriterek oradan nasıl kurtulduklarını anlatan bir destandır. • Göktürklerin Ergenekon'dan kurtuldukları gün Türklerce bayram olarak sayıldı ve o güne nevruz dendi. Günümüzde de 21 Mart'ta sembolik olarak örse demir dövülerek bu gün kutlanmaktadır. • Ergenekon Destanı 13. yüzyılda tarihçi Reşidüddin tarafından yazıya geçirilmiştir. 17. yüzyılda Ebü'l Gazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türkî adlı eserinden çevrilmiştir.
Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
Editor
Uzman Üye
Üye No: 21730
Cinsiyet: 
Mesleği: İngilizce Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 1466
Puan: +11/-4
|
 |
« Yanıtla #5 : Ekim 23, 2009, 05:22:47 ÖS » |
|
Sagu
Sagular da savlar gibi eski Türklerin yaşam biçimlerinden doğan sözlü ürünlerdir. Eski Türklerde sevilen, sayılan bir kişinin ölümünden sonra düzenlenen cenaze törenine "yuğ töreni", bu törenlerde söylenen şiirlere "sagu" adı verilirdi (IV. Üniteye bakınız). Ölen kişinin yiğitliğini, yaptığı işleri, değerini anlatan, ölümünden doğan acıyı dile getiren bu şiirler bir tür ağıttır. Destan özelliği de gösteren sagularda geniş doğa tasvirlerine rastlanır. Aşağıda Alp Er Tunga'nın ölümü üzerine duyulan acıyı dile getiren "Alp Er Tunga Sagusu"nu okuyacaksınız. Alp Er Tunga Sagusu XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından halk ağzından derlenmiştir.
ALP ER TUNGA SAGUSU Günümüz Türkçesiyle söylenişi: Alp Er Tunga öldi mü Alp Er Tunga öldü mü Issız ajun kaldı mu Fani dünya kaldı mı Ödlek öçin aldı mu Zaman (felek) öcünü aldı mı Emdi yürek yırtılır Şimdi yürek yırtılır ...... ...... Begler atın argurup Beyler atlarını sürüyor Kadgu anı turgurup Kaygı onları durduruyor Mengzi yüzi sargarup Benizleri yüzleri sararıp Kürküm angar türtülür Sanki onlara safran sürülüyor ...... ...... Könglüm için örtedi Gönlümün içini yaktı Yitmiş yaşıg kartadı Yetmiş yaşına ihtiyarlattı Kiçmış ödig irtedi Gönül geçmiş günleri aradı Tün tün kiçip irtelür O günler gün geçtikçe aranmakta Bardı közüm yarukı Gözümün feri söndü Aldı özüm konukı Onunla birlikte ruhum da gitti Kanda erinç kanıkı Şimdi o kimbilir nerelerdedir Emdi udın udgarur Şimdi acı uykudan uyanır. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #6 : Ekim 23, 2009, 05:24:39 ÖS » |
|
uygur metin örneği, uygurca destan, günümüz türkçesiyle uygur destanı, buda destanı, buda masalı bu başlık altında derlenmiştir.
Uygurca metin örneği
BUDACI İYİ VE KÖTÜ KALPLİ PRENS MASALI
Taşgaru ilinçüka atlanturdı erti.. balık taştın tarıgçı-larag körür erti kurug yerig suvayu öl yerig tarıyu kuş kuzgun sukar yulıyur sansız tuman özlüg ölürür tarıg tarıyu amari tınlıg-larıg kuşçı keyikçi balıkçı avcı tor-çı tuzakçı bulup ayıg kılınç kılur .. tınlıg-larag ölürür amari tınlıglar çıgarı anirar yun anirar kentir anirar .. böz batatu kars tokıyur takı yema adruk uzlar kantü kantü uz işin işlayür.. adruk adruk amgak amga amganür takı yema kördi amari tınlıg-lar... yunt ud çokar koy yunt ud lagzın ulatı tınlıg-larıg ölürür tarisin soyar kan ögüz akıtar atin kanın satar anın öz egidür.. yema bodısavat tegin bu ulus bodun ayıg kılınçlıg kılmışın körüp artünjü buşuş-lug kadgu-lug bolup ıglayu balık-ka kirdi.. ol ödün maharıt ellag adgü ö'gli teginig buşuş-lug körüp inça tep yarlıg-kadı amrak oğlum na üçün buşuş-lug kaltiniz tegin kanı kanka inça tep ötünti ıglayu bu na amgak-lig yer ermiş naglük togdum men kanı kan inça tep ayıttı naka ıglayu buşuşlug kaltin tegin inça tep ötünti taştın ilinçüka ö'nmiş erdim üküş yok çıgay amgaklig tınlıg-lar-ag körüp ıgladım. kanı kan inça tep yarlıg-kadı amrak ögüküm yer tanri törümişta barü bay yema bar yok çıgay yema bar kayu-sına amgakta ozgurgay sen tegin inça tep ötün ti kanim kutı meni sevar mü siz kanı ellig inça tep yarlıg-kadı amrak ögüküm seni inça sevar men ayadaki yençü monçuk tag kozdaki
Günümüz Türkçesiyle:
... Dışarıda eğlenmesi için prensi ata bindirmişlerdi. Kentin dışında çiftçiler görüyordu. Onlar kuru toprağı sulayıp, nemli toprağı ekerlerken, kuzgun gibi kuşlar gelip pek çok sayıda yaratığı gagalayıp öldürüyorlar. Bir taraftan toprak ekilirken kuşçular, geyikçiler, balıkçılar, avcılar, torcular, tuzakçılar da sayısız canlı yaratık bulup kötü işler yapıyor ve canlıları öldürüyorlar. Pek çok insan çıkrık döndürüyor, yün eğiriyor, kenevir eğiriyor. Bezin dokusunu vurarak sıkıştırıyor ve yün kumaş dokuyorlar. Ayrıca başka zanaatkarlar da kendi zanaatlerini icra ediyorlar. Çeşit çeşit sıkıntılar çekiyorlar. Bundan başka çok sayıda insanın at ve sığırları başlarına vurarak öldürdüklerini; koyun, domuz ve diğer yaratıkları öldürdüklerini; derilerini yüzdüklerini; kanlarını ırmak gibi akıttıklarını; etlerini ve kanlarını sattıklarını; hayatlarını bu şekilde kazandıklarını gördü. Bu ülke halkının böyle kötü işler yaptığını gören prens Bodhisattva son derece üzülüp kaygılanarak, ağlar durumda kente girdi. Bu sırada, iyi düşünceli prensin üzgün olduğunu gören Kral Maharıt ona şöyle diyerek seslendi: "Sevgili oğlum, niçin böyle üzgün döndün?" Prens, babasına ağlayarak derdini dile getirdi: "Burası ne kadar acı dolu bir ülke imiş! Niçin doğdum ben?" Babası han ona şöyle sordu: "Neden ağlayarak üzüntülü döndün?" Prens şöyle konuştu: "Eğlenmek için dışarıya çıktığım sırada, sefalet ve acı içinde olan pek çok yaratık görüp ağladım." Babası han şunları söyledi: "Sevgili yavrum, yer ve gök yaratıldığından beri zenginler de yoksullar da vardır. Onları acı çekmekten nasıl kurtaracaksın?" Prens şöyle konuştu: "Saygıdeğer babacığım, beni seviyor musunuz?" Babası han: "Sevgili yavrucuğum, seni işte şöyle, avcumun içindeki inci boncuk gibi seviyorum" diye cevap verdi. Budacı İyi ve Kötü Kalpli Prens Masalının Uygurcası James Russel Hamilton çev. Ece KORKUT - İsmet BİRKAN Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
Editor
Uzman Üye
Üye No: 21730
Cinsiyet: 
Mesleği: İngilizce Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 1466
Puan: +11/-4
|
 |
« Yanıtla #7 : Ekim 23, 2009, 05:28:03 ÖS » |
|
Koşuk
Eski Türkler totemlerinin etini yemezlerdi. Yılda bir kez, belli dönemlerde, "sığır töreni" adı verilen kutsal av törenlerinde onu kurban ederek yerlerdi. "Şölen" adı verilen bu toplu ziyafetlerde ve yengi ile biten savaşlar sonunda, tüm boyların erkekleri biraraya gelerek eğlenirdi. Bu eğlencelerde söylenen çoklukla aşk, doğa ve yiğitlik konularını işleyen şiirlere "koşuk" adı verilir. Genellikle kendi başına bütünlüğü olan dört dizeli bentlerden oluşan koşuklar manilere ve koşmalara kaynak olmuştur.
Örnek: Günümüz Türkçesiyle söylenişi: Öpkem kelip ogradım Öfkelenip dışarı çıktım Arslanlayu kökredim Arslan gibi kükredim Alplar başın togradım Yiğitler başını doğradım Emdi meni kim tutar Şimdi beni kim tutabilir. Kanı akıp yoşuldu Kanı akıp boşandı Kabı kamug teşildi Derisi baştan başa deşildi Ölüg birle koşuldu Ölülerle bir oldu Togmuş küni uş batar Doğan güneş işte batıyor Kaklar kamug kölerdi Kuru yerler hep gülerdi Taglar başı ilerdi Dağbaşları göründü Ajun tını yılırdı Dünyanın soluğu ılındı Tütü çeçek çerkeşür Türlü çiçekler sıralandı Etil suwı aka turur İtil suyu akar durur Kaya tübi kaka turur Kaya dibini oyar durur Balık telim baka turur Bütün balıklar baka durur Kölün takı küşerür Gölü bile taşırırlar
İslamiyet öncesi Türk edebiyatının sözlü ürünleri olan destanların, savların, saguların ve koşukların kimileri zaman içinde yitip gitmiştir. Bu ürünler kuşkusuz eski çağlarda Türkler arasında toplumsal bilinci yaratan ve birliği, beraberliği, barışı sağlayan en önemli etmenlerdi.
Eski Türklerde kam, kaman, baksı, şaman yerini tutan ozanlar; raks ve müzik ustalıkları gibi büyücü ve doktor görevini de üstlenmişlerdir. Törenlerde raks ederken sazlarıyla da destan parçaları, sav, sagu, koşuk okuyarak kötü ruhları da büyüleriyle engellemeye çalışır, hastaları sağaltma görevi de üstlenirlerdi. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #8 : Ekim 23, 2009, 05:29:06 ÖS » |
|
türk destanları, oğuzlara ait destanlar, hunlara ait destanlar, göç destanı, türeyiş destanı, doğal destanlar, yapma destanlar, bozkurt destanı, şu destanı, göktürklere ait destanlar, destan özetleri, saka türklerine ait destanlar ve birçok destanı bu başlık altında inceleyebilirsiniz.
TÜRK DESTANLARI Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.
A) Altay Türklerine Ait Destan Yaratılış Destanı: Bilinen Türk destanları arasında en eskisi “Yaratılış Destanı” dır Bu destan Altay Türkleri arasında söylenegelmiştir. Rus Türkolog Radlof tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.
Yaratılış Destanı dünyanın nasıl yaratıldığını, insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir.
Destanın özeti:
Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen, bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses: "Önündeki nesneyi yakala" diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ana, süzülüp Ülgen'in karşısına çıktı ve "Yarat" dedi. Üç kez yineledi. Ülgen "Nasıl?" diye sordu. Ak Ana "Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme." dedi. Sonra, Ak Ana kayboldu. Bir daha da görünmedi. Ülgen, insanlara şu buyruğu verdi. "Var olana yok demeyin; vara yok diyen de yok olur!"
Ülgen, "Yer yaratılsın!" dedi; yer yaratıldı. "Gökler yaratılsın!" diye buyurdu; gökler yaratıldı. Sonra, üç büyük balık yaratıp yeri onların üzerine yerleştirdi. Balıklardan ikisini yerin kenarına, üçüncüsünü ortasına temel yaptı. Ortada bulunan balığın başı kuzey yönündedir. Bu balık başını eğerse, dünyayı sel götürür. Başını daha aşağı eğerse, yeryüzünde su basmadık bir avuç yer kalmaz. Onun için bu balık, büyük bir zincirle bir direğe bağlanmıştır. Onu, Ulu Kişi (Mandı-Şire) yönetir.
Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ'da oturdu. Bu dağ, gökyüzü ile yeryüzü arasında idi.
Bizim Ay ve Güneş'imizin dünyasından başka, doksan dokuz dünya daha yaratılmıştır. Bunların hepsinde birer uçmag (cennet), birer tamu (cehennem) vardır. Her birinde insanlar bulunur. En büyük dünya, Han Kurbustan Tengere'dir. Bay-Ülgen, bu âlemin yönetimini yardımcılarından olan Mangızın Matmas Burkan adlı ruha vermiştir. Bu âlemin bulunduğu dünyanın adı Altın Telegey'dir. Cehennemi, Mangız Toçiri Tamu'dur. Bu tamuyu, Matman Kara adlı bir zebani yönetir.
Doksan dokuz âlemin ortancası, Ezre Kurbustan Tengere'dir. Ezre Tengere'yi, Belgin Keratlu Türün adlı melek yönetir. Bulunduğu dünyanın adı, Altın Şarka'dır. Cehennemi, Tüpken Kara Tamu'dur. Tüpken Kara Tamu'nun başındaki zebaninin adı, Matman Karakçı Han'dır.
İnsanoğullarının yaşadığı bizim dünyamız, en küçük âlemdir. Adına, Kara Tengere Dünyası denilir. Bu dünyayı, Ulu Kişi yönetir. Cehenneminin adı, Kara Teş'tir ve bu cehennemin zebanisi, Kerey Han adında bir ruhtur. Bizim dünyamızın üzerinde otuz üç kat gök vardır.
Bay-Ülgen, bir gün denize bakarken, suyun üstünde bir toprak parçasının yüzdüğünü gördü. Toprağın üzeri, insan gövdesine benzeyen bir kil tabakası ile kaplıydı. Bay-Ülgen, "Bu cansız toprak, kişi olsun!" diye buyurdu. Toprak, kişi oldu. Ülgen, ona Erlik adını verdi; olduğu yere bıraktı. Erlik, giderek Ülgen’i buldu. Ülgen de onu yanına aldı. Bir zaman sonra Erlik, Ülgen'i kıskandı. Ondan daha güçlü olmak istedi. Ülgen'e imrendi, "Ben de onun gibi olmalıyım” diye düşündü. Düşüne düşüne Ülgen'e düşman oldu. Bunu anlayan Ülgen, Gök oğul'u (May-Tere) yarattı. Sonra da, bizim dünyamızda yaşayan insanları biçimlendirdi. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktan oldu. En sonra da, yine bir kişi olan Ulu Kişi'yi canlandırdı. Ona "Bu insanları sen yönet" diye buyurdu.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
B) Saka Türklerine Ait Destanlar
Alp Er Tunga Destanı:
Yaradılış Destanından sonra bilinen ilk büyük ve millî Türk Destanı Alp Er Tunga destanıdır. Fakat bu destan hakkında dahi kesin bilgiler edinilmiş değildir.
Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga, Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış, daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu, Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev'in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile İranlı Med hükümdarı arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasyab adıyla anılmaktadır.
Orhun Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden söz edilmektedir. Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it Türk'tür. Milattan sonra XI. yüzyılda Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılan bu eserde, destanın, büyük bir ihtimalle son kısımlarına ait bir ağıt (sagu) yazılı olarak verilmektedir.
Şu Destanı:
Şu destanı M.Ö. 330 – 327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı İskender, İran'ı ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı "Şu" idi. Bu destanda Türklerin İskender'le mücadeleleri ve geriye çekilmeleri anlatılmaktadır.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
C) Hunlulara Ait Destanlar
Oğuz Kağan Destanı:
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209 -174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaş¬mamıştır.
Kara Han, doğan oğluna bir yaşında iken ad koyacağı sırada, çocuk: "Ben sarayda doğduğumdan, adım Oğuz olsun.." deyince, herkes şaşırdı. Oğuz, annesinin sütünü sadece bir defa emdi.
Oğuz, gençliğinde; at sürüsü ve insanları yiyen, çok korkulan, azgın bir canavarı öldürerek büyük şöhret kazandı. Avlanırken Gök-ışık içinde beliren Gök-Kızı ile evlendi. Gök-Kızı’ndan üçüz oğlu olup; Gün-Han, Ay-Han, Yıldız-Han, bir rivayete göre de Gün-Alp, Ay-Alp, Yıldız-Alp adlarını verdi. Başka bir gün yine avlanırken, göl içindeki küçük bir adada, dünya güzeli Göl-Kızı’nı gördü. Bu-nunla da evlenen Oğuz, Göl-Kızı’ndan doğan üçüz oğullarına Gök-Han, Dağ-Han, Deniz-Han, başka bir rivayete göre de Gök-Alp, Dağ-Alp, Deniz-Alp adlarını verdi. Sonra, Oğuz Han bütün halkını toplayarak, ulu bir toy (ziyafet) verdi. Kırk yerde ağır sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oğuz Han, beğler ile halka ferman çıkararak, şöyle buyurdu:
"Ben sizlere oldum Kağan Alalım yay hem de kalkan Tamga olsun bize boyan Gökbörü olsun oran Demir çıdalar olsun orman Avlakta yürüsün kulan İşte deniz, işte muran Gün olsun tuğ, gök korıkan."
Bundan sonra Oğuz Han, dünyanın dört yönüne fermanlar yazdı. Elçilere verip gönderdi. Bu fermandan sonra kendisine dost olanlara ilişmedi. Dost olmayanlarla yıllarca savaştı. Zaferler kazandı. Elli yılda dünyayı fetheden ulu cihangiri, Kanglı ve Uygurlar, dokuz günlük yoldan gelerek karşıladılar. Kürtak Yaylağı’na gelen Oğuz Han burada, bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kısrak kestirerek, ulu bir toy verdi. Oğuz-Han’ın yanında soylu, yaşlı, uzun tecrübeli ve ak saçlı bir vezir vardı. Adı Uluğ-Türk idi. Bu vezir, bir gün rüyada gördü ki, bir Altın Yay doğudan batıya doğru gidiyor. Uyanıp, rüyayı Oğuz Han’ın ve neslinin cihan hâkimiyetine tâbir etti. Bunun üzerine Oğuz, oğullarını çağırıp, avlanmalarını istedi. Büyükler doğuya, küçükler batıya doğru ava çıktılar. Gün, Ay, Yıldız yolda bir Altın-Yay; Gök, Dağ, Deniz de yolları üzerinde üç Gümüş-Ok bularak dönüp babalarına getirdiler. Buna çok sevinen Oğuz Han, okların her birini küçük oğullarının birisine verdi: "Ok, yaya tabidir, onu atarken de öyle olunuz." dedi. Sonra dönüp, Altın-Yay'ı üçe bölerek, her parçasını büyük oğullarından birisine verdi: Bunlara, Boz-Oklar dedi. Sonra, büyük kurultay toplayarak, yanına kırk kulaç boyunda bir direk diktirip, üzerine bir altın tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bağladı; soluna da kırk kulaçlık direk diktirip, üzerine bir Gümüş-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bağladı. Oğullarından Bozokları, sağ (doğu) yanına, üçokları da sol (batı) yanına oturtarak, kırk gün, kırk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptılar. Sonra Oğuz Han ülkesini altı oğlu arasında bölüştürdü ve ruhunu teslim etti.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
D) Göktürklere Ait Destanlar
Bozkurt Destanı:
Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanının bir parçasıdır ve Göktürkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılma ve büyüme dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinde yazıldığına göre Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı’nın devamı, Ergenekon Destanı’dır. Bozkurt Destanı, Çin kaynaklarında kayıtlıdır ve iki söyleniş biçimi vardır. Ama bu ikisi arasında pek az fark vardır.
Destanın özeti:
Türklerin ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman askerleri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, askerlerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle ve Türklerin kökü tümüyle kazına... Düşman askerleri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dört bir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular ve Türk kaanları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar.
Ergenekon Destanı:
Bir savaşta yenilen ve Ergenekon'a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.
Moğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han, Moğol ülkesine savaş açtı. İlhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. İlhan’ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız İl Han'ın küçük oğlu Kıyan ve yeğeni Nüküz eşleriyle kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeye karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçide vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akarsular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmaya karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki Ergenekon'a sığmadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmını eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İlhan'ın soyundan gelen Türkler güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Ergenekon'dan çıktıkları gün olan 21 Mart’ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem özgürlük hem de bahar bayram (Nevruz) olarak hâlâ kutlanmaktadır.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
E) Uygurlara Ait Destanlar
Türeyiş Destanı:
Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.
Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey, kızları ile ancak tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.
Göç Destanı:
Uygur Türklerinin anayurtlarından göçünü anlatır.
Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izledi. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu. Işık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin, halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Gali Tigin’i bir Çin prensesi ile evlendirmeye karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
Destanlar oluşumları bakımından doğal ve yapma destanlar olmak üzere ikiye ayrılır:
A. Doğal Destanlar
Halk arasında ortaya çıkan anonim ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip dü-zenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz:
İliada, Odysseia ----------- Yunanlıların Kalevala ------------------ Finlilerin Nibelungen --------------- Almanların Ramayana, Mahabarata------- Hintlilerin Cid----------------------- İspanyolların Chanson de Roland----------- Fransızların Gılgamış-------------------- Sümerlerin İgor---------------------- Rusların Şehname------------------- İranlıların Şinto--------------------- Japonların Bozkurt, Şu, Göç...--------- Türklerin
B. Yapma (Suni) Destanlar
Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:
Virgilius ------------------------ Aenei Tasso--------------------------- Kurtarılmış Kudüs Milton--------------------------- Kaybolmuş Cennet Fazıl Hüsnü Dağlarca--------------- Üç Şehitler Destanı Kayıkçı Kul Mustafa---------------- Genç Osman Destanı
Türklere ait yapay destanlar, tam anlamıyla milletimiz arasında yayılmış destanlar değildir. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #9 : Ekim 23, 2009, 05:43:58 ÖS » |
|
Destanların diğer türlerle karşılaştırılması
Destanlar, ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyelerdir. Destanın ortaya çıkışı yaşanmış bir olaya dayanır. Zamanla bu olay halk arasında anlatıla anlatıla olağanüstü niteliklere ve hayali öğelere sahip olur. Manzumken bir masal havasına bürünür ve bu şekilde yaşayarak devam eder. Onun içindir ki manzum destanlarımız düzyazı şeklinde yazıya geçirilmiştir. Olaya dayalı yazı türleri olan roman ve hikâye ise toplumu derinden etkilemiş bir olaya veya kahramana dayalı olmak zorunda değildir. Roman ve hikâyede bir uluslun hayal dünyası ve ortak sembolleri yoktur. Roman veya hikâyeyi yazar, kendi hayal dünyasıyla oluşturur. Roman veya hikâye yazarı, gerçekçi bir tutuma sahipse eserde hayali öğelere hiç yer vermez. Roman ve hikâye, tamamen kurgu olabilir. Yani yaşanmamış olaylardan söz edebilir, ama bunlar gerçeğe uygundur, yani olağanüstü değildir. Roman uzun olabilirken hikâyeler uzun değildir. Destanlar ise uzun metinlerdir. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
|
MegaAdministrator
Uzman Üye
Üye No: 16
Cinsiyet: 
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 2136
Nerden: Erzincan
Puan: +120/-0
crpe diem.
|
 |
« Yanıtla #10 : Ekim 23, 2009, 05:49:01 ÖS » |
|
Göktürk Yazıtları (Orhun Âbideleri) Göktürklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma yazılı dikilitaşlardır.
Göktürkler çağında Bengü taş edebiyatı diye adlandırdığımız bu edebiyatla, Türklerin ilk yazılı edebî metinleri ortaya konmuştur. Bengü taş; ebedî, sonsuz taş demektir. Özellikle kağanların ve devletin ileri gelenlerinin ölümünden sonra, onlar adına bir anıt yaptırmak, Göktürklerde bir gelenek hâlini almıştır. Diktirilen taşlar üzerine kağanlar istediklerini yazmış, bütün milletin ona göre davranmasını istemişlerdir. Bu sözlerin taşlar üzerinde ebedî olarak kalacağını ve Türk milletinin sonsuza kadar bunlardan ders alacağını düşündükleri için diktirdikleri taşlara "bengü taş" adını vermişlerdir. Göktürklerden sonra Uygurlar bu geleneği devam ettirmişlerdir.
Genel olarak Göktürk Yazıtları (Orhun Âbideleri) diye adlandırılan Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, ilk dönemde taşlara yazılan edebiyatın, en uzun ve en güzel örnekleridir.
Bu yazıtlar bulundukları yerlere göre dört grupta toplanır: Moğolistan, Yenisey, Talaş ve Kazakistan bengü taşları. Bunlar içinde Moğolistan'da bulunan Göktürklere ait Orhun Anıtları ve Uygurlara ait Yenisey Yazıtları önemlidir.
Göktürkler çağına ait olan Orhun Anıtları içinde önemli olanlar şunlardır:
* Tonyukuk Anıtı
* Kül Tigin Anıtı
* Bilge Kağan Anıtı
Tonyukuk Anıtı
724-726 yılları arasında dikilmiştir. Bu anıtı diktiren ve üzerindeki yazıları yazdıran Bilge Tonyukuk'tur. Anıtta Türk milletinin Çin tutsaklığından kurtuluşu ve İlteriş Kağan zamanında Göktürklerin Oğuzlarla, Kırgızlarla ve Çinlilerle yaptığı savaşlar anlatılmakta; bütün bu olaylarda Bilge Tonyukuk'un rolü özellikle belirtilmektedir.
Bilge Tonyukuk, başvezirlik ve başkumandanlık yapmış olan büyük bir siyasetçidir. Göktürk devletinin politikasına uzun zaman yön vermiş akıllı ve hikmet sahibi bir devlet adamıdır.
Bilge Tonyukuk, aynı zamanda edebiyatımıza hatıra türünün ilk temsilcisi ve ilk Türk tarihçisidir. İki parça hâlindeki anıtında, içinde bulunduğu olayları sade ve sanatsız bir şekilde, halk diliyle anlatmıştır. Olayları sözü uzatmadan, ana çizgileriyle vermiş; yeri geldikçe milletin ders alması için öğütlerde bulunmuştur. Zaman zaman atasözlerine ve deyimlere başvurmuştur.
Kültigin Anıtı'nda Göktürk tarihine ait olaylar, Bilge Kağan'ın ağzından aktarılmış, birlik ve bütünlük mesajı verilmiştir.
Bilge Kağan Anıtı
Bilge Kağan adına oğlu Tenri Kağan tarafından yaptırılmıştır. Anıtta Bilge Kağan'ın ağzından devletin nasıl büyüdüğü anlatılmış, Kültigin'in ölümünden sonraki olaylar ilave edilmiştir. Anıtın güneydoğu, güneybatı ve batı yüzlerinde de küçük metinler bulunmaktadır.
Göktürk Yazıtlarının Önemi
Göktürk Yazıtlarını (Orhun , Âbideleri), Türkçenin yazılı en eski kaynağı sayabiliriz. Modern Türkçemizin tüm ' kuralları, günümüzün birçok sözcüğü, doğal ve olgun bir söyleyişle, sanki bugünün yapıtlarıymış gibi karşımızdadır. Bin üç yüz yıl ötelerden gelen bu ses, bizim öz sesimizdir.
Bu yazıtlar, bu yönleriyle Türk tarihine ışık tutan önemli belgelerdir. Göktürk Yazıtları, bir hakanın, halkına hesap vermesi, halkın devlete, millete karşı görevlerinin hatırlatılması, düşmanın entrikalarına nasıl karşılık verileceğinden söz edilmesi ve Türklerin yüksek ahlak ve seciyesinin anlatılması açısından önemlidir.
Bu anıtlar Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metindir. Türk tarihinin taşlar üzerine yazılmış ilk belgesidir.
Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün yazılı belgesidir.
Türk hitabet sanatının erişilmez bir şaheseridir. Hükümdârâne eda ve ihtişamlı bir hitap tarzının yazılı örneğidir. Yalın ve keskin üslubun şaşırtıcı örnekleridir. Türk dilinin kaynağı, Türk yazı dilinin başlangıcının bilinmeyen dönemlere kadar gittiğinin delilidir.
Eski Türkçeyi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin bıraktığı eserlerden takip ettiğimiz için de bu yazıtlar, ayrı bir öneme sahiptir.
Göktürk Yazıtlarının Bulunması ve Okunması
Ünlü Türkolog Radloff'un başkanlığında bir Rus heyeti Göktürk Yazıtlarının bulunduğu bölgede incelemelerde bulunmuştur. Rus ve Fin heyetleri, anıtların fotoğraflarını çekerek kitap hâlinde yayımlamışlar; bu yayınlar sayesinde yazıtların okunma süreci hızlanmıştır. Sonunda Danimarkalı dil bilimci Thomsen 1893 yılında 38 harfli alfabeyi çözerek yazıtları okumuştur.
Alfabe
Orhun Âbidelerinin yazıldığı Göktürk alfabesi 38 harflidir. Bu alfabede 4 sesli, 9 birleşik, 25 de sessiz harf bulunmaktadır. Göktürk alfabesi, Türklerin ulusal alfabesidir. Bu alfabenin eski Türk damgalarından doğduğu ileri sürülmektedir. Göktürk yazısı sağdan sola, yukarıdan aşağıya doğru bitiştirilmeden yazılır. Sözcükleri ayırmak için genellikle iki nokta konur.
Kül Tigin ve Bilge Kağan anıtlarında metinler, yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve satırlar sağdan sola doğru dizilmiştir. Göktürk alfabesi, Türkçenin tarih boyunca hiç değişmemiş bulunan büyük ünlü (sesli) uyumu dikkate alınarak düzenlenmiş bir alfabedir.
Göktürk Yazıtlarının Dil Özellikleri
Göktürk yazıtlarındaki düzyazı, o zamanki Türkçenin en yüksek anlatım özelliklerini taşır. Şiir yüklü bir düzyazıdır bu. Bugünkü düzyazıya örnek olacak bir cümle yapısı; duru, açık, yalın bir söyleyiş güzelliği; Türkçenin ancak Dede Korkut'ta bulduğumuz destansı söz kudreti vardır.
Türk edebiyatının ilk düz yazı örneklerini oluşturan bu yazıtlar yabancı etkilerden uzaktır. Metinler, gerçekçi bir dil ve güçlü bir hitabet dili ile yazılmıştır.
Göktürk Yazıtlarının Bulunduğu Bölge
Orhun Yazıtları, Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölünün güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Koşo Saydam gölü yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Kül Tigin ve Bilge Kağan Anıtları, Koçho Tsaydam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Ton-yukuk Anıtları ise, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı'nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto bölgesindedir.
Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur. Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com |
|
|
|
|
Logged
|
|
| |
| | | | | | | | | |