Edubilim Forumları - www.edubilim.com Edubilim Forumları - www.edubilim.com
Duyurular: 2011-2012 Eğitim ve Öğretim Yılı 2.Dönem Evrakları
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Mayıs 25, 2012, 06:04:06 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


...::: EDuBiLiM :::...




  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
Gönderen Konu: Genel(lise düzeyi)  (Okunma Sayısı 3569 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« : Ekim 20, 2007, 08:14:48 ÖS »

Toprak Tipleri
Türkiye'de topraklar genel olarak zonal, azonal ve intrazonal topraklar olmak üzere
üç ana grupta ele alınır. Zonal topraklar iklim ve bitki örtüsüne bağlı olarak zonlaşma
gösterecek şekilde yayılırlar. İntrazonal topraklar anakaya yapısına jeomorfolojik
şartlara ve drenaja bağlı olarak teşekkül ederler. Azonal topraklar ise horizonlaşma
göstermeyen dış etkenler ile taşınmış alüvyon, kil ve moren depoları gibi dolgu
maddelerinden meydana gelmiş topraklardır.
1. Zonal Topraklar
Zonal toprak tipleri ülkemizde en geniş bir yayılma alanına sahiptir. Anadolu yarımadasının kuzey, batı ve güneyinde diğer bir değişle Karadeniz, Ege, Akdeniz coğrafi
bölgelerimizde oldukça belirgin bir şekilde karşımıza çıkarlar. Bu topraklar fazla
yıkanmış suda eriyen kimyasal maddesi az, yer yer silisli potzalleşmiş yer yerde
demir oksit ve aliminyum oksit bileşiklerinin fazla olduğu lateritik asit karakterlidir.
Bu toprakların bir kısmı daha nemli olan kuzeydoğu ve güneybatı bölgelerimizde
değişik özellikler gösterecek şekilde (Pedalfer) görülürken bir kısmıda az asit fakat
kuvvetli alkalin şekilde (Podzol) yağışların daha az olduğu batı ve güney kesimlerde
dikkati çekerler.
Zonal topraklar ülkemizde kahverengi orman topraklar, kızıl kahverengi potzolik
topraklar ve kızıl renkli Akdeniz "Terra Rossa" toprak tiplerinden oluşurlar.
1.1. Kahverengi Orman Toprakları
Karadeniz bölgemizde, Trakya kuzey batısında Istrancalarda, İç Batı Anadolu eşiği
üzerindeki dağlık yüksek alanlarda Güneydoğu Toroslar üzerinde dikkati çeken bu
tip topraklar ormanlık alanlarda görülürler. Koyu renkli olup organik madde bakımından
zengin olan bu topraklar asit reaksiyon gösterirler.
1.2. Kızıl Kahverengi Podzolojik Topraklar
Bu tip genelde orman örtüsü ile kaplı dağların yüksek kısımlarında karşımıza çıkar.
Doğu Karadeniz dağlarında, Bolu dağlarının Aladağlar ile Alaçam dağlarında nemli
soğuk ortamlarda sarıçam, ladin ve kayın ormanları altında yaygınlık gösterirler.
Kuvvetli asit karakterli olan bu topraklar yıkanmış olduğundan besin maddeleri
yönünden fakirdir.
1.3. Kızıl Renkli Akdeniz "Terra-Rossa" Toprakları
Kalker, marn, kil ve serpantinlerden oluşan kayaçlar üzerinde ve genelde güney
Marmara bölümü, Ege, Akdeniz bölgelerinde yayılma gösteren Terra-Rossa Toprakları
kil ve demiroksitler bakımından zengin topraklardır. Kayalık kalker arazi
üzerinde yer yer dikkati çeken uvala ile polye tabanlarında görülen bu toprakların
genelde Toros dağlarının 1000 m.'in üzerinde olan kesimlerinde organik maddelerin
fazla yer tutması nedeniyle renkler çok daha koyu kırmızıdır. Bu topraklar yer
yer verimli ziraat topraklarını meydana getirirler.
Ülkemizde yaygın olan bu zonal toprak tipleri dışında ayrıca daha küçük alanlarda
dikkati çeken zonal topraklar ile de karşılaşılır. Bunlar İç Anadolu ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerimizde dikkati çekerler. Bunların başlıcaları; Kireçsiz kahverengi
topraklar, kırmızımsı kahverengi topraklar, çernozyom, sierozem, kahverengi step
toprakları ve kestane renkli kırmızımsı topraklardır. Bu tip toprakların görüldükleri
alanlarda yağışlar 300-600 mm. arasındadır. Bu topraklar organik madde bakımından
fakirdir. Bu topraklar alkalen karakterli olup; renkleri koyu kahve ile sarımsı
kahverengi arasındadır. Genelde kuru tarımın yoğun olarak yapıldığı ve toprakların
Erzurum-Kars yaylalar sahasında derinlikleri 1m.'yi bulan ve alt horizonlarında
yoğun kireç birikimi olanlar, çernozyumlar ise üzerinde boyları 1 m'yi geçen otlar
ile hayvancılık ekonomisinin geliştiği alanlar olarak karşımıza çıkar.
2. Azonal Topraklar
Bu topraklar ülkemizde pek fazla geniş alanlar kaplamazlar. Toplam yözölçümde
ancak % 10 kadar saha azonal toprak alanıdır. Vadi tabanları, delta sahaları ve hafif
eğimli yamaçlarda çökelmiş depo dolgularından meydana gelen bu topraklarda horizonlaşma
gözükmez.
Ülkemizde bu toprakların görüldüğü başlıca yerler; Çarşamba, Bafra, Seyhan, Ceyhan,
Asi, Göksu, Sakarya deltaları ile Küçük, Büyük Menderes ve Gediz, Bakırçay,
vadi olukları Muş, Erba, Niksar, Erzurum ovalarıdır. Bu sahalarda yer alan toprakların
fiziksel ve kimyasal özellikleri ise tamamen akarsuyun taşıdığı ana malzeme
ile yakından ilgilidir. Bu topraklar genelde iyi drene olmuş verim kabiliyeti yüksek
tarıma elverişli topraklardır. Bunun dışında dağların eteklerinde yamaçlar önlerinde
üst seviyelerden taşınan malzemenin biriktiği koluviyal depolar, ince ve iri unsurların
bir arada görüldüğü topraklar olarak dikkat çeker. Bu topraklarda yapı yamaç
gerisindeki yüksek kütlenin özelliklerini taşır. Bu sahalarda yer alan topraklarda
aşınmanın kuvveti dikey yönlü gelişmelerde önemli rol oynar, aşınmanın durduğu
dönemlerde büyük ölçüde ince unsurların birikimi sağlanır. Bu toprakların
bulunduğu alanlar ağaç tarımının yapıldığı alanlar ile ormanlık sahalar olarak karşımıza
çıkar. Ayrıca ülkemizde daha dar alanlarda görülen başka azonal toprak tipleride
vardır. Bunlar kolüvyol depolar halinde çökelmiş kıyı ve kara kumulllarına
tekabül ederler, kıyılarda ve iç kesimlerde görülürler.
3. İntrozonal Topraklar
Ülkemizde oldukça sınırlı alanlarda ortaya çıkan bu topraklar genelde aşınmanın
devamlı olduğu yüksek alanlar ile birikmenin fazla olduğu kesimlerde, yer yer kapalı
havzalarda taban suyunun yüksek olduğu alanlarda yer yerde ana kayaya bağlı
olarak görülürler.
Ülkemiz yüzölçümünün % 2'sini kaplayan bu toprakların yüksek yamaçlar önünde
uzananlar kumlu, çakıllı olarak filiş serileri ile volkanik sahalar üzerinde gelişme
gösterirler. Toros dağlarının eteklerinde İç Anadolu bölgesinde (Karacadağ, Ürgüp,
Nevşehir) göller yöresinde (Gölcük) İzmir-Foça çevresinde belirgin bir şekilde karşımıza
çıkan topraklarda Kum oranı çok yüksektir. Anakayaya bağlı olarak gelişenleri
ise rendzina "kalker" ve grumusol "kil marn" toprakları olarak belirlenirler.
Rendzina toprakları ülkemizde yumuşak kireç taşının yaygın olduğu alanlarda görülür.
İç Anadolu, Ege ve Doğu Anadolu bölgelerinde en fazla dikkati çeken bu topraklar
genellikle tahıl üretimi için çok elverişlidir.
Grumusol topraklar ise killi, kireçli, marnlı depolara bağlı olarak gelişme gösterirler.
Türkiye'de dikkati çektikleri alanlar ise Trakya'da Ergene havzası Güney Marmara
bölümünde Bursa-Karacabey arası, Muş ovası ve Konya havzasının bazı kesimleridir.
Kil oranının yüksek olduğu bu topraklar aynı zamanda koyu renkli ağır bünyelidir. Yaz döneminde kuruduklarında bu topraklarda yer 2-3 cm. genişliğinde ve 50-75 cm. derinliğinde çatlaklar meydana gelir. Organik madde bakımından zengin olan grumusol topraklar tarımsal faaliyetler için elverişlidir.
Bunun dışında ülkemizdeki diğer intrazonal topraklar ise kurak iklim şartları ile kapalı drenaj sisteminin bulunduğu yerlerde ve anakayada tuz oranının fazla olduğu kesimlerde gelişme gösterirler. Bu tip topraklar içinde en fazla yer kaplayan ve dikkati çekenler solonçak "Tuzlu Toprak" lardır. İç Anadoluda Konya havzasında Akgöl, Çumura çevrelerinde, Erzurum ovasının merkezi kesimde Küçük ve Büyük Menderes deltalarının denize yakın olan bölümlerinde görülürler. Bu sahalarda topraklarda taban suyundaki sülfat ve klorür tuzlarının kapilerite ile yüzeye çıkması sonucunda yer yer beyaz renkli lekeler görülür. Ayrıca toprak yüzeyinde şişmeden dolayı ortaya çıkan kabarıklıklarda dikkati çeker. Diğer İntrazonal topraklar
içinde dar sahalarda görülenler ise bileşimlerinde genelde sodyum ve karbonatların
hakim olduğu alkali topraklar çorak "Tuzlu-Alkalı" topraklar tabansuyu seviyesinin
yüksek olduğu hidromorfik topraklar yüksek dağlık alanlarda orman sınırının
üzerindeki dağ çayırları ve göl kenarlarında görülen turbabalık topraklar olmak
üzere belirlenir

TOPRAK VE ARAZİ KULLANIMI
1. TOPRAK KUŞAKLARI VE ARAZİ KULLANIMI
Dünyada kabul görmüş değişik toprak sınıflama sistemleri vardır. Bunlardan bir tanesi de 1880 yılında Rus Bilgini Dokuchaeve tarafından ortaya konulmuş olup, daha sonra Amerikalı bilim adamlarınca geliştirilmiştir. Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yeni Amerikan Toprak Sınıflama Sistemi kullanılmasına rağmen yurdumuzda halen Dokuchaeve‘in sınıflama sistemi kullanılmaktadır.
Toprak kuşaklarının sınıflandırılmasında, iklim ve bitki örtüsü gibi doğal etkenler yönünden homojenlik gösteren ve aynı kökene sahip toprakların yaygın olduğu kesimler “kuşak” olarak tanımlanır. Türkiye, Orta Anadolu Kuşağı (1), Güneydoğu Anadolu ve Doğunun büyük bölümünü kapsayan yarı kurak ot-çayır kuşağı (2), Akdeniz, Ege ve Marmara’nın güneyini kapsayan nemli orman kuşağı (3) olmak üzere üç ana toprak kuşağına ayrılır. Bunun dışında iklim ve bitki örtüsü etkenlerinden çok ana madde, engebelilik vb. özelliklerine bağlı olarak biçimlenen ve her kuşakta görülebilen kuşak dışı diye ayırabileceğimiz topraklar vardır ki bunlarda önemli yayılım gösterir. Bir de ot kuşağından orman kuşağına geçişte “geçit kuşağı” ayrılabilir.
1.2. Türkiye’de Mevcut Arazi Kullanımı
Herhangi bir arazi parçasının en uygun kullanılma şeklinin belirlenebilmesi için öncelikle arazinin kullanım kabiliyet sınıflamasının yapılması gerekmektedir. Böyle bir sınıflama arazi kullanma planlarının yapılması ve tarımsal gelişmenin programlanması için de zorunludur.
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından, Türkiye Genel Toprak Amenajman Planlaması yapılmış ve şu andaki mevcut arazi kullanımı tespit edilmiş bulunmaktadır. Söz konusu bilgiler Tablo:V.1.9.’da verilmiştir.
Türkiye’nin arazi varlığının % 36.1’ini oluşturan 27.699.003 ha.’lık bölümü işlenmekte % 28.3’ünü oluşturan 21.745.690 ha.’lık bölümü çayır ve mera, % 30.6’sını oluşturan 23.468.463 ha.’lık bölümü orman ve fundalık olmak üzere devamlı bitki örtüsü altında bulunmakta, geriye kalan % 5’i oluşturan 3.781.575 ha.’lık bölümü ise diğer arazi grubu içinde yer almaktadır.
Çeşitli arazi türleri, özellikle işlenebilen araziler, sahip oldukları çeşitli toprak türleri nedeni ile çeşitli tür ve boyutlardaki sorunlara sahip bulunmaktadırlar.
Ülkemiz topraklarının % 14.2’sini oluşturan 11.108.114 ha.’lık bölümü 90 cm’den derindir; geriye kalan % 85.8’in % 11.9’unu oluşturan 9.299.614 ha.’lık bölümü orta derin (50 - 90 cm) % 30.5’ini oluşturan 23.699.973 ha.’lık bölümü sığ (20 - 50 cm) ve % 37.2’sini oluşturan 28.908.455 ha.’lık bölümü ise çok sığ (<20 cm) toprak sınıfına girmektedir.
Tarımsal üretimin cins ve miktarını büyük ölçüde kısıtlayan sığ toprakların büyük bir yekün tutması ülkemiz tarımı için gerçekten dezavantajdır. Etkili toprak derinliğini arttırmak için kullanılabilecek imkanlar sınırlıdır. Sığ toprak derinliği yüksek taban suyu nedeni ile, drenaj yöntemiyle bu derinlik arttırılıp optimal duruma getirilebilir.Yoğun alt katmanlar bulunuyorsa, bunların dip kazan (çizel) denilen toprağı derinlemesine yırtan aletlerle gevşetilmesi ve kökler için uygun ortam hazırlanması mümkündür.
Etkili toprak derinliğinin artırılmasına imkan bulunmayan arazilerde, yüzlek toprak koşullarına uygun çayır ve mera bitkilerini yetiştirip hayvancılık yapmak en uygun yol olmalıdır.

TÜRKİYE’DE TAŞ VE TOPRAĞA DAYALI SANAYİ
Bu sanayi kolunu seramik, cam, çimento, tuğla, kiremit ve kil gibi daha çok inşaata yönelik işkolları oluşturmaktadır. Özellikle inşaat sektörünün belkemiğini oluşturan çimento üretimi ülkemizde çok eski çağlardan beri yapılmaktadır. İlk çimento fabrikası 1910 yılında İzmit Darıca’da açılan fabrikadır. Bunu 1991 yılında İzmit Eskihisar, 1938 yılında Ankara, İstanbul, Zeytinburnu ve Kartal’da açılan çimento fabrikaları izlemiştir. Zaman içinde ülkemizin çeşitli yerlerinde yeni çimento fabrikaları açılmıştır.(İzmir-Çimentaş, Eskişehir, Tarsus, Adana, Çorum, Kırklareli, Gaziantep, Bursa, İstanbul-Akçimento, Isparta-Göltaş, Mersin-Çimse, Ağrı, Van, İskenderun, Siirt-Kurtalan, Şanlıurfa vb.).Günümüzde 20.000.000 ton üretim kapasitesine sahip 38 adet çimento fabrikası bulunmaktadır.
Ülkemizde gelişmiş bir diğer sanayi kolu kiremit ve tuğla fabrikalarıdır. Son yıllarda yüksek kaliteli delikli tuğla üretimi de gelişmektedir. Tuğla fabrikaları Ege Bölgesi’nde İzmir-Salihli arasında Manisa, Uşak, Afyon, Kütahya, Aydın arasında yer alır. Ayrıca kil hammaddesini pişirilmesiyle tuğla yapımı Eskişehir, Adapazarı ve Bafra’da yaygındır. Ateş tuğlası adı verilen ve ısıya dayanıklı tuğla üretimi ise Sümerbank’ın Filyos’taki fabrikasında yapılmaktadır. Ayrıca Manisa, Bartın, Gümüşhane, Adapazarı, Muğla başta olmak üzere torbalanmış kireç üretimi de yapılır.
Gelişmiş sanayi kollarında biride cam-şişe endüstrisidir. Bu konuda ki ilk çağdaş fabrika İstanbul Paşabahçe’de yer alır(1936). Bu fabrikada çeşitli cam ve kristal eşya üretimi yapılır. Gebze Çayırova’da kurulan pencere camı yapılan fabrika ile İzmit, Adapazarı, Antalya’da cam yapan çeşitli fabrikalar vardır.
Ülkemizde hammaddesi yaygın olarak bulunan kaliteli kaolen ve diğer killerden seramik üretimi yapılır. İnşaat sektörünün gelişmesi ile fayans, yer döşemesi, banyo, tuvalet vb. sıhhi araç üretimi yaygın bir gelişme göstermektedir. Ülkemizde en büyük seramik fabrikaları İstanbul, İzmit, Bozüyük-Bilecik, Çanakkale-Çan, İzmir ve Kütahya’da yer alır.




TÜRKİYE’NİN DOĞAL BİTKİ ÖRTÜSÜ
İklim ve Bitki Örtüsü: Yurdumuz orta kuşakta, orta kuşağın güneyi olan sıcak orta kuşakta, yani subtropikal kuşakta yer alır. Türkiye ana çizgileriyle Akdeniz ikliminin yayılma alanına girer. Fakat denize göre konum ve yerşekillerinin etkisiyle üç farklı iklim bölgesi ortaya çıkar.
1-Akdeniz İklimi: Bütün güney ve batı kıyılarımızda görülür. Yazlar sıcak ve
kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Sıcaklık Akdeniz kıyılarında sıfırın altına düşmez, don olayı ender görülür. Marmara ve Batı Karadeniz kıyılarında aynı iklim görülmesine rağmen, kışın ısı sıfırın altına düşer, kar yağışı görülür. Yaz kuraklığı da Akdeniz kıyılarındaki kadar belirgin değildir.
2-Karadeniz İklimi: Bölgenin iklimi Karadeniz’in etkisindedir. Kıyıda nem
oranı fazla olduğundan yıllık sıcaklık farkları az, yağış fazladır. Yaz sıcaklığı matematiksel konumun etkisiyle Akdeniz kadar yükselmez; kışlar ise güney kıyılarımız kadar olmamakla beraber, ılık geçer. Maksimum yağış sonbahar mevsimine raslar. Yağışlar hemen hemen her mevsimde görülür. Bunu nedeni Karadeniz üzerinden gelen nemli hava kütlelerinin, dağların denize bakan yamaçlarında yükselerek soğumasıdır. Bu bölge sık ormanlarla kaplıdır. Bu özelliği ile diğer bölgelerden ayrılır. Bölge içerisinde yağış miktarı dağların yükselti ve doğrultusuna göre değişir. Doğu Karadeniz’e doğru yağış miktarı artar. Yurdumuzun en fazla yağış alan yeri Rize’dir. (2,5m3)
3-Kara İklimi: Yurdumuzun deniz etkisine kapalı iç kısımlarda görülür. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile İç Anadolu karasal iklim etkisindedir. Karasal iklimde yazlar kısa ve sıcak, kışlar uzun ve karlıdır. Yıllık ve günlük sıcaklık farkları fazla, yağışlar genellikle azdır. Doğu Anadolu’da yükselti fazla olduğundan, yurdumuzun en soğuk, kışı en uzun, yazı en kısa bölgesidir. İç Anadolu Bölgesi’nden yüksekte olduğu için yağış miktarı bu bölgeden fazladır. En çok yağış, İç Anadolu’da ilkbahar, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kış mevsimine raslar. İç Anadolu Bölgesi, dağlarla çevrili olduğundan diğer karasal iklim bölgelerinden daha az yağış alır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi İç Anadolu’dan daha fazla yağış aldığı halde, buharlaşma şiddetli olduğundan yurdumuzun en kurak bölgelerindendir. Güneydoğu ve iç Anadolu bölgelerinde kuralık en önemli sorunlardandır. Kuraklık nedeniyle bitki örtüsü bu bölgede steplerden oluşur.

KARADENİZ BÖLGESİ
Bölge, Anadolu’nun kuzeyinde ve adını aldığı deniz boyunca uzanan bir şerit biçimindedir. Doğuda, Türkiye - Gürcistan sınırından başlar; batıda Adapazarı Ovası’nın doğusunda (Sakarya Nehri’nin doğusunda) sona erer. Bölge, doğu – batı yönünde 1000 km, kuzey güney yönünde, doğuda 100 km, orta bölümde 200, batıda ise 150 km genişliğindedir. Bölgenin güney sınırı ise Kuzey Anadolu dağlarının iç sıralarının doruk noktalarından geçer.
İklim ve Bitki Örtüsü: Kıyılara denizel, kıyıdan uzak iç kesimlerde karasal iklim görülür. Karasal iklimin görüldüğü yerlerde yazlar sıcak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Nemlilik düzeyinin az olması nedeniyle günlük ve yıllık sıcaklık farkları fazladır. Dağların yükselti ve doğrultusu nedeniyle orta Karadeniz’de denizel iklim yayılma alanı, Doğu ve Batı Karadeniz’e oranla daha geniştir. Örneğin, Amasya ve Tokat’ın iklimi Kastamonu ve Bayburt’a oranla daha ılıktır.
Kıyılarda, her mevsimi yağışlı, yazları serin, kışlar ılık özellik gösteren Karadeniz iklimi görülür. Bu iklim birçok yönüyle ılıman okyanus iklimini andırır. Her mevsim görülen yamaç yağışlarına basınç koşulları ve dağ doğrultusu yol açar. Deniz etkisi nedeniyle yazlar serin, kışlar ılık geçer. Yağış rejimi düzenli, maksimum yağış sonbaharda, minimum yağış ilkbaharda görülür.
Her mevsim yağış görülmesi, yaz kuraklığı isteyen buğday, arpa, yulaf, çavdar, mercimek, pamuk gibi ürünlerin yetişmesini önlemiştir. Bölgede tahılın yerini mısır almıştır. Bol yağış; tarımda nadas yönteminin kullanılmamasına, yurdumuzun en geniş ormanlarının bu bölgede olmasına yol açmıştır.
Kış mevsiminde kıyıda ısının sıfırın altına düşmemesi, yani kış ılıklığı; fındık, çay, turunçgil, zeytin gibi ürünlerin yetişmesini kolaylaştırmıştır. İç bölgelerde yağış azlığı; orman örtüsünün azlığına, tahıl ve şekerpancarı gibi ürünlerin öne çıkmasına yol açmıştır.
Dağların denize bakan yamaçları, fazla yağış aldığından gür ormanlarla kaplıdır. İç kısımlarda ise bitki örtüsünü stepler oluşturur. Kıyıdan dağlara tırmandıkça ağaç türlerinde değişme gözlenir. Bu farklılaşma, yükseldikçe sıcaklığın düşmesinin sonucudur. Kıyıdan 800 m kadar yayvan yapraklı ağaçlar, 800 m’den 1500 m’ye kadar karma yapraklı ağaçlar (kayın, gürgen, .... ), 1500 m’den 2000 m’ye kadar iğne yapraklı ağaçlar (çam, köknar, ....), 2500 m’de dağ çayırları görülürken, daha yukarılarda kayalıklar başlar.

MARMARA BÖLGESİ
Türkiye’nin kuzeybatısında yeralan bölge, Marmara Denizi’nin iki yakasında bulunur. Kuzey’de Karadeniz, kuzeybatıda Bulgaristan ve Yunanistan; güneyde, Kazdağı ve Uludağ; batıda, Ege Denizi ve doğuda Sakarya Ovası’nın doğusuna kadar uzanır.
İklim ve Bitki Örtüsü: Coğrafi konumu gereği bölge Akdeniz ve Karadeniz iklimi arasında geçiş iklimi özelliği gösterir.
Trakya’da karasal iklim görülür. Trakya’daki karasallığa basınç koşulları ve yerşekilleri yol açar. Istıranca (Yıldız) dağları, Karadeniz’in nemli havasını iç kısımlara sokmaz. Basınç koşulları nedeniyle hakim rüzgâr, yönü kuzey olduğundan, Balkanlar üzerinden gelen nemli hava kütleleri nemini Balkan dağlarına bıraktığından, nemden yoksun kuru özellik taşıyarak buralara ulaşır. Balkanlardan gelen hava kütleleri Marmara Denizi üzerinden nem alır. Bu nemi Güney Marmara kıyılarına taşır, dolayısıyla denizel iklime neden olur.
Kocaeli platosunda, bozulmuş Karadeniz iklimi görülür. Yazlar Karadeniz iklimine göre daha sıcak, kışlar daha soğuktur. Yazlar yağışlı olmakla beraber, maksimum yağış kış mevsimine raslar. Bu bölümde yaz kuraklılığının olmaması pamuk tarımını olanaksızlaştırır.
Güney Marmara’da kış ılıklığı zeytin alanlarının yaygınlaşmasını sağlamış, yazların sıcak ve kurak geçmesi pamuk tarımını kolaylaştırmıştır.
Bölgede iklim çeşitliliği, bitki örtüsü ve ürün çeşitliliğine yol açmıştır. Ayrıca yağışların yeterince yeterli olması nadas uygulamasının az olmasına yol açar.
Bol yağış alan yerler ormanlarla kaplı iken, yağış miktarının azaldığı alçak yerlerde stepler görülür. Kuzey Marmara’da ormanlar, Trakya’da stepler, Güney Marmara’da maki bitki örtüsü görülür.

EGE BÖLGESİ
Ege Bölgesi, Türkiye’nin Ege Denizi’ne açılan tarafıdır. Kıyı boyunda, Biga Yarımadası’nın güneyinden Marmara – Datça yarımadası güneyine kadar uzanır. Üçgen biçimindeki bölgenin tabanı Ege Denizi’ne dayanır. Bölge doğru daralarak Afyonkarahisar’a kadar uzanır.
İklim ve Bitki Örtüsü: Ege Denizi Akdeniz ikliminin etkisi altında bulunmaktadır. Dağların denize dik uzanması nedeniyle Akdeniz ikliminin yayılma alanı genişler. Dağların arasındaki vadi ve oluklar yoluyla deniz iklimi iç kısımlara kadar sokulabilmektedir. Akdeniz ikliminin görüldüğü kıyı ve çevresinde kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Kıyıdan iç kesimlere gidildikçe sıcaklıklar düşer. Doğal bitki örtüsü, kıyıdan 400 m yüksekliğe kadar maki, daha yüksek ve yağışlı yerlerde ormanlar, iç kısımlarda ise stepler bulunmaktadır.
Kıyıdan iç kısımlara doğru gidildikçe sıcaklık ortalaması düşer; iklim karasallaşır; kışlar soğuk ve kar yağışlı, yazlar sıcak ve kuraktır.

AKDENİZ BÖLGESİ
Türkiye’nin güneyinde yeralan Akdeniz’den adını alan bölgemizidir. Bölge batıda Marmaris’in doğusundan başlar ve doğuda Kahramanmaraş’ın doğusunda sona erer.
İklim ve Bitki Örtüsü: Bölgede tipik Akdeniz iklimi görülür. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlıdır. Kıyıda yıllık yağış ortalaması 1000mm3 dolaylarındadır. Kıyıdan itibaren yükseldikçe sıcaklık düşmekte, yağış miktarı artmaktadır.
Akdeniz kıyıları yurdumuzda kış mevsiminin en ılık geçtiği bölgedir. Buna yol açan nedenler; nemlilik düzeyi, güneş ışınlarının gelme açısı ve Toros dağlarının doğrultu ve yükseltisidir. Toroslar kışın kuzeyden gelen soğuk hava kütlelerinin kıyıya inmesini önler. Maksimum yağış kış mevsimine raslar. Balkanlardan gelen hava kütleleri Basra Körfezi’ne ulaşmak isterken, Akdeniz üzerinde farklı hava kütleleriyle karşılaşır ve Cephe yağışlarına yol açar. Bölgedeki yaz kuraklığı ise dinamik yüksek basınç alanlarının etkili olması, bölgenin alçaltıcı hava hareketlerinin etkisine girmesinin sonucudur. Yazların sıcak ve kurak geçmesi; pamuk tarımına, maki bitki örtüsünün yaygın olmasına yol açar. Kıyıdan 500 – 600 m’ye kadar makilker, onun üstünde 2500 m’ye kadar karışık yapraklı ormanlar, daha yukarıda ise dağ çayırları ve kayalıklar görülür.

İÇ ANADOLU BÖLGESİ
Türkiye’nin ortasında yeralan bölge, alan olarak Doğu Anadolu’dan sonra ikinci büyük bölgemizdir. Bölgenin kuzeyinde kuzey Anadolu dağları, güneyde ise Orta ve Batı Toroslar bölgenin kuzey – güney sınırlarını oluşturmaktadır.
Bölge doğal özellikleri yönünden fazla çeşitlilik göstermez. Yerşekilleri, bitki örtüsü ve toprak tipi geniş alanlar da birbirine benzer.
İklim ve Bitki Örtüsü: Bölgede yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlı olan karasal iklim görülür. Bu durum, etrafının dağlarla çevrili olması nedeniyle, nemli hava kütlelerinin iç kısımlara girememesinin sonucudur.
Maksimum yağış ilkbahara raslar. Yağışlar iç bölgelerden kenarlara, dağlık alanlara gidildikçe artar. En kurak mevsim yazdır. Kışın cepe yağışları, ilkbaharda ise yükselim (konveksiyonel) yağışlar görülür. Yaz kuraklığı tahıl tarımını öne çıkartırken, ilkbahar sıcaklığının yetersizliği pamuk tarımına olanak tanımaz. Yağışın fazla olduğu dağ yamaçları ormanlarda, iç kısımlar ise steplerle kaplıdır. Kuraklık tarımda nadas yönteminin yaygınlaşmasına yol açar. Türkiye’de nadas alanlarının en geniş yer kapladığı bölgedir. Yaz kuraklığının erken başlaması sebze üretimini olumsuz etkiler. Bozkır ve steplerin yaygınlığı küçükbaş hayvancılığın yaygın olmasının nedenidir. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’dan sonra yurdumuzun en ormanlık bölgesidir.

DOĞU ANADOLU BÖLGESİ
Türkiye’nin doğusunda yeralan bölge üçgen biçimindedir. Bu üçgenin tabanı Türkiye’nin en doğusunda Bağımsız Devletler Topluluğu’na ve İran sınırına dayanmaktadır. Bölge batıya doğru daralarak Tahtalı Dağları’na dayanır. Kuzeyde Kuzey Anadolu Dağları’na, güneyde Güneydoğu Toros Dağları’na kadar uzanır.,
İklim ve Bitki Örtüsü: Bölgede karasal iklim görülmektedir. Karasallığa yol açan etmenler, yükseltinin fazla olması ve denize kapalılıktır. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve kar yağışlıdır. Ocak ayı ortalaması bütün bölgede 0°C’nin altındadır. Kış mevsiminde sıcaklıklar -30°C, -40°C’ye düşebilmektedir. Yıllık sıcaklık farkları fazladır. Kar örtüsü uzun süre yerde kalır. Bölgede ısının en düşük değerlerine ulaştığı yer Erzurum – Kars bölümüdür. Bölgede güneye gidildikçe ısı artar. Bölge, yükselti fazlalığı nedeniyle İç Anadolu’dan daha fazla yağış alır. Yağış rejimi bölümlere göre değişir. Erzurum – Kars yöresinde maksimum yağış mevsimine, Hakkari Bölümü’nde kış mevsimine, Yukarı Fırat bölümünde kış ve Yukarı Murat – Van bölümlerinde ilkbahar mevsimine raslar. Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkırlar ve çayırlardır. Yağışın fazla olduğu yüksek yerlerde ormanlar görülür.

GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ
Anadolu’nun güneydoğusunda yeralan bölge, Güneydoğu Torosların eteğinden başlayarak Suriye sınırına kadar gider. Bölgenin batısında Akdeniz Bölgesi yer alır.
İklim ve Bitki Örtüsü: Bölgede karasal iklim görülür. Yazlar kurak ve çok sıcak, kışlar yağışlı ve soğuktur. Maksimum yağışın kışa raslaması, Akdeniz yağış rejimine benzerliğini gösterir. Yıllık yağış miktarı 550 mm dolaylarındadır. Bölge, İç Anadolu’dan fazla yağış almasına karşın daha kuraktır. Kuraklığın daha etkili olmasında, yaz sıcaklığının fazlalığı yüzünden buharlaşmasının şiddetli olması etkilidir. Bölgede kışın ısı sıfırın altına düşer. Bunda bölgenin denize göre konumu nedeniyle nemlilik düzeyinin az olması etkendir. Yurdumuzda temmuz ayında ölçülen en yüksek sıcaklık değerleri bu bölge aittir. Yazın sıcaklığın 35°; 40°’ye kadar ulaşabilmesinde, enlem, karasallık, dinamik yüksek basınç ve Suriye çöllerinden gelen sıcak rüzgarlar etkendir.
Yurdumuzun, bitki örtüsü yönünden en yoksul bölgesidir. Buharlaşmanın fazlalığı ve yağış azlığı nedeniyle bölgedeki bitki örtüsünü stepler oluşturur. Bölgede ormanlara, Güneydoğu Toros Dağları eteklerinde rastlanmaktadır.
Türkiye’de Nüfus ve Yerleşme
Türkiye’de Nüfus
.Türkiye’de ilk düzenli nüfus sayımı 1927’de, ikinci nüfus sayımı ise 1935’te yapılmıştır. Daha sonra 5 ve 0 ile biten yıllarda nüfus sayımı yinelenmiştir. En son nüfus sayımı 1990’da yapılmış ve daha sonraki sayımların 10 yılda bir yapılması kararlaştırılmıştır.
Yıllara Göre Nüfus Sayımları ve Sonuçları
1927-1990 yılları arasında Türkiye nüfusu 43 milyon kişi artmıştır.
En düşük nüfus artış hızı (% 10,5). 1940-1945 arası dönemde görülür. Bu durumun nedeni II. Dünya savaşı koşullarıdır.
Nüfus artış hızının en fazla olduğu dönem 1955-1960 arasıdır. Nedeni sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ve yanlış nüfus politikalarıdır.
1960-1965 arası dönemde bir önceki döneme göre nüfus artışında azalma görülür. Nedeni yurt dışına yapılan işçi göçleridir.
1985’ten itibaren nüfus artış hızında sürekli olarak azalma görülür.
Türkiye’de Doğal Nüfus Artış Hızı (Doğurganlık Hızı)
Bir yıl içinde, doğum ve ölüm sayısına bağlı nüfus artışına doğal nüfus artışı hızı ya da doğurganlık hızı denir. Doğurganlık hızı, eğitime, kültüre ve ekonomik gelişime bağlı olarak değişir.
Türkiye genelinde kırsal kesimde doğurganlık hızı fazladır.
Doğurganlığın en az olduğu bölgeler Marmara ve Kıyı Ege, en fazla olduğu bölgeler, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dur.
Doğurganlık Hızının Sonuçları
Doğurganlığın fazla olduğu bölgelerden ve kırsal kesimlerden iş olanaklarının fazla olduğu gelişmiş bölge ve kentlere göçler olur. Göçler nedeniyle nüfusun bölgeler arası dağılım dengesi ve cinsiyet dengesi bozulur.
Doğurganlık arttıkça iç tüketim artar, hammadde kaynakları hızla tükenir, iş, eğitim, sağlık, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlar karşılanamaz.
Türkiye’de Göçlerin Nedenleri
Türkiye’de 1850’den itibaren kırsal kesimden kentlere doğru hızlı bir iç göç başlamıştır. Türkiye’deki göçlerin nedenleri şunlardır.
Kırsal kesimdeki hızlı nüfus artışı
Tarım arazisinin miras yoluyla parçalanıp küçülmesi
Tarımda makineleşmenin başlamasıyla oluşan işsizlik.
Verimli tarım alanlarının azalması.
Kan davaları ve güvenlik sorunu.
Kentlerin iş, eğitim ve sağlık bakımından çekiciliği.
İç göçlerin hızla artması, bir çok sorunu da beraberinde getirmiştir.
UYARI : iç göçler sonucu nüfus, ülke sınırları içerisinde yer değiştirdiği için toplam nüfusta artma ya da eksilme olmaz. Nüfusun dağılım dengesi ve cinsiyet dengesi, bölgeden bölgeye değişir.
Türkiye’de Göçlerin Sonuçları
Kent nüfusu hızla artar
Alt yapı yetersizliği ve plansız kentleşme sorunları ortaya çıkar.
Kentlerde, ulaşım, konut, eğitim gibi alanlarda sorunlar oluşur.
Kentlerde işsizlik artar
Kentlerde güvenlik bozulur
Kırsal alandaki yatırımlar verimsiz hale gelir.
Türkiye’de Nüfus Dağılışı
Türkiye’de nüfusun dağılımında, iklim, yer şekilleri, ulaşım, tarım olanakları, endüstri, madenler gibi doğal ve ekonomik koşulların etkisi vardır. Bu koşulların elverişli olduğu yerler sık nüfuslanmıştır. Arazinin dağlık ve engebeli olduğu, tarım alanlarının az bulunduğu, önemli yolların uzağında kalan, endüstri ve ticaretin gelişmediği yerler ise seyrek nüfuslanmıştır.
Türkiye’de Nüfus Yoğunluğu
Belli bir alanda yaşayan nüfusun o alanın yüzölçümüne oranıdır. Kişi/km2 olarak gösterilir. Nüfus yoğunluğu 3 farklı biçimde ifade edilir.
Aritmetik Nüfus Yoğunluğu
Bir bölgenin veya ülkenin toplam nüfusunun bölgenin yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.
Toplam Nüfus
Aritmetik Nüfus Yoğunluğu = Yüzölçümü
formülü ile hesaplanır.
Ülkemizde 1990 yılı sayımına göre km2’ye 73 kişi düşer. Alanın genişliğine ve nüfusun fazlalığına göre değişen aritmetik nüfus yoğunluğu illere ve bölgelere göre farklılık gösterir.
İllere Göre Nüfus Yoğunluğu
Aritmetik nüfus yoğunluğu en fazla olan ilimiz İstanbul, en az olan ilimiz Gümüşhane’dir. İllerin nüfus yoğunlukları turizme ve tarımsal faaliyete bağlı olarak mevsime göre değişir. Örneğin yaz mevsiminde Antalya’nın nüfusu turizm nedeniyle artarken, Adana’nın nüfusu Çukurova’ya çalışmak için gelen işçiler nedeniyle artmaktadır.
Bölgelere Göre Nüfus Yoğunluğu
Aritmetik nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgemiz iş olanaklarının fazla olduğu Marmara, en az olan bölgemiz ise doğal ve ekonomik koşulların olumsuzluğu nedeniyle Doğu Anadolu’dur. Ayrıca bölgenin yüzölçümünün geniş olması da nüfus yoğunluğunun az olmasında etkilidir.
UYARI : Aritmetik nüfus yoğunluğu hesaplanırken Türkiye’nin gerçek alanı (814.578 km2) değil göl yüzölçümlerinin katılmadığı izdüşüm alanı (774.814 km2) dikkate alınmıştır. Türkiye’nin göl yüzölçümlerinin dikkate alındığı izdüşüm alanı ise 779.452 km2’dir.
Tarımsal Nüfus Yoğunluğu
Tarımsal nüfus yoğunluğu, tarımla geçinen nüfusun tarım alanları yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.
Kırsal Nüfus
Tarımsal Nüfus Yoğunluğu = Tarım Alanları
formülü ile hesaplanır.
Tarım alanlarının az, sulama olanakları ve yağışların fazla olduğu yerlerde tarımsal nüfus yoğunluğu fazladır. Örneğin Doğu Karadeniz kıyıları ile Doğu Anadolu’da tarımsal yoğunluk 500 kişiyi bulurken, tarım arazisinin geniş olduğu İç ve Güneydoğu Anadolu ile endüstrileşme ve kentleşme oranının yüksek olduğu Marmara’da çok azdır.
Fizyolojik Nüfus Yoğunluğu
Bir ülkenin toplam nüfusunun tarım alanları yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.
Toplam Nüfus
Fizyolojik Yoğunluk = Tarım Alanları
formülü ile hesaplanır.
Ülkemizde 1990 yılı sayımına göre km2’ye 197 kişi düşer. Ancak bu yoğunluk nüfusun tamamını tarımlı geçiniyor kabul ettiği için sonuçları güvenilir değildir.
Türkiye’de Nüfusun Yapısı
Nüfusun sayısı ve yoğunluğundan daha önemli olan nüfusun yapısıdır. Bu bölümde Türkiye nüfusunun yaş gruplarına dağılımı, cinsiyet özellikleri ve eğitim durumu ile etkin (çalışan) nüfusun sektörlere dağılımı incelenecektir.
Nüfusun Yaş Gruplarına ve Cinsiyete Göre Dağılımı
Nüfusun yapısını belirleyen en önemli özellik yaş grupları ve cinsiyet dağılımıdır.
Yaş Grupların Göre Dağılım
Türkiye’de toplam nüfusun %50 si 20 yaşın altındadır. Yani ülkemiz genç nüfusludur.
Nüfus artış hızı yüksektir. Bu durum temel ihtiyaçların karşılanması konusunda sorunlar yaratır.
Tüketici nüfus fazla, üretken nüfus azdır. Bu nedenle ekonomik bağımlılık oranı yüksektir.
Okul çağındaki nüfus fazladır.
Ortalama insan ömrü kısadır.
Cinsiyete Göre Dağılım
Ülkemizde kadın erkek sayıları arasında genel bir denge vardır. Nüfusun bu cinsiyet dengesi göçlerle değişir. Göç veren bölgelerde kadın sayısı, göç alan bölgelerde erkek sayısı daha fazladır. Çok göç veren iller arasında bulunan ve bu nedenle devamlı olarak kadın nüfus fazlalığı olan Rize, Trabzon, Gümüşhane ve Giresun bu konu için iyi birer örnektir.
UYARI : Türkiye, nüfusun yaş gruplarına göre dağılımı ve nüfus artış hızı bakımından geri kalmış ülkelere benzer özellikler taşır.
Nüfusun Eğitim Durumu
Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini saptarken eğitim en temel ölçüttür. Ülkemizde okur yazarlık oranı gittikçe artmakla birlikte, hala istenen düzeyde değildir. Buna bağlı olarak gazete, dergi ve kitap tüketimi gelişmiş ülkelerdeki düzeyin çok altındadır. Nüfusun, %46,1’ini ilkokul, %7,4’ünü ortaokul, %7,8’ini lise ve %3,2’sini yüksek öğrenim düzeyinde eğitim alanlar oluşturmaktadır. Hiç eğitim almamış olanlar %19,6, okula gitmemiş okuryazarlar ise % 15,9’dur. Kırsal kesimde iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle çocukların okula gönderilememesi, kız çocuklarının eğitimine önem verilmemesi ve okullaşma oranının yetersizliği eğitimin istenen düzeye gelmesini engellemektedir.
Etkin Nüfusun Sektörlere Dağılımı
1990 yılı verilerine göre etkin nüfusumuz 23,3 milyon kişidir. Bu nüfusun sektörlere dağılımı ise şöyledir. Tarım sektöründe çalışan 12 milyon 118 bin kişi etkin nüfusun %49’unu, Endüstri sektöründe çalışan 2 milyon 910 bin kişi etkin nüfusun %15,2’sini, Hizmet sektöründe çalışan 7 milyon 919 bin kişi etkin nüfusun %35,8’ini oluşturmaktadır.

Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com

Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #1 : Ekim 20, 2007, 08:15:16 ÖS »

Türkiye’de Yerleşmeler
Türkiye’de yerleşmeler ekonomik etkinliğe bağlı olarak ikiye ayrılır.
Sürekli Yerleşmeler
Geçici Yerleşmeler
Sürekli Yerleşmeler
Türkiye’de sürekli yerleşmeler ekonomik etkinliklerine ve idari yapılarına göre gruplandırılır.
Kent Yerleşmeleri
Kır Yerleşmeleri
Kent Yerleşmeleri
Nüfusu 10.000’in üzerinde olan, kaymakam veya vali tarafından yönetilen, iş bölümünün belirgin, tüketici nüfusun fazla, ekonomik faaliyetin endüstri, ticaret, turizm vb. olduğu yerleşim merkezleridir. Kentler, iş olanaklarının daha fazla olması nedeniyle, kırsal kesimden sürekli göç alarak büyümektedir. Buna bağlı olarak Türkiye’de hızlı bir kentleşme süreci devam etmektedir. 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfusun 33,8 milyonu (% 59,1) kentlerde yaşamaktadır.
Kır Yerleşmeleri
Nüfusu 2000’den az olan, muhtar tarafından yönetilen, üretici nüfusun fazla olduğu, iş bölümünün belirgin olmadığı, ekonomik faaliyetin tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu, konutlarda yapı malzemesinin doğadan temin edildiği yerleşmelerdir. Yerleşmeler arazinin yapısı ve su kaynaklarının özelliğine göre ikiye ayrılır.
Toplu Kır Yerleşmeleri
Dağınık Kır Yerleşmeleri
Toplu Kır Yerleşmeleri
Evlerin birbirine çok yakın olduğu kır yerleşmeleridir. Bu tür yerleşmelerde iklim koşulları belirleyici olmuştur. Yerleşim birimleri su kaynaklarının çevresinde toplanmıştır. İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.
Dağınık Kır Yerleşmeleri
Evler arasında uzaklığın fazla olduğu, geniş bir alana yayılan kır yerleşmeleridir. Bu tür yerleşmelerde arazinin engebelik durumu tarım topraklarının küçük, parçalı ve dağınık olması belirleyici olmuştur. Yağışların ve su kaynaklarının bol olması dağınık yerleşmeyi kolaylaştırmıştır. Karadeniz Bölgesi’nde dağınık yerleşme yaygındır.

Geçici Yerleşmeler
Ülkemizde kır yerleşmelerinin, ekonomik açıdan tamamlayıcısı olarak gelişmiş, ekonomik faaliyetin tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu yerleşmelerdir. Yayla, mezra, oba, kom, ağıl gibi adlar verilen geçici yerleşmeler Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür. Ayrıca mevsimlik olarak konaklamak amacıyla gidilen yazlık siteler, dağ ve bağ evleri de geçici yerleşmelerdir.
Yayla : Yaz aylarında hayvan otlatmak veya tarımsal faaliyette bulunmak amacıyla gidilen geçici yerleşmelerdir. Yaylalar dinlenmek amacıyla gidilen yazlık sayfiye yerleri de olabilir.
Mezra : bazı ailelerin tarım alanlarının az olması, kan davaları gibi nedenlerle bulundukları sürekli yerleşmelerden ayrılıp daha uzak bir yere yerleşmesiyle oluşmuş yerleşmelerdir. Tarımsal faaliyetler hayvancılığa göre ön plandadır. Bir kaç ev ve eklentilerden oluşan mezralar zamanla sürekli yerleşme haline gelebilir. Örneğin Elazığ, Harput’un bir mezrası iken zamanla büyüyerek kent haline gelmiştir.
Oba : Daha çok göçebe hayvancılık yapan toplulukların geçici olarak yerleşip, çadır kurdukları yerleşmelerdir.
Dam : Köy ailelerinin geçici bir süre için yararlandıkları yerleşme biçimidir. Bölge köy yerleşmelerinde bir kısım aileler, birkaç aylık süre için köylerinden ayrılarak, kendi bahçe, tarla ve otlaklarındaki damlarda oturduktan sonra, tekrar köylerine dönerler.
Kom : Ekonomik faaliyetin büyük ölçüde hayvancılığa dayalı olduğu aileler veya kişiler tarafından oluşturulan geçici yerleşmelerdir.
Ağıl : Hayvanların barındığı, çevresi taş veya ahşap ile çevrili yerlere ağıl adı verilmektedir. Ağıllar zamanla nüfusun artmasına bağlı olarak sürekli yerleşme haline gelebilir. Sürü sahipleri tarafından kurulan ağıllar kış mevsiminde hayvanların korunması amacıyla kullanılır.
Türkiye’de Görülen Konut Tipleri
Dünya’nın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de konut tiplerini belirleyen temel etmen iklim koşullarıdır. Ayrıca jeolojik yapı, bitki örtüsü gibi doğa doğal koşullar da konut tiplerini belirlemektedir. Ülkemizde ekonomik ve kültürel gelişme, doğal çevrenin konut tipleri üzerindeki etkisini azaltmaktadır.
Kerpiç Evler : Kerpiç evlerde yapı malzemesi olarak killi toprak kullanılmaktadır. Killi toprak samanla karıştırılarak çamur haline getirilir, kalıplara dökülerek kurutulur. Kerpiç evler, yağışların az, iklimin kurak olduğu İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.
Taş Evler : Arazinin dağlık olduğu, ağacın ve toprağın yeterince bulunmadığı yerlerde yaygın olan konut tipidir. Yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar genellikle yakın çevreden karşılanır. Akdeniz’de Toros Dağları, İç Anadolu’da Nevşehir, Ürgüp Yöresi, Güneydoğu Anadolu’da Mardin Yöresi taş evlerin yaygın olduğu yerlerdir.
Ahşap Evler : İklimin nemli ormanın bol olduğu yerlerde yapı malzemesi olarak ağacın kullanıldığı konut tipidir. Bazı yörelerde ağaçla birlikte taş veya kerpiç de kullanılır. Taş evler ormanların geniş yer kapladığı Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olarak kullanılır.
Betonarme Evler : Yapı malzemesi olarak demir, beton ve tuğlanın kullanıldığı konut tipidir. Son yıllarda kullanımı artan betonarme evler, sanayileşme nedeniyle Marmara ve Ege Bölgesi’nde yaygın olarak görülür.
ŞEHİRLERİN SINIFLANDIRILMASI
Şehirler, kuruluş dönemi, kapladığı alan, nüfusu veya fonksiyonları gibi pekçok
kriter kullanılarak sınıflandırılabilir. Ancak coğrafi yönden yapılan sınıflandırmalarda
çoğu kez nüfus ve fonksiyon kriterleri kullanılmaktadır.
Nüfuslarına Göre Şehirlerin Sınıflandırılması
Nüfus miktarlarına göre ülkemiz şehirleri şu şekilde sınıflandırılabilir;
Bu nüfus grupları dikkate alındığında 1990 nüfus sayımı sonuçlarına göre ülkemizde
megakent yoktur. Ancak en yakın aday 6.620.000 kişilik nüfusu ile kuşkusuz İstanbul'dur.
Metropolitan şehir sayımız üç olup, bu gruba İstanbul, Ankara ve İzmir
girer. Büyük şehir olarak tanımladığımız 100.0001 - 1.000.000 arasında nüfuslu şehir
sayımız 40, küçük şehir sayımız ise 407'dir.
Nüfuslarına Göre Şehirlerin Sınıflandırılması
Şehir Nüfusu Tanımı
10.001 - 100.000 Küçük şehir
100.001 - 1.000.000 Büyük şehir
1.000.001 - 10.000.000 Metropolitan / Metropol (uydu kentleri vardır)
10.000.001 + Megakent
Fonksiyonlarına Göre Şehirlerin Sınıflandırılması
Fonksiyon kriterine göre yapılan sınıflandırmada ise tarım, sanayi, kültür, idari yapı
ve askeri özelilkler dikkate alınır ve bazen bu özelliklerden (fonksiyonlardan) biri
ağır basarken, bazen birden fazla fonksiyon ön plana çıkabilir.
Tarım Şehirleri
Bu şehirler genellikle nüfusu 100.000'i aşmayan, tarımsal etkinliklerin ön plana çıktığı
şehirlerdir. Bu şehirlerde çoğunlukta tarıma dayalı küçük sanayi kolları da bulunur.
Örnek olarak; Karadeniz'de Giresun, Rize, Düzce, Bafra, Niksar, Erbaa, Marmara
bölgesinde Kırklareli, İnegöl, Lüleburgaz, Ege'de alüvyal ovalarda kurulmuş
bulunan Akhisar, Bergama, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Ödemiş, Bayındır, Söke ve
Tire, Akdeniz'de Kadirli, Ceyhan, Burdur ve Mut, İç Anadolu'da Karaman, Aksaray,
Akşehir, Kırşehir, Nevşehir ve Niğde, Doğu Anadolu'da Iğdır, Bayburt, Erzincan,
Ağrı, Kars ve Muş, Güneydoğu Anadolu'da ise hemen hemen tüm şehirlerden
bahsedilebilir.
Ticaret Şehirleri
Ticaret şehirlerin ana fonksiyonlarından biridir. Ancak ticaretin şehirde baskın bir
karakter kazanması için şehrin önemli ulaşım yolları üzerinde de bulunması gerekir.
Bunun yanısıra yerleşmede ticari değeri olan üretim de yapılmalıdır. Ülkemizde
ana yol güzergahında bulunan ve hinterlandı geniş olan bazı şehirlerimiz ticaret
fonksiyonu sayesinde ön plana çıkmışlardır. Örnek olarak İstanbul, İzmir, Trabzon
ve Samsun verilebilir. Bu şehirler hem limana sahiptir hem de önemli karayollarının
bağlantısı üzerinde bulunurlar.
Sanayi Şehirleri
Şehrin gelirinde sanayi ürünlerinin payının önemli olduğu yerleşmeler bu gruba girerler.
Söz konusu yerleşmelerdeki sanayi tesisleri, şehire olduğu gibi, aynı zamanda
ülke ekonomisine de ciddi katkı sağlarlar. Örnek olarak, İstanbul, İzmit, Adapazarı,
Bursa, İzmir, Denizli, Gaziantep, Adana, Batman, Karabük, Karadeniz Ereğlisi,
Kırıkkale, Seydişehir ve İskenderun verilebilir.
İdari Şehirler
Ülkemizin en büyük idari şehri Ankara'dır. Nitekim Ankara'nın büyüyüp gelişmesinde
başşehrimiz olması önemli rol oynamıştır. Şehirde pekçok resmi kuruluşun
yanısıra yabancı ülkelerin elçilikleri, konsolosluklar bulunmaktadır. Ankara'da
yaşayan yüzbinlerce memur, şehre aynı zamanda kültür ve ticaret fonksiyonlarını
da getirmiştir.
Askeri Şehirler
Bazı şehirlerimizde veya yakın çevrelerinde büyük askeri birlikler ve binlerce asker
bulunmakta ve bu duruma bağlı olarak şehrin üretim ve tüketiminde önemli artışlar
olmaktadır. Askeri birlikler aynı zamanda o şehirlerdeki diğer sektörlerin canlanıp
ilerlemesine de sebep olurlar. Sarıkamış, Erzurum, Erzincan, Konya ve Malatya şehirlerinin
gelişmelerinde askeri fonksiyonun da çok önemli payı mevcuttur.
Kültürel Şehirler
Büyük şehirlerimizden İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Bursa aynı zamanda kültürel
faaliyetlerin, çeşitli eğitim ve sağlık kuruluşlarının, basın-yayın tesislerinin de
yoğunlaştığı şehirlerdir. Söz konusu kültürel etkinlikler şehrin gelişmesinde önemli
rol oynarlar.
Turizm Şehirleri
Bazı şehirlerimiz gelirini önemli ölçüde turizmden sağlarlar. Turizm öyle bir sektördür
ki, ulaşım, ticaret, inşaat gibi pek çok diğer sektörü de canlandırır. Turizm aynı
zamanda şehrin yanı sıra bölge ve ülke kalkınmasına da katkı yapar. İstanbul, İzmir,
Antalya, Alanya, Kuşadası, Marmaris, Çeşme, Bodrum, Nevşehir, Göreme,
Fethiye ve Bursa ülkemizin önemli turistlik şehirleri arasındadır.

TÜRKİYE’NİN NÜFUS ÖZELLİKLERİ
Türkiye'nin 2007 yılı tahmini nüfusu 75 milyondur. Kuruluş döneminde Balkan ağırlıklı olan nüfus, Anadolu vilayetlerindeki yüksek nüfus artışı nedeniyle 1980'lerden sonra Anadolu ağırlıklı olmuştur. 1985 sayımına göre Türkiye nüfusunun yüzde 10'u Trakya, yüzde 13,1'i Karadeniz, yüzde 19,4'ü Marmara ve Ege, yüzde 9,2'si Akdeniz, yüzde 7'si Batı Anadolu, yüzde 24,1'i İç Anadolu, yüzde 4,8'i Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve yüzde 12,4'ü Doğu Anadolu'da yaşamaktadır. Nüfusun yüzde 33'ü kırsal, yüzde 67'si kentsel alanlarda bulunur.
Yaşlara göre nüfus oranı (2006):
0-14 yaş arası: %25,5 (9.133.226 erkek - 8.800.070 kız)
15-64 yaş arası: %67,7 (24.218.277 erkek - 23.456.761 kadın)
65 yaş ve üstü: %6,8 (2.198.073 erkek - 2.607.551 kadın)
Yaş ortalaması
Toplamda: 28,1 yaş
Erkek: 27,9 yaş
Kadın: 28,3 yaş
Nüfus Artışı: %1,06 (2006)

Türkiye'nin en büyük nüfusuna sahip kentleri sırayla İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Kocaeli, Konya, Mersin, Antalya dır.

NÜFUS ART.
HIZ (bin) ERKEK KADIN KENT
NÜFUSU KÖY
NÜFUSU
20.10.1927 13.648.270 - 6.563.879 7.084.391 3.305.879 24.22 10.342.391 75.78
20.10.1935 16.158.018 21.10 7.936.770 8.221.248 3.802.642 23.53 12.355.376 76.47
20.10.1940 17.820.950 19.59 8.898.912 8.922.038 4.346.249 24.39 13.474.701 75.61
21.10.1945 18.790.174 10.59 9.446.580 9.343.594 4.687.102 24.94 14.103.072 75.06
22.10.1950 20.947.188 21.73 10.572.557 10.374.631 5.244.337 25.04 15.702.851 74.96
23.10.1955 24.064.763 27.75 12.233.421 11.831.342 6.927.343 28.79 17.137.420 71.21
23.10.1960 27.754.820 28.53 14.163.888 13.590.932 8.859.731 33.69 18.895.089 68.08
24.10.1965 31.391.421 24.63 15.996.964 15.394.457 10.805.817 34.42 20.585.604 65.58
25.10.1970 35.605.176 25.19 18.006.986 17.598.190 13.691.101 38.45 21.914.075 61.55
26.10.1975 40.347.719 25.01 20.744.730 19.602.989 16.869.068 41.81 23.478.651 58.19
12.10.1980 44.736.957 20.65 22.695.362 22.041.595 19.645.007 43.91 25.091.950 56.09
20.10.1985 50.664.458 24.88 25.671.975 24.992.483 26.865.757 53.03 23.798.701 46.97
21.10.1990 56.473.035 21.71 28.607.047 27.865.988 33.326.351 59.01 23.146.684 40.99
30.11.1997 62.865.574 15.08 40.882.357 65.00 21.983.217 35.00
22.10.2000 67.803.927 18.28 44.006.274 64.90 23.797.653 35.10


İPEK YOLU
İpek Yolu; Çin'den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa'ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yoludur.
İpek endüstrisi, eski çağlardan beri birçok milletin hayatında çok önemli bir yer tutmuştur. Uzak Doğu'dan gelen ipek ve baharat, Batı dünyası için, uluslararası ilişkilerde önemli bir yol oynamıştır. İpek, ayrıca Doğu kültürünün Batı tarafından tanınmasını da sağlamıştır. Doğu'nun ipeği ile baharatının kervanlarla batıya taşınması, Çin'den Avrupa'ya ulaşan ticaret yollarını oluşturmuştur. Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin'in Şian kentinden hareket ederek Özbekistan'ın Kaşgar kentine gelirler, burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi'ne, diğeri ile de Karakurum Dağları'nı aşarak İran üzerinden Anadolu'ya ulaşırlardı. Anadolu'dan deniz yolu ile veya Trakya üzerinden kara yolu ile Avrupa'ya giderlerdi.

Doğudan batıya doğru gelişen bu ticari harekette daha önceki çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden yararlanılmıştır. Yoğun bir şekilde ipek, porselen, kağıt, baharat ve değerli taşların taşınmamasının yanında kıtalar arasındaki kültür alışverişine de imkan sağlayan bu binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları zaman içinde İpek Yolu olarak adlandırılmıştır. İpek Yolu Asya'yı Avrupa'ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, 2000 yıldan beri bölgede yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır.
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, İpek Yolu'nun hem bir ticaret yolu, hem de tarihsel ve kültürel değer olarak yeniden canlandırılması gündeme gelmiş, bu yol boyunca inşa edilmiş ve artık kullanılmayan yapıların, yeni işlevler kazandırılarak korunmaları ve yaşatılmaları için çalışmalar başlamıştır.

BAHARAT YOLU
Eski çağlarda,Uzakdoğu'yu Batı'ya bağlayan ticaret yollarından biriydi. Baharat günümüzden binlerce yıl önce Doğu ülkelerinde kullanılıyordu. Orta Çağ Avrupa'sında soyluların sofralarına da girince çok önemli bir ticaret ürünü haline geldi, ama pahalı olması nedeniyle ancak varlıklı kimseler satın alabiliyordu. Aslında tarçın, kakule, zencefil ve zerdeçal satışına dayanan baharat ticaretini Çinliler Mîlat'tan önce başlatmıştı.
Baharat, Doğu’dan Avrupa'ya iki ayrı yoldan gelirdi. Bunlardan biri Orta Asya üzerinden geçen İpek Yolu'ydu. Ama İpek Yolu asıl olarak eski çağlarda Çin ipeğinin Roma’ya taşındığı yoldu. Öbür yol ise, Hindistan ve Seylan'dan (Sri Lanka) Kızıldeniz'deki Akabe Körfezi'ne, Yemen kıyılarına ya da Basra Körfezi'ne gelen denizyoluydu. Bu kıyılardaki limanlarda gemilerden boşaltılan baharat karayoluyla Fenike ve Filistin kıyılarına, Mısır'da İskenderiye'ye ve Karadeniz'e ulaştırılırdı. Sonra gene denizyoluyla Avrupa'ya taşınırdı.
Baharat ticareti uzun yıllar Venediklilerin elindeydi. Avrupalılar 15. yüzyılın sonlarında Venedik’in egemenliğini kırmak amacıyla, baharat üreten ülkelere doğrudan ulaşmanın yollarını aradılar. Sonunda Vasco da Gama 1498'de Ümit Burnu'nu dolaşarak Hindistan yolunu açtı. Kristof Kolomb Batı Hint Adaları'na, Macellan Güney Amerika'yı dolaşarak Doğu Hint Adaları'na vardı. Böylece baharat üreten ülkelere yeni yollar açıldı. Bunun sonucunda baharat ticaretinde Venedik tekeli kırılırken, tarihsel Baharat Yolu da önemini yitirdi.
BİLİM VE TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİM ÖYKÜSÜ
Anlamak anlamına gelen bilim ve yapmak anlamına gelen teknolojinin gelişim serüveni ilk insanın akıl, mantık ve duyu organlarını maddeye yöneltmesi ile başlar. Bilim ve teknoloji, serüveninin ilk gününden beri kabul gördüğü coğrafi bölgeler ve kültürler arasında seyahat eder ve gittiği her yere maddi gücünü de beraberinde taşır. Bilimin ve teknolojinin bu gücünü anlayan Büyük İskender, yaşadığı çağa siyasal damgasını vururken, İskender’den sonra gelen İslam dünyası da, yine bilim ve teknoloji aracılığıyla yaratıcının buyruklarını dünyanın dörtbiryanına taşır. İslam dünyasından sonra bilimi sahiplenen Avrupa, dünyayı kendisine sömürge yaparken, Amerika bilim ve teknolojinin gücü ile sömürgeciliği devralarak, hertürlü zehirli ürünleri deneyerek çöplük haline getirdiği gezeğenin koruyucusu rolünü üstlenir(!).
Bilimin ilk tohumlarını, M.Ö. 3000 yıllarında medeniyetin pırıltılarının görüldüğü Mezopotamya uygarlığında görüyoruz. Bu nedenle bilim ilk yolculuğuna doğu uygarlığından çıkar. Mısır uygarlığından sonra Batıya geçen bılim, önce İyonya’ya, sonra Atina’ya, Güney İtalya’ ya gider ve yeniden İskenderiye’ye döner. Roma İmparatorluğunun çökmesi ve Ortaçağ bağnazlarının muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yakması ile yokolmaya yüztutan bilim, İslamiyetin doğuşu ile yeniden canlanır ve gelişir. 7. yüzyıldan 13. yüzyılın sonlarına kadar İslamiyetin himayesinde gelişen ve modern anlamda tohumları atılan bilim, yeniden Avrupa’da canlanmaya başlar. Avrupa’dan Amerika yolculuğuna çıkan bilim, bu yolculuğa çıkmadan önce teknolojiyi de koluna takar. Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin öncülüğünde Asya’ya da yerleşen ve yolculuğuna başladığı zaman toplumda pek yeri olmayan bilim, 20.yüzyılın sonunda oluşturduğu kendi toplumuna ve modern insanına Nemrutluğunu ilan eder.
Eski Mısır Dönemi
M.Ö.3000 yıllarında Nil ve Fırat kıyılarında rahiplerin yönetiminde yerleşik hayat yaşayan Sümerler, günlük yaşamlarında teknolojik ürünleri kullanıyor ve yaşamı daha kolaylaştırmak için çevreden görgüsel olarak bilgi topluyorlardı. M.Ö. 2500′li yıllara gelindiğinde ise çarpım tablosunu kullanıp, matematiksel bazı hesaplamaları yapıyorlardı [1]. M.Ö.2000 yıllarında Sümerler’den bilim meşalesini alan Babilliler, karekök, küpkök alma, ikinci ve üçüncü dereceden problemleri çözmek amacıyla bazı tablolar geliştirirler. M.Ö.1000 yıllarına kadar Sümerler ve Babilliler döneminde elde edilen bilgiler daha çok empirik bilgi düzeyinde kalır [2].
Eski Yunan Dönemi
M.Ö.1000 yıllarından sonra Ege kıyılarında yaşadıkları dünyaya anlam arama çabası ile felsefe yapan Yunanlılar tarih sahnesinde görülür. Yunanistan ve Güney İtalya’da yaşayan Yunanlılar, bilimin tohumlarını İyonya’da atar ve felsefe biliminin de öncülüğünü yaparlar. Bilinen ilk Yunanlı bilgin Milet’de yaşayan Thales’dir. İlgi alanı astronomi ve felsefe olan Thales, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atar. Thales, düşüncelerini Mısır gibi değişik ülkelere yaptığı seyahatlerden elde ettiği bilgiler ile yoğurur. Thales yaptığı seyahatlerle, farklı kültürlerin birikimlerini Yunan topraklarına taşıyarak bilimin ve teknolojinin gelişiminde en önemli bir görevi de yerine getirir. Thales’in öğrencileri Anaximender ve Anaximenes sayesinde, Yunanlıların doğa olaylarına karşı ilgisi artar ve böylece bilim tomurcuklanmaya başlar [3]. Ancak M.Ö.550′li yıllarda Perslerin Yunan topraklarını istilası ile tomurcuklanmaya başlayan bilimin yeşermesi bir başka bahara kalır.
Thales ve öğrencilerinin materyalist felsefesine karşın rasyonalist felsefeyi kuran Pythagoras M.Ö.530′li yıllarda Ege kıyılarından Sicilya’ya taşınır ve ünlü “Kardeşlik Derneği”ni kurar. Matematiği baştacı yapan Pythagoras’a göre, ‘evrenin yapı taşı sayıdır’. Pythagoras’tan etkilenen Herakletios ise ‘gerçeğin özü sayı değil değişmedir’ derken M.Ö.475 yılında yine Pythagoras’tan etkilenen Parmenides, ‘ Gerçeğin özü sayı değil olmadır ve olma, değişmeyen, hareketsiz, bitmeyen varlıktır’ der [4].
M.Ö.450 yıllarında materyalist ve rasyonalist akımların etkisi altında fikirlerini oluşturan Empedocles’e göre ise, ‘tüm varlıklar ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört elementten oluşur, bu elementlerin ilişkilerini sevgi ve nefret olmak üzere iki güç yönetir ve dünya bu gücün rastlantı sonucu çarpışmasından oluşmuştur’. Aynı dönemde yaşayan Demokritos yeniden materyalist bir yaklaşımla, ‘atomlar ve içinde döndükleri boşluk olmak üzere iki gerçek var’ der. Demokritos’a göre, ‘insan dahil herşey maddenin mekaniksel olarak birleşmesinden doğmuş nesnelerdir’. Demokritos ilk kez atom teorisini ortaya atarak ve insanı daha o günden maddeyle sınırlayarak bilim tarihinde yerini alır [2,3,5].
Pythagoras’ın ‘kardeşlik derneği’nin üyeleri olan çoğu bilgin, tartışma sanatı üzerinde uzmanlaşır ve Atina’nın hoşgörülü demokrasisi içerisinde fikirlerini rahatlıkla beyan ederler. Bunlar, çeşitli mantık oyunları ile doğru yanlış bakmaksızın muhatabı mat etmenin yollarını öğreterek geçimlerini sağlarlar. Sofistler adı verilen bu gruba karşı ilk başkaldırı Sokrates’ten gelir. Sokrates, ‘tartışmanın amacı insanı iyi, akıllı ve dürüst yapmanın yollarını araştırmak olmalı’ der ve siyasi otoriteyi rahatsız ettiği için darağacına gönderilen ilk bilginler arasında yerini alır. Sokrates, M.Ö.480′de ölen Konfiçyüs ve 479′da ölen Buda’dan 9 yıl sonra dünyaya gelir ve 399 yılında baldıran zehiri içirilerek öldürülür [2,3,6]. Böylece, maddi kaygılarla ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket eden siyasi otorite, cinayetlerine bir yenisini daha eklerken, geleceği kurcalama ve maddeye anlam arama çabası ile hareket eden ve şehit olan bilginler listesine de bir yenisi daha eklenir.
Sokrates’in ölümünden sonra üzüntüsünden Atina’yı uzunca bir süre terkeden öğrencisi Platon (Eflatun), Atina’ya tekrar döndüğünde Akademisini kurup kapısına da ‘Buraya matematik bilmeyen giremez’ pankartını asar. Eflatun matematiğe verdiği önem kadar mistizme de önem veriyordu. Eflatun’a göre, ‘evren idealar ve olgular dünyası olmak üzere ikiye ayrılmıştı ve evren birtakım nesnelerin rastlantı sonucu birleşmesinden değil, akıllı bir yaratıcı tarafından oluşturulmuştu’ [2].
Eflatun’un öğrencilerinden Eudoxus hocası gibi düşünmüyor ve astronomi ile spekülatif kozmolojiyi birleştirerek evreni tanımlamada gözlemden bahseden ilk bilgin oluyor. Eflatun’un bir diğer öğrencisi, bilim tarihinde oldukça önemli bir yeri olan ve M.Ö. 384′de doğan Aristoteles’dir. Aristo’nun bilim üzerine etkisi yüzyıllar boyunca devam eder ve Ortaçağ boyunca hem İslam dünyasını hem de Batı kültürünü yakından etkiler.
Eski Yunan’da böyle gelişmeler olurken Çinliler kağıdı, barutu, pusulayı, baskı tekniğini ve abaküsü (ilk basit hesap makinası) bulurlar. M.Ö.246 yılında Çin İmparatoru Çü Huang-ti, ulusal birliğin sağlanması için tüm kıtapların yakılması gerektiğini söyler ve meydanlarda toplattığı tüm kitapları yaktırır [6]. Böylece siyasi otoritenin düşünceye karşıtlığı ve tahammülsüzlüğü daha bu tarihlerde ortaya çıkar.
M.Ö.334′de İskender’in 2. Yunan Kongresi’nde başkomutan seçilerek, Mısır’ı, Fenikelilerin tüm topraklarını ve Kudüs’ü alması, Pers İmparatorluğunu yıkması, İndüs’ü ele geçirerek Hint uygarlığını sona erdirmesi, Yunan düşüncesinin diğer kültürlerle tanışma olanağını sağlar. Büyük İskender (Zülkarneyn), sefere gittiği yerlere sadece veziri olan Aristoteles’i değil birçok bilim adamını da götürerek bilimsel gelişmelerin önünü açar. Büyük İskender gibi Eflatun ve Aristoteles de İbrahim dinine bağlı ve İslam şeriatinden idi [6]. Yine aynı dönemlerde yaşayan ve İskender’in sorması üzerine ‘Gölge etme başka ihsan istemem’ diyen, Eflatun’un ‘çılgın Sokrates’ dediği ve İskender’in ‘Eğer İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim’ diye iltifat ettiği Diogenes de erdemi yüceltir ve bilginlere büyük değer verirdi. Aristoteles, Lyceum’unu yine bu dönemde kuruyor. Büyük İskender’in himayesinde Yunanlılar metafizik nitelikteki spekülatif bilimden 300 yıl sürecek olan ve ‘Helenistik Çağ’ adı verilen gözleme dayalı emprik bilime yönelirler [2,3].
M.Ö.323 yılında Büyük İskender’in ölümünden sonra, Mısır’ın yönetimini eline alan Aristoteles’in öğrencisi general Ptolemy, hocasının Lyceum’unu örnek alarak meşhur İskenderiye Müzesi’ni kurar. Müze yüzlerce devletten maaşlı bilim adamını kadrosunda bulundurması nedeni ile günümüz araştırma merkezlerinin ilk nüvesi sayılır. Ayrıca müzede, yarım milyondan fazla kitabı olan bir kütüphane, gözlem evi, diseksiyon odaları ve bir de hayvanat bahçesi vardı [2]. İlk yüzyılı büyük bilimsel çalışmalara sahne olan müzede, Archimedes, Apollonius, Hero, Batylamus, Öklid, Hipparcus ve Erasosthenes gibi büyük bilimadamları yetişir ve aynı zamanda ders verirler. Müzede ders veren Apollonius, Parabola Hiperbola ve Elips gibi terimleri ilk kullanan bilimadamı unvanını alır.
M.S.101 yılında ‘Sen de mi Brütüs’ sözünün sahibi Julius Sezar, bilinen ilk gazeteyi çıkartır [6]. Bu tarihlerden sonra Yunan Bilimi geriler ve Avrupa Ortaçağ karanlığına gömülür. Kiliseye ters düştüğü gerekçesi ile bilim adına ne varsa yoketme süreci başlar. Birçok bilimsel kitap yakılır. M.S.389 yılında Piskopos Theophilus, İskenderiye Müzesi’nin ünlü kütüphanesinin bir bölümünü tahrib ettirir. 415 yılında da Patrik Cyril’in kışkırtması üzerine matematikçi Hypatia öldürülür. 525 yılında ise Eflatun’ un kurduğu Akademi, Justinian tarafından Hristıyanlığa aykırı sayılarak kapatılır. Aynı dönemde Roma’lı Boethius seküler (laik) nitelikteki yazılarından dolayı Kilise tarafından ölüm cezasına çarptırılır. Atina’daki okulların kapanması üzerine birçok Yeni-Eflatuncu bilgin İran’daki Jundishapur’a yerleşir ve Yunan düşüncesi ile Hint, İran ve Suriye kültürleri yeniden temas olanağı bulur [2,3,4].
İslam Dünyasındaki Gelişmeler
600′lü yıllarda doğup kısa sürede gelişen İslamiyet ile, Büyük İskender döneminde olduğu gibi bilim bir kere daha yeşerir. Kur’anda tabiatın incelenmesine yönelik olarak bulunan 750 ayetten ve Peygamber’in yolgöstermesi ile yaratıcının sırlarını arayan müslümanlar, deneye ve gözleme dayalı bilimin temelini atarlar. Bu dönemde Emevi Halifelerinden Muaviye bir milyon civarında kitabı barındıran “Darü’l-Hikme” yi (İlim Kültür Yuvası) kuruyor. Yine Halife el-Hakim, 400.000 ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba’da toplar. 8.yüzyılın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles’in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının bırçok eserini Arapçaya çevirtir [7]. Halife el Memun, Bizans’a ve Hindistan’a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan Yazmalarını ister [7,8]. Böylece İslam dünyası, kendilerinden önce yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler ve daha sonra bu çalışmalar Arapça’dan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti’nin kurulması ile Musevi, Hristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması İspanya’yı bilim ve kültür merkezi haline getirir [2].
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, ‘Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler’ olarak dört grupta toplar ve modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier’e öncülük eder. El-Kindi, Einstein’dan 1100 yıl önce 800 yılında izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, ‘Zaman cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin modaliteleridir’ der. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür’ der [8,9].
18.yüzyılın matematik bilgini Gerolamo Cardano’nun ‘İnsanlığın 12 büyük düşünüründen biri’ dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekliyerek bugünkü kullandığımız rakamları oluşturuyor [7,8,9]. Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, ekliptik meyli en doğru şekilde hesaplayarak kaşifler arasına giriyor [7,8,9].
Trigonometrik bağıntıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren, El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar. J.E.Montucia 1802′de yayınladığı ‘Histories des Mathematiques’ adlı eserinde “Johann Müller’in bilimsel eserleri çok zengin olmakla beraber, bir zamanlar zannedildiği kadar orijinal değildir. J.Müller’in kendisinden önceki yıllarda, bu konuda yazılmış olan eserler hakkında bilgisi vardı. Bilhassa el-Battani ve Nasirüddin Tusi’diden birşeyler aldı” der [7,8,9]. El-Battani, Tanjant ve Kotanjant’ın tanımını yaparak” Sinüs, Tanjant ve Kotanjant’ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar ve küresel üçgenlerde, köşelerden birinin dik olması halinde üçgende geçerli olan bağıntıları ortaya koyar [8,9,10].
Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır, tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler [7,8,9]. Ebü’l-Vefa Trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batylamus’a karşı, ‘Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir’ diyerek, yaptığı sayısız denemelerle ‘göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne intikal ettirildiğini’ söyleyen İbnü-l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür [7,8].
Çeşitli maddelerin birbirinden ayirt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tesbit eden el-Beyruni, 973 yılında ‘Bilimsel çalışmaların, deneylerle isbat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu’ söyler.
İbnu’n-Nefis 1200′lü yıllarda küçük kan dolaşımını keşfeder [10]. Bursalı Kadızade Rumi 1100′lü yıllarda, ‘Siyasi otoritenin, ilim müesseselerine karışmaması gerektiğini’ söyleyerek zamanın Hükümdar’ı Uluğ Bey’e karşı tavır alır ve istediğini yaptırır [11]. Şerafettin Sabuncuoğlu 1300′lü yıllarda hayvanlar üzerinde ceşitli deneyler yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yapar. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı antidot olarak kullanmak istediği bir tiryakı önce horozlarda, sonra da kendi üzerinde dener [12].
Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali Kuşçu tarafından ortak hazırlanan ve 1018 kuyruklu yıldızın konumunu içeren ‘Zic-i Gurgani’ isimli yapıt, kronoloji sistemleri, pratik astronomi ve çeşitli kuramsal matematik konularını içerir [13]. Ali Kuşçu, Fatih’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelir ve Ayasofya Medresesi Müderrisliğine (Profesörlüğü) getirilir. 15.yüzyılda Mursiyeli İbrahim Akdeniz Haritasını, 16.yüzyılda ise Piri Reis I.ve II. Dünya haritasını çizerek deniz kılavuzu mahiyetindeki ‘Kitab-ı Bahriye’ adlı coğrafya eserini yazar [7].
Bizans Kralı Jüstinyen’in yaptırdığı Ayasofya’nın kubbesine çıkıp, Hz.Süleyman’a hitaben “Ey Süleyman bugün seni geçtim” demesine karşın Selimiye’yi yapan Mimar Sinan, ‘Ey zavallı Jüstinyen, Allah ü Vahidü’l-Ahad, herkesten ve herşeyden üstündür’ diyerek cevap verir [7]. 1630 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi uçma denemeleri yapar. Katib Çelebi ise aynı yıllarda yerküreyi, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Mecellenika (Avustralya) ve kutub bölgeleri olmak üzere altı kıtaya ayırır. Katib Çelebi 14.500 yazar ve yorumcuyu kapsayan “Keşfü’z-Zunun” adlı bibliyografya lugati ile, bir bibliyografya uzmanı olduğunu ortaya koyar [7].
Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının bilim dünyasından silinip yokolmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna düşerken, tarih boyunca İslamın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar ilan edilerek öder.
İslam dünyasının bilimle uğraştığı parlak dönemlerinde, Avrupanın Hristiyan dünyası büyü, simya ve astroloji ile uğraşıyordu. Halkın kültür düzeyi çok düşük olduğu için bilimle kimse ilgilenmiyordu. Kilise ile daima ters düşen Kutsal Roma İmparatoru Frederik II (1194-1250), Arapça’dan bazı bilimsel eserleri Latinceye çevirtir. Fakat bu çevirinin amacının bilim için mi, yoksa kiliseyi kızdırmak için mi olduğu tartışmalıdır [2]. Onüçüncü yüzyılda Avrupa’da Kilisenin öncülüğünde üniversiteler kurulurken iki de manastır düzeni ortaya çıkar. Bilime katkılarıyla bilinen Fransisken manastırı ve felsefeye katkıları ile bilinen Dominiken manastırı [2].
Dominiken manastırının yetiştirdiği en büyük din düşünürü St.Thomas Aquinas’dır (1225-1274). Skolastizm’in kurucusu olan St.Thomas, ‘bilginin iki kaynağı vardır, biri inanç, diğeri ise doğal akıl yürütmedir. İnanç bilgisini kutsal kitaptan alır; akıl yürütme ise aklın süzgecinden geçirilerek düzenlenen ve yorumlanan duyu verilerini kullanır ve bunun en yüce örnekleri de Eflatun ve Aristoteles’te vardı’ der. Fransisken manastırının yetiştirdiği en büyük bilim adamı ise Roger Bacon’dur (1214-1294). Bacon El Heysem’den etkilenerek optik bilimi üzerinde çalışır. Bacon, eğitim ve deneysel bilimde matematiğin çok önemli olduğunu söyler ve bilimsel çalişmalarda gözlem ve deneyin öneminden bahseder. Oysa bu dönemde Avrupa’da matematik, müslümanların uğraştığı bir alan olarak görülür ve uğraşanlara da iyi gözle bakılmazdı.
14. yüzyılda matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arası Arapça’dan ve Eski Yunanca’dan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles’in tüm kitapları 1495 yılında basılır. Thales’in Mısır’a, İslam dünyasının Bizans ve Hindistan’a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatlar gibi Avrupa’dan birçok bilim adamı İslam dünyasına seyahat yaparak bilimsel kitapları toplarlar. Bir kere daha bilimsel eserler Doğu Uygarlığından Batı Uygarlığına doğru yönelir. Eski Yunanca’dan Arapça’ya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapça’dan Latinceye çevrilmeye başlanır.
Rönesans Sonrası Gelişmeler
Kilise ile bilimi bağdaştırmaya çalışan skolastik düşünürlere rağmen Avrupa Rönesans dönemi ile beraber yavaş yavaş kilisenin baskısından kurtulmaya başlar. Rönesans döneminde bilim adamından çok, sanatçı, tarihçi ve politikacı yetişir fakat Heykeltraş, Mimar, Ressam olduğu kadar da Jeoloji, Astronomi, Anatomi ve Fizyoloji ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan Leonardo da Vinci (1452-159) Rönesans döneminde yetişen en onemli bilim adamı olarak da bilinir. Rönesans döneminde zanaatkarların atölyelerinin çok faal olduğu da görülür.
Nicolaus Copernicus’un (1477-1543), evreni yer merkezli değil de güneş merkezli yaklaşımı sadece modern bilimin başlangıcı değil insanın evrende yerini saptamasının da başlangıcı sayılır. Polonya’nın Torun kentinde dünyaya gelen Copernicus çoğu düşüncesini Pythagoras ve Aristoteles’ten alır. Copernicus düşüncelerini kiliseden çekindiği için söylemez. Ancak yaşamının son yılında ağır hasta yatağında iken dostu Osiander tarafından ‘Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine’ adlı yapıtı bastırılır ve başlangıçta çoğu entellektüel tarafından küçümsenir. Martin Luether, Copernicus’a hitaben ‘Bu budala, tüm astronomi bilimini ters-yüz etme hevesindedir. Oysa, kutsal kitap bize, Joshua’nın yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler’ der [2,3]. Rönesansın kilisenin hakimiyetini yıkması ve Copernicus’un yaklaşımı ile aydınlanma çağı ve modern bilimin bugünkü anlamdaki şekillenme sürecini başlatır. Bu süreci izleyerek, Tycho Brahe (1546-1601), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642), William Harvey (1528-1626), Nicolaus Steno (1638-1680) ve Isaac Newton (1642-1727), Leonard Euler ( 1707-1783), J.L. Lagrange (1736-1813), P.S.Laplace (1749-1827) gibi bilimadamları bugünkü anlamda modern bilimin temellerini atarlar.
Bilime dayalı Teknolojilerin gelişmesi
Sanayi devrimine kadar teknoloji, mucitler sayesinde daima bilimden önde gider ve Sanayi Devriminden sonra bilime dayalı teknolojiler dönemi başlar. Zanaatkar atölyeleri yerlerini, bilim adamının laboratuvarlarına, Araştırma-geliştirme (Ar-Ge) merkezlerine ve fabrikalara bırakır. Bu dönemde bilimin itici gücü sadece entellektüel merak değil daha çok sermaye olur. Bilimsel gücün para demek olduğunu anlayan birçok tüccar, bilim adamları ile yakın dostluk içerisine girerek onların çalışmalarını finanse eder. Böylece Avrupa, ticari sömürgeciliğin en iyi aracının bilim ve teknoloji olduğunu anlar ve bilime dayalı teknoloji çağı başlar.
Bilime dayalı teknolojinin ilk örneği Thomas Alva Edison’un laboratuvarına, bilimsel gelişmeleri ticari uygulamalara dönüştürerek gerçekleştirdiği elektrik teknolojisidir (elektrik lambası, güç santralı 1887). Henri Ford’un 1908 yılında seri olarak otomobil üretmesi ‘kütlesel üretim’ kavramını da ortaya koyar. 1895 yılında Röntgen’in X ışınlarını keşfetmesi ve arkasından doğal radyoaktivitenin keşfi (1896), Thomson’un elektronu keşfetmesi, Planck’ın kuantum kavramını ortaya atması ve Einstein’in foton kavramı (1905) ve genel rölativite teorisini ortaya koyması, daha önce temeli atılan modern bilimin doğuşunu da simgeler. Bilimin bu doğuşunun temelinde I.ve II. Dünya savaşlarının olması kadar farklı kültürlerin daha önce Eski Yunan’da, İslam dünyasında ve Endülüs’te biraraya gelmesi gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de biraraya gelmesi vardır.
Yoğun madde fiziği, malzeme bilimi ve elektroniğin gelişmesi sonucu bilgisayar ve telekomunikasyon teknolojileri ortaya çıkar. M.Ö.3500 yılı civarında yazının, M.Ö. 170 yılında parşömenin ve 1454′de matbaanın icadı ile gelişen yazılı iletişim, telgraf, sabit görüntülerin elektrikle iletimi, daktilo, telefon, fonograf, televizyon yayını, teleks, haberleşme uydusu, transatlantik fiberoptik kablo, telefax ile yazılı metinlerin yanında, ses ve hareketli görüntüyü de kapsayan telekomünikasyon teknolojilerine dönüşür. Bu sayede bilginin işlenmesi, iletilmesi, depolanması ve enformatik, yazılım, optoelektronik ve fotonik gibi yeni bilim alanları ve bunlara dayalı yeni teknolojiler ortaya çıkar [14]. Transistörün geliştirilmesini izleyen yaklaşık elli yıllık bir süre içinde bilime dayalı “ileri teknolojiler” doğar [15]. Biyoteknoloji, gen mühendisliği ve moleküler biyoloji ile üretim sistemindeki değişimler yanında ürünlerin boyutlarında da bir minyatürleşme olur ve gıda üretimi tarlalardan araştırma laboratuvarlarına doğru kaymaya başlar

Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com

Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Administrator
Uzman Üye
*****
Üye No: 6
Cinsiyet: Bay
Mesleği: Sınıf Öğretmeni
Mesaj Sayısı: 5463
Nerden: Erzincan & Erzurum arası
Puan: +42/-9
Sınıf Öğretmeni Aday Adayı...

Offline
« Yanıtla #2 : Ekim 20, 2007, 08:15:47 ÖS »

Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinin Başlangıcı
Bilim ve teknolojinin bu serüveni sonucunda, sınırları tanımlanmamış genişlemeye ve aynı zamanda sınırsız ihtiyaçlar yaratmaya yönelik istikrarsız bir yapı olan ‘bilgi toplumu’ ortaya çıkar. Sanayı toplumunda olduğu gibi bilgi toplumunda da insan dahil herşey üretim faktörü açısından ele alınmaktadır. Sanayi toplumunun ihtiyaç duyduğu insan gücünü, iş ve emek ilişkisinin nasıl olması gerektiğini Taylor tanımlamıştı. Bilgi toplumunun gerektirdiği işi ve insan gücünü de W.Edwards Deming tanımlamaktadır. Deming’e göre bilgi toplumunun işçisi sadece söyleneni yapan değil, aktif olarak üretime katılan, asgari bir fen ve matematik bilgisi olan kişiler olmalıdır [16]. Bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu işçilerin %50’sinden fazlası da üniversite mezunu olmalıdır [17]. Böylece bilgi toplumunda ayakta kalarak üretim faktörü olma özelliğini sürdürebilecek modern insanda olması gereken vasıflar uzmanlarca şu şekilde belirleniyor: Teknolojik gelişmelere ve değişimlere adapte olabilme, kendini yenileyebilme yeteneği, ileri teknolojilere aşinalık, teknolojinin sosyal boyutunu kavrayabilme, en az bir yabancı dil bilme ve disiplinler arasında çalışabilme özelliğinin olması.
Bilim ve teknoloji yeni bir toplum şekillendirdiği gibi yeni bir insan gücünü de tanımlamaktadır. Böylece 20. yüzyılın siyasi atmosferini dolduran emek - sermaye ilişkisi, 21. yüzyıla girilirken yerini yönetim-bilgi-sermaye ilişkisine, emeğin performansı da bilginin performansına bırakır. Başında, magazin sayfalarında gösterişci kapitalistler kadar, profesyonel yönetici ve bilim adamlarının da simaları görülmeye başlanır. Serbest piyasa ekonomisi, banka ağları, bilgi ağları, ulaşım şebekesi, çokuluslu şirketler ve sonuç olarak küreselleşme kavramı ortaya çıkar. Böylece insanın faaliyetleri ulusal devletin dışına çıkarak uluslararası mahiyet kazanır. Diğer taraftan ise insan birçok bilgiye ulaşırken insana ait birçok özel bilgiye de kredi kartı, personel bilgi formu vs. gibi formlar sayesinde erişilebilmektedir. Yine şu anda dünyanın birçok yerinde yürütülen ‘Genom’ projesinin sonuçlanması ile insan bir de ‘gen kimlik kartı’na sahip olacak. İnsanın gen haritasını tanımlayan bu kimlik, sosyal statüdeki konumu da belirleyebilecek. Örneğin DNA içerisindeki şifrelere göre anlamlandırılan kodlar sayesinde insanın neye meyilli olduğu tesbit edilecek ve iş bulmada, evlenmede ve herhangi bir yere üyelikte bu kodların çözümüne bakılacaktır. Kodlarından şizofreniye meyilli veya başka bir hastaliğa eğimli gibi anlam çıkartılan insanın yaşamı daha başlamada altüst olabilecek ve daima kontrol altında tutulacaktır.
Bu gelişmeler, insanı belli merkezlerden yönlendirebilme yeteneğini de beraberinde getirerek, birçok gayrimeşru iktidarın meşrulaştırılması rolunü de üstlenir. Bilim, siyasi iktidarların teorik düşünce boyutundaki haklılığını doğrulamanın peşinde koşturulurken, teknoloji de toplumun kontrol altına alınması yönünde geliştirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin harcamalarına bir gözatıldığında, yatırımların çoğunun insanı hedef alan savaş teknolojisine veya insanın eylemlerini denetlemeye dayanan kontrol mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik olduğu görülür. Modern insan, sanki hemcinsini mahkum etmeye veya yoketmeye yönelik programlanmış gibi üretmektedir.
Bilim ve teknoloji, şekillendirdiği yükseköğretim kurumlarında üretilen modern köleleri eliyle bir taraftan kendine endeksli toplumu ortaya çıkartırken diğer taraftan da ürünleri ile doğayı nükleer çöplük haline getirmekte ve kozmosu kaosa doğru sürüklemektedir. Bu nedenle gözükapalı kölelerini ürettiği oran da gözükapalı karşıtlarını da üretmeye başlamıştır. Özellikle 1960′lı yıllardan itibaren alevlenen çevrecilik hareketleri sonucunda, teknolojinin hoyrat ve sınırsız gelişimine müdahale etme düşüncesi ile ‘yumuşak teknoloji’ kavramı gündeme gelir.
Bilim ve Teknolojinin Siyasi Fonksiyonu
Tarihe bakıldığında bilim ve teknolojiyi değişik zaman birimlerinde de olsa tüm insanlığın emeklerinin bugünlere taşıdığı görülür. Çağdaş anlamda bilim, 19. ve 20. yüzyılda birdenbire ortaya çıkmış değil, tarih içerisinde tabii gelişimi sonucu ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda bilime yapılan katkılar binlerce yılın emeğine yapılan son rötuşlardır. Fakat tüm insanlığın emeği sonucu gelişmesine rağmen bugün için, gelişmiş diye bilinen birkaç ülkenin tekelinde gelişmekte olan ülkeleri sömürü aracı olarak kullanılmaktadır.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin, transfer teknolojiler ile çağa ayak uydurmaya çalışmalarına rağmen, çok yakında transfer teknolojileri bile kullanamayacak düzeyde geri kalacağı aşikardır. Hatta gelişmiş ülkeler arasında bile giderek ara açılmaktadır. Örneğin 1982 yılında Avrupa’da yapılan sanayisi gelişmiş yedi büyük ülkenin toplantısında gelişmiş ülkelerde de teknolojik seviye farkının ortaya çıktığı konuşulmuş ve bunun sonucu EUREKA oluşturulmuştur. Yine 1987 yılında Reagan-Gorbaçov zirvesinin ana nedeni ‘Yıldız Savaşları’ projesiydi ve SSCB’nin dağılmasından sonra yapılan görüşmelerde nükleer silahların sınırlandırılması konusu hakimdi. Çünkü Japonya’ya atılan Atom Bombası’nın yönünün bu kez Japonya olmadığının bilinci vardı. Japon Taro Nakoyama, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bilim ve teknolojinin gücünü çok iyi anladığını ‘Kudret çizgimizin o günkü sıfırdan bugünkü durduğu yere gelmesiyle ilgili süreç birçok ülkeye örnek olabilir’ der.
Gelişmiş ülkelerin bilim ve teknoloji öğretmek ve yaymak için gelişmekte olan ülke insanlarına burs verdiği de görülmektedir. Böyle bir faaliyetin gerçekte birçok yararı olmasına rağmen gelişmiş ülkelerin bu faaliyetle ’soylu bir yardım’ çabasından çok, geliştirdikleri teknolojileri geri kalmış ülkelere satma yani geri kalmış ülkeleri kendilerine bağımlı kılma amacında olduğu da bir gerçektir. Bunun sinyalleri daha 1774 yılında İngiliz Başbakanı Willam Pitt’in “Kendi ülkemizde imal ettiklerimizin kolonilerimizde yapılmasına asla müsaade ve müsamaha göstermemeliyiz” sözü ile açığa çıkar.
Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi dünyadaki siyasal olayların altında sonuçları tüm gezeğeni etkileyebilecek araştırma projeleri yani bilimsel ve teknolojik nedenler aranmalıdır. Gezeğenin değişik coğrafi bölgelerinde yardım adına dolaşan emperyalist güçler, keşfedilen yeni bir hammaddenin peşinde koşmaktansa Irak’ta olduğu gibi “barış ve yardım” benzeri temel insanlık değerlerinin peşinde koştuğunu söylemeyi tercih etmektedir. Bu nedenle insan dahil herşeyi üretim faktörü olarak değerlendiren ‘vahşi emperyalizm’in modern insanın adım attığı her yerde, yeni keşfedilen bir hammaddenin arandığı veya zararlı bir teknolojik ürünün savunmasız insanlar üzerinde denendiği düşünülebilir. Çünkü vahşi emparyalizmin temsilcileri gelişmekte olan ülkeleri bir laboratuvar, insanlarını da kobay olarak görmekte ve bu yönde uygulamalar yapabilmektedir. Körfez savaşında Fransa ve Almanya gibi birçok ülke yeni silah teknolojilerinin ürünlerini denerken, Rusya’da Çeçenistan’da aynı uygulamayı yapmaktadır.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, gelişen teknoloji dünyadaki siyasal dengeyi de giderek artan bir oranda kapitalist ülkelerin lehinde sarsmakta ve bilimsel ve teknolojik ürünler vahşi emperyalizmin modern insanı eliyle temel insanlık değerlerini gezeğenden silmeye yönelik bir şekilde kullanılmaktadır. Yani bilim ve teknolojinin öncülüğünde elit bir tabaka, dünya insanlığını kendine köle yapmanın peşinde… Bu nedenle bilimsel araştırmaların ve teknolojik ürünlerin kullanım amacının yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu vardır. Bilim adamının hemcinsini ve dünyayı yok edebilecek teknolojilerden çok, başlangıçtaki amacına uygun olarak anlama, kavrama ve hakim olmaya yönelik çaba içerisinde olması gerekir.
PANAMA KANALI
Panama Kanalı, Orta Amerika'nın en güney ülkesi Panama topraklarında yer alır ve Atlantik Okyanusu ile Büyük Okyanus'unu birbirine bağlar.
Kanalın yapımı, tarihin en büyük ve en zor mühendislik projelerinden bir olmuştur. Gemicilik üzerindeki etkileri ise, Güney Amerika kıtasının en güney ucu olan Horn Burnu'ndan dolaşma külfetini ortadan kaldırmış olması nedeniyle çok önemlidir.

Panama'da bir kanal inşa etme fikri 1500'lü yıllara kadar giderse de, ilk ciddi çalışmalar, Fransızların öncülüğünde 1880'de başlamış fakat bir sonuç vermemiştir. İnşaat ABD tarafından tamamlanmış ve kanal 1914'te hizmete açılmıştır. 77 kilometre uzunluğundaki kanalın yapımı sırasında, sıtma ve sarı humma gibi hastalıklardan büyük toprak kaymalarına kadar her türlü güçlükle karşılaşılmış ve yaklaşık 27.500 kanal çalışanı bu süreçte can vermiştir.
Bugün New York'tan San Francisco'ya giden bir geminin, Panama kanalını kullanarak 9.500 km yol yapması, Horn Burnu'nun dolaşılmasını zorunlu kılan eski günlerdeki 22.500 km yola oranla büyük bir kolaylıktır.
Açılışından 2002 yılına dek, yaklaşık 800.000 geminin geçtiği tahmin edilen Panama Kanalı'ndan her yıl 14.000'den fazla gemi geçmekte olup taşınan yük miktarı 203 milyon tonu bulmaktadır. Kanal boyunca yolculuk yaklaşık 9 saat sürmektedir.

SÜVEYŞ KANALI
Akdeniz ile Kızıldeniz'i birbirine bağlayan yapay suyoludur. Sina Yarımadası'nın batısındadır. 163 kilometre uzunluğunda ve en dar yerinde 300 metre genişliğindedir. Kanal, Afrika çevresinde dolaşmaya gerek kalmadan Asya ile Avrupa arasında deniz taşımacılığı yapılmasını sağlar.
Dünya'nın önemli kanallarından birisi arasında yer alır.Eski gemiciler ticarette çok uzun yol ve mesafe kat ettikleri için böyle bir kanal yapma gereksiniminde bulunmuşlardır.Süveyş Kanalı'nın açılmasında Osmanlı İmparatorluğu'nun da büyük önemi vardır. Mısır topraklarında bulunan ve Akdeniz ile Kızıldeniz'i birleştiren 161 km uzunluğunda yapay suyolu. Kanalın genişliği 70-125 m arasında değişmektedir. Derinliği 11-12 m'dir. Su kesimi 10,36 m'den fazla olan gemiler kanaldan geçemez. 1951 yılında trafiği kolaylaştırmak amacıyla el-Kantara ile el-Firdan arasında 13,5 km lik bir yan geçit açılmıştır.
Kanaldan geçen ilk gemiler Süveyş kıstağında sefere elverişli bir su yolu kurmak için ilk denemeler Eski çağda yapıldı. M.Ö. 2000 yılından sonra Nil Deltası'nı Acı Göl aracılığıyla Kızıldeniz'e bağlamak için planlar yapılmıştır. Firavun Nekao zamanında M.Ö. 600'e doğru Nil, Timsah Gölü ve Kızıldeniz arasında bir kanal açılmaya başlandı. Ptolemaios II zamanında, M.ö. 3. yüzyılda bitirilen bu kanal daha sonraki yıllarda dönem dönem kullanıldı. 776'da tamamıyla bırakıldı. Osmanlılar 16. ve 18. yüzyıllarda Kızıldeniz ile Akdeniz arasında bir kanal açılması üzerinde durdular, fakat bu düşünceler gerçekleşmedi. Kanal düşüncesi 19. yüzyılda yeniden ele alındı. Napolyon seferine katılan Lepére, İskenderiye-Süveyş arasında açılacak bir kanal tasarladı. Bu kanalı Mehmed Ali Paşa'nın hizmetindeki Fransız mühendisi Limand de Bellefonds daha düz bir hat haline getirdi ve Fransa'nın iskenderiye konsolosu Lesseps planı onayladı. Saint-Simon'cuların (Talabot, Stephenson, Negrelli von Mpldebbe) kurduğu inceleme kurulu 1848 devrimiyle ortadan kalktı. Mısır hıdivliğine Lesseps'in dostu olan Said Paşa'nın çıkması (1854) tasarıyı kesinleştirdi. Said Paşa, kanalın açılmasına izin verdi. 200 milyon frank sermayeli Evrensel Süveyş Deniz Kanalı Şirketi kuruldu ve önce 30 Kasım 1854, sonra da 5 Ocak 1856 fermanlarıyla açılıştan itibaren 99 yıllık imtiyaz aldı.
Romalılar ve Araplar tarafından birçok projeler tasarlanmışsa da teknik açıdan karşılaşılan zorluklar ve 15. yüzyılda Ümit Burnu yolunun bulunması bu projelerin uygulanmasını engellemiştir. 1854 yılında Ferdinand Vicomte de Lesseps tarafından çizilen projeyi uygulamak amacıyla Compagnie Universelle du Canal Maritime de Suez kurulmuştur. 1861 yılında başlayan çalışmalar 1869'da tamamlandı ve aynı yıl kanal açıldı. 1869 yılında kanalın yönetimi Mısır hükümeti tarafından 99 yıllığına uluslararası bir şirkete devredildi. 1875'te İngilizler %44'üne sahip oldu. 1956 yılında Mısır hükümeti tarafından millileştirildi. İngiltere'nin Mısır'a karşı saldırıya geçmesi sonucunda kanal trafiğe kapatıldı. Günümüzde ise askeri olmayan yük gemileri kanaldan transit geçebilmektedir.

İSTANBUL BOĞAZI
İstanbul Boğazı, Karadeniz'le Marmara Denizi'ni birleştiren su yoluna verilen isim. İstanbul'un Rumeli (Avrupa) ve Anadolu (Asya) yakalarını birbirinden ayırır. Uzunluğu düz olarak 30 kilometredir. Girinti ve çıkıntılar hesaba katılınca kıyıların uzunluğu ortaya çıkar. Rumeli yakasında Rumeli Feneri'nden Haliç kıyılarını dolaşarak Ahırkapı Fenerine kadar 55 kilometre, Anadolu yakasında Anadolu Feneriyle Kızkulesi arası 35 kilometre, Selimiye önündeki Kayak Burnu' na kadar 36 kilometredir. Boğazın en geniş yeri Anadolu Feneri ile Rumeli Feneri arasında 3600 metre, en dar yeri Anadolu Hisarı ile Rumeli Hisarı arasında 760 metredir. Boğaz'ın en derin yeri Bebek'le Kandilli arasında 120 metredir.
İstanbul Boğazı'nda su yüzünde Karadeniz'den Marmara'ya, su altında Marmara'dan Karadeniz'e akıntılar vardır. Su yüzeyinde yer yer ters akıntılar da görülür.
İstanbul boğazı üzerinde 1973 yılında açılan 1073 m. boyundaki Boğaziçi Köprüsü ve 1986'da açılan 1090 m. boyundaki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü iki yakayı birbirine bağlamaktadır. Boğazı alttan geçecek Marmara projesinin 2008'de tamamlanması beklenmektedir.

ÇANAKKALE BOĞAZI
Çanakkale Boğazı, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlardan birisidir. Asya ile Avrupa kıtalarının birbirine bağlayan boğazda köprü yoktur. Kıtalar arasında ulaşım feribotlarla sağlanır. En derin noktasının derinliği 167 metre olan boğazın ortalama derinliği 65 metredir. Çanakkale Boğazı Birinci Dünya Savaşı'nda tarihte ender rastlanan bir savaşa ev sahipliği yapmış; bu savaş sonucunda toplam 150,000 kişi hayatını kaybetmiş; savaşın sonucunda Çanakkale Geçilmez sözü Dünya'ya ispatlanmıştır.

HÜRMÜZ BOĞAZI
Dünyanın en önemli su yollarından biridir. Fars Körfezini Umman Denizi kanalıyla dünyanın serbest sularına bağlar. Saatte 5 petrol gemisinin geçtiği bu boğazın ana su yolu derinliğinin 115 metre, genişliğinin ise en dar yerde 56 km olması büyük okyanus gemilerinin boğazdan geçmesine imkan tanımaktadır. Hürmüz boğazının kuzeyinde yer alan Kışen adası ile boğazın yakınlarında bulunan Hürmüz, Lar ve Hengani adaları İran İslam Cumhuriyeti’nin söz konusu bölgede önemli su yollarına hakim olmasını kolaylaştırmıştır.

Haydarpaşa Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü Haydarpaşa / İstanbul – TÜRKİYE
Telefon: 90-216-348 80 20
Faks: 90-216-345 17 05
Teleks: 29705 TCSL TR
E-posta: haydarpasaliman@tcdd.gov.tr
Enlem & Boylam:
400 59’ 00” N
280 57’ 00” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-216-337 99 88
Liman Özellikleri
Pilotaj/Romörkaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunludur. Bu
hizmet gün boyu TDİ tarafından verilmektedir. 2000 GT’den küçük gemiler için
römorkör alma mecburiyeti yoktur. Bu hizmet, 24 saat boyunca, 2500 HP gücündeki
3 römorkörle Liman tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: 250 ton kapasiteli bir yüzer vinç, 3 römorkör, 3 kılavuz botu, 3 demiryolu feribotu ve 3 palamar botu mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: Konteyner elleçlemeleri 40 tonluk 4 adet gantry
crane, 40 tonluk 18 adet lastik tekerlekli transtainer, 40 tonluk 16 adet konteyner
mobil vinci ve 10-42 tonluk 16 adet konteyner forklifti ile gerçekleştirilmektedir.
Ayrıca, terminalde, reefer konteynerler için uygun reefer panoları da mevcuttur.
Konteyner Kara Terminali (Göztepe): Bundan başka, liman sahası dışında, boş
konteynerlerin istiflendiği bir kara terminali de vardır. 55.000 m2 alana sahip olan bu
sahanın yıllık tutma kapasitesi 2200 TEU’dur.
Dökme Yük Tesisi: 34.000 ton kapasiteli bir siloya sahip olan limanda rıhtımla bağlantılı bir konveyör sistemi de mevcuttur.
Feribot: Sirkeci ve Haydarpaşa arasında çalışan tren feribotları için iki
feribot istasyonu mevcut olup, her bir feribotun kapasitesi 480 tondur.

İzmir Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü İzmir – TÜRKİYE
Telefon: 90-232-463 16 00 (5 hat)
Faks: 90-232-463 22 48
E-posta: izmirliman@tcdd.gov.tr
Enlem & Boylam:
380 25’ 00” N
270 04’ 30” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-232-463 22 52
Liman Özellikleri
Limanın Konumu: İzmir, Ege Denizinin batı kıyısında konuşlanmakta olup, nüfus
yoğunluğu bakımından Türkiye’nin üçüncü büyük şehri ve iş merkezidir. Liman geniş
tarımsal ve endüstriyel hinterlanda sahiptir. Ege Bölgesinin tarım ve endüstri limanı
olan İzmir, aynı zamanda ülkenin ihracatında hayati rol oynar. Liman demiryolu ve
karayolu şebekesi ile bağlantılıdır.
Pilotaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunludur. Pilotaj ve Römorkaj hizmetleri, 24 saat boyunca, TDİ tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: 90 ton kapasiteli bir yüzer vinç mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: Terminaldeki konteyner elleçleme operasyonları 40 tonluk 5 adet gantry crane, 40 tonluk 19 adet lastik tekerlekli transtainer, 40 tonluk 20 adet dolu konteyner mobil vinci ve 10-42 tonluk 23 adet boş konteyner mobil vinci ile
gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, terminalde, reefer konteynerler için uygun reefer
panoları da mevcuttur. Konteyner yıkama tesisinin kapasitesi günlük 20 TEU’dur.
Dökme Yük Tesisi: Toplam 70.000 ton kapasiteli TMO’ya ait iki beton siloya sahip
olan limanda rıhtımla bağlantılı bir konveyör sistemi de mevcuttur.
Yolcu Hizmetleri: İzmir’in Ege’deki tarihi ve turistik yerlere çok yakın olmasından dolayı, liman yolcu terminali önemli ölçüde trafiğe sahiptir.

Bandırma Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü Bandırma – TÜRKİYE
Telefon: 90-266-718 75 30
Faks: 90-266-713 60 11
E-posta: bandirmaliman@tcdd.gov.tr
Enlem & Boylam
400 21’ 45” N
270 57’ 50” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-266-713 49 66
Liman Özellikleri
Limanın Konumu: Bandırma Liman, Marmara Denizinin güney kıyısında
konuşlanmaktadır. Marmara Bölgesi ihracatında ana ihraç kapılarından biridir.
Liman modern altyapısına sahip olup, 1000 ve 500 m. uzunluğunda iki mendireği
vardır. İki mendirek arası açıklık 225 metredir. Liman demiryolu ve karayolu
şebekesi ile bağlantılıdır.
Pilotaj/Romörkaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunlu olup, 500 GRT’ye kadar olan gemiler için römorkör alma mecburiyeti yoktur. Hizmet, 24 saat boyunca, Liman tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: bir kılavuz botu, 3 römorkör ve 2 palamar botu mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: Liman elleçleme ekipmanları arasında 4 adet dolu konteyner ve bir
adet de boş konteyner mobil vinci, 3-35 tonluk 15 adet rıhtım vinci, 5-25 tonluk 6
adet mobil vinç, 5 standart ve 14 kısa mastlı forklift, 3 paletli vinç ve 2 loder yer
almaktadır.
Dökme Yük: Toplam uzunluğu 1315m. ve derinlikleri 8-12 m. arasında
değişen derinlikteki rıhtımlarla dökme yük trafiğine hizmet verilmektedir. Rıhtımdaki
yükleme-boşaltma hizmetleri rıhtım vinçleri ile gerçekleştirilmektedir.

Samsun Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü Samsun – TÜRKİYE
Telefon: 90-362-233 22 93 (2 hat)
Faks: 90-362-445 16 26
Teleks: 82172 TCSL TR
E-posta: samsunliman@tcdd.gov.tr
Enlem & Boylam
410 18’ 00” N
360 22’ 00” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-362-445 16 56
Liman Özellikleri
Pilotaj/Romörkaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunludur. 500
GT’den küçük gemiler için römorkör alma mecburiyeti yoktur. Bu hizmet, 24 saat
boyunca, 2500 HP gücündeki 4 römorkörle Liman tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: Bir kılavuz botu, 4 römorkör, 2 palamar botu ve bir hizmet botu
mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: Liman elleçleme ekipmanları arasında 3 adet
dolu konteyner forklifti, 3-35 tonluk 19 adet rıhtım vinci, 10 tonluk 2 adet saha vinci,
5-25 tonluk 6 adet mobil vinci, 5 adet standart ve 8 adet kısa mastlı forklift ve 2
adet 1.6 tonluk mini loder yer almaktadır. Limanda konteynerize yük için boş alan
mevcut olup, 35 tonluk genel amaçlı bir vinçle yükleme ve boşaltma yapılmaktadır.
Feribot: Liman, Kuzey Avrupa, BDT ve Ortadoğu ülkeleri arasında demir-karadenizyolu
kombine taşımacılığına hizmet veren feribot köprü sistemine sahiptir.
Yanaşma rampasının boyu 184.5 m., genişliği 26.5 m. ve 7.4 m. su çekimine sahip
olup, 12.000 dwt ağırlığındaki tren ferilerinin yanaşmasına uygundur. Kara-gemi
yükseklik ayarı hidrolik olarak yapılmakta, köprünün gelecekteki trafik göz önüne
alınarak 3 veya 5 hatta çıkabilme imkanı vardır.

İskenderun Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü İskenderun - TÜRKİYE
Telefon: 90-326-614 00 44
Faks: 90-326-613 24 24
Teleks: 32424 LIMAN TR
E-posta: iskenderunliman@tcdd.gov.tr


Enlem & Boylam:
360 38’ 00” N
360 10’ 00” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-326-614 00 47
Liman Özellikleri
Limanın Konumu: İskenderun Limanı, Akdeniz’in kuzeydoğusunda konuşlanmakta
olup, Ortadoğu ülkelerine olan aktarma trafiğine olduğu kadar, Güney ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerine de hizmet vermektedir. Bu bakımdan, aktarma
limanı olarak önemli bir role sahiptir. Liman, 1400 m. uzunluğunda bir mendireğe
sahip olup, kuzey ve güney rüzgarlarından korunmaktadır. Liman girişinde derinlik
12 metredir. Liman demiryolu ve karayolu şebekesi ile bağlantılıdır.
Pilotaj/Romörkaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunlu olup,
hizmet, 24 saat boyunca, Liman tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: 90 tonkapasiteli bir yüzer vinç, bir kılavuz botu, 4 römorkör, 2 palamar ve bir servis botu mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: Liman elleçleme ekipmanları arasında bir adet
dolu konteyner ve bir adet de boş konteyner forklifti, 3-35 tonluk 17 adet rıhtım
vinci, 5-25 tonluk 9 adet mobil vinç, 2 köprü vinci, 9 standart ve 18 kısa mastlı
forklift, 5 paletli vinç ve 2 loder yer almaktadır. Limanda konteynerize yük için boş
alan mevcuttur.
Dökme Yük: 60.000 ton kapasiteli TMO’ya ait bir beton siloya sahip
olan limanda rıhtımla bağlantılı bir konveyör sistemi mevcuttur. Ayrıca, yükleme hızı
saatte 350 ton, boşaltma hızı saatte 250 ton olan bir cevher konveyörü de
bulunmaktadır.

Mersin Liman İşletmesi
Liman İşleticisi:
T.C. Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (TCDD)
Adres: TCDD Liman İşletmesi Müdürlüğü Mersin – TÜRKİYE
Telefon: 90-324-233 32 72 (3 hat)
Faks: 90-324-238 25 31
Teleks: 67279 MRSL TR
E-posta: mersinliman@tcdd.gov.tr
Enlem & Boylam
360 46’ 20” N
340 39’ 00” E
Çalışma Saatleri: 08:30 – 17:30
Gemi ve Yük Operasyonları: 3 vardiya, 24 saat kesintisiz
Liman Müdürü: 90-324-238 25 30
Liman Özellikleri
Pilotaj/Romörkaj: Limana giren ve çıkan gemiler için kılavuz almak zorunludur.
2000 GT’den küçük gemiler için römorkör alma mecburiyeti yoktur. Bu hizmet, 24
saat boyunca, 2500 HP gücündeki 4 römorkörle Liman tarafından verilmektedir.
Deniz Vasıtaları: 60 ton kapasiteli bir yüzer vinç, bir kılavuz botu, 4 römorkör ve 3
yanaşma botu mevcuttur.
Elleçleme Ekipmanları: konteyner elleçleme operasyonları 40 tonluk 3 adet gantry crane, 40 tonluk 18 adet lastik tekerlekli transtainer, 40 tonluk 8 adet konteyner mobil vinci ve 10-42 tonluk 7 adet boş konteyner forklifti yer almaktadır. Ayrıca, reefer konteynerler için reefer panoları da mevcuttur.
Dökme Yük: 100.000 ton kapasiteli TMO’ya ait bir beton siloya sahip olan limanda rıhtımla bağlantılı bir konveyör sistemi de mevcuttur.
Feribot: 253 m uzunluğunda ve 12 m genişliğinde feribot rıhtımının, geri sahasında 10 km.lik vagon manevra hatları vardır.
Serbest Bölge: Limana bitişik ve 776.800 m2 alanı kaplayan Serbest Ticaret Bölgesi 1987 yılında açılmış ve 8-10 m değişen derinlikte 500 m.lik
rıhtımlara sahiptir.


Millî Park Bulunduğu Yer
Ağrı Dağı Millî Parkı (2004)
Iğdır ve Ağrı illeri

Aladağlar Millî Parkı
Niğde, Adana, Kayseri illeri

Altınbeşik Mağarası Millî Parkı
Antalya (il)

Altındere Vadisi Millî Parkı
Trabzon (il)

Başkomutan Tarihî Millî Parkı
Afyon (il)

Beyşehir Gölü Millî Parkı
Konya (il)

Boğazköy-Alacahöyük Tarihî Millî Parkı
Çorum (il)

Dilek Yarımadası - Menderes Deltası Millî Parkı
Aydın (il)

Gala Gölü Millî Parkı
Edirne (il)

Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı
Çanakkale (il)

Göreme Tarihî Millî Parkı
Nevşehir (il)

Güllük Dağı - Termesos Millî Parkı
Antalya (il)

Hatila Vadisi Millî Parkı
Artvin (il)

Honaz Dağı Millî Parkı
Denizli (il)

Ilgaz Dağı Millî Parkı
Kastamonu (il)

Kaçkar Dağları Millî Parkı
Rize (il)

Karagöl Sahara Millî Parkı
Artvin (il)

Karatepe-Aslantaş Millî Parkı
Osmaniye (il)

Kastamonu-Küre Dağları Millî Parkı
Kastamonu-Bartın illeri

Kazdağı Millî Parkı
Balıkesir (il)

Kızıldağ Millî Parkı
Isparta (il)

Köprülü Kanyon Millî Parkı
Antalya (il)

Kovada Gölü Millî Parkı
Isparta (il)

Kuşcenneti Millî Parkı
Balıkesir (il)

Marmaris Millî Parkı
Muğla (il)

Munzur Vadisi Millî Parkı
Tunceli (il)

Nemrut Dağı Millî Parkı
Adıyaman (il)

Olimpos Beydağları Millî Parkı
Antalya (il)

Saklıkent Millî Parkı
Muğla (il)

Sarıkamış-Allahüekber Dağları Millî Parkı
Kars ve Erzurum illeri

Soğuksu Millî Parkı
Ankara (il)

Spil Dağı Millî Parkı
Manisa (il)

Sultansazlığı Millî Parkı[2]
Kayseri (il)

Truva Tarihî Millî Parkı
Çanakkale (il)

Uludağ Millî Parkı
Bursa (il)

Yedigöller Millî Parkı
Bolu (il)

Yozgat Çamlığı Millî Parkı
Yozgat (il)


SINIR KAPILARIMIZ
Gürbulak – İran
Cilvegözü – Suriye
Habur – Irak
İpsala – Yunanistan
Kapıkule – Bulgaristan
Dilucu – Nahcivan
Sarp - Gürcistan

DOĞAL AFETLER
DEPREM
Depremler şehirlerde büyük maddi hasara sebep olabilirler. 1906 depreminden sonra San Francisco şehri.Deprem, yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayı.
Deprem, insanın hareketsiz kabul ettiği ve güvenle ayağını bastığı toprağın da oynayacağını ve üzerinde bulunan tüm yapıların da hasar görüp, can kaybına uğrayacak şekilde yıkılabileceklerini gösteren bir doğa olayıdır.

Depremin nasıl oluştuğunu, deprem dalgalarının yeryuvarı içinde ne şekilde yayıldıklarını, ölçü aletleri ve yöntemlerini, kayıtların değerlendirilmesini ve deprem ile ilgili diğer konuları inceleyen bilim dalına "Sismoloji" denir.

Depremlerin Ölçümü
Sismologlar depremi çıplak gözle ve doğrudan gözlemleyemediklerinden bazı sayısal verileri veya çeşitli ölçümleri esas alarak depremleri analiz ederler. Bu yüzden temel olarak birbirinden farklı ama eşit derecede önemli iki ölçüm sistemiyle depremleri analiz ederler: büyüklük ve şiddet. Bir depremin sahip olduğu enerji, büyüklük sistemiyle, herhangi bir noktadaki sarsıntı yoğunluğu ise şiddet sistemiyle ölçülür.

Depremlerin Boyutu ve Oluşum Sıklığı
Dünyanın pek çok bölgesinde hergün küçük depremler olmaktadır,hatta ABD'deki Alaska ve California'da, Endonezya'da veya Japonya'da bir gün içinde birden çok sayıda deprem olmaktadır. Büyük depremler ise daha az görülmektedir. İngiltere yapılan hesaplamalar şu sonucu ortaya çıkarmıştır:

her yıl 3.7 veya daha büyük bir deprem
her 10 ylda bir 4.7 veya daha büyük bir deprem
her yüz yılda bir 5.6 veya daha büyük bir deprem
Dünyadaki depremlerin %90'ı ve büyük depremlerin ise yaklaşık %80'i Büyük Okyanus Bölgesi'nde meydana gelmektedir.

Depremlerin etkileri
Depreme hazırlık
Camlar kırılabilir
Binalar çökebilir
Yangınlar çıkabilir
Tsunamiler görülebilir
Heyelanlar görülebilir
Salgın hastalıklar görülebilir
Temel gıda maddelerinin ve temel ihtiyaçların temininde zorluklar yaşanabilir
Ruhsal ve psikojik zarar görebilir.
Ölümler olabilir

Büyük depremler
İstanbul - Küçük Kıyamet, 1509 Büyük İstanbul Depremi
Lizbon Depremi (1755)
İstanbul - 1766 Büyük İstanbul Depremi
San Francisco Depremi (1906) - Büyüklüğü 7.7-8.3 arasında. Deprem ve sonrasında çıkan yangın büyük hasara sebep olmuştur.
Erzincan Depremi (1938) 8.7 büyüklüğündeki depremde 40.000'e yakın insan ölmüştür.
Büyük Meksika Depremi (1985). 8.1 büyüklüğünde.
Ermenistan Depremi (1988)
Erzincan Depremi (13 Mart 1992) 6.9 büyüklüğündeki depremde 3.500'e yakın insan ölmüştür.
İzmit Depremi (17 Ağustos 1999) Mw 7.4 büyüklüğündeki depremde 50.000'e yakın insan ölmüştür.
Düzce Depremi (12 Kasım 1999) Mw 7.2 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 2.000 kişi hayatını kaybetmiştir.
Chi-Chi Depremi (1999)
Bakü Depremi (2000)
Gucerat Depremi (2001)
Dudley Depremi (2002)
Hint Okyanusu Depremi (2004) 9.1-9.3 büyüklüğünde kaydedilen en şiddetli depremlerden biri.Yarattığı tsunamilerle birlikte 229.000'in üzerinde insanın ölümüne sebep oldu.
Sumatra Depremi (2005)
Keşmir Depremi (2005) 80.000'e yakın insanın ölümüne sebep oldu.
Cava Depremi (2006) 9.7 büyüklüğünde meydana gelmiştir. Yaklaşık 70.000 kişi ölmüştür.

KASIRGA
Büyük çaplı ve çok şiddetli Beufort ölçeğine göre saatte 75 milden fazla hızla ve dönerek esen tropik rüzgâr. Doğu Büyük Okyanus ve Güney Atlantik hâriç subtropikal ve tropikal iklim kuşağındaki bütün sıcak denizlerde sıksık meydana gelir. Ağustos, eylül aylarında Antillerde görülür. Batı Büyük Okyanus’unda Tayfun adını alır. Başlangıç ve mevsim sonu kasırgaları, Karaiplerin batısında görülür. Orta Amerika kıyılarının biraz açıklarında Büyük Okyanusunda ve Meksika Körfezinde de sık sık rastlanır.
Catarina kasırgası, 26 Mart 2004, Brezilya.Kasırgalar, mahallî fırtınalar kadar şiddetli sayılmazlar. Orta kuşakta meydana gelen ekstratropik siklonlar kadar da geniş çaplı değildirler. Fakat bunlar nisbeten geniş çapta ve kesafette olursa, bütün fırtınaların en tehlikelisi ve tahrip edicisi hâlini alırlar. Atlantikte ortalama yılda yedi kasırga vuku bulduğundan doğu Büyük Okyanus'ta de yaklaşık aynı sayıda kasırga vuku bulur. 1890-1910 arası çok, 1910-1930 arası az, 1930-1950 arası çok sık kasırga vuku bulmuştur. Kasırgaların ekseni kuzeybatı istikametinde eser.

YANARDAĞLAR
Bir yanardağ (ya da volkan), magmanın (dünyanın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkla ergimiş ya da erimiş kayalar), yeryuvarlağının yüzeyinden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleridir. Güneş sisteminde bulunan kayalık gezegen ve aylarda (bazıları çok aktif olan) birçok yanardağ olmasına rağmen, bu olgu, en azından dünyada, genellikle tektonik plaka sınırlarında görülür. Ne var ki, sıcak nokta yanardağlarında önemli istisnalar vardır.
Endonezya'daki Java Adasında bulunan Mahameru Yanardağı.Yanardağların araştırıldığı bilim dalına volkanoloji (volkanbilim) denir.

Yanardağ Türleri
Yanardağların sınıflandırılması, yanardağın şeklini etkileyen püskürtünün türüne göre yapılabilir. Eğer püsküren magma yüksek oranda (%65'ten fazla) silika içeriyorsa, lava "felsik" denir. Bu durumda lav çok ağdalıdır ve nispeten hızlı bir şekilde katılaşan bir kabarcık halinde yukarıya doğru itilir. Kaliforniya'daki Lassen Peak, ve Martinik'teki Mount Pelée buna örnektir. Bu tür yanardağlar, kolayca tıkandıkları için patlama eğilimi gösterirler.
Öte yandan, eğer magma düşük oranlarda (%52'den az) silika içerirse, lava "mafik" adı verilir ve püskürürken çok akışkan hale gelir ve uzun mesafelerce akabilir. Mafik lav akışının iyi bir örneği, İzlanda'nın neredeyse coğrafî merkezindeki bir püskürme yarığının aşağı yukarı 8.000 yıl önce oluşturduğu Büyük Thjórsárhraun akıntısıdır. Bu lav akıntısı, 130 km ötedeki denize varıncaya kadar akmaya devam etmiş ve 800 km2'lik bir alanı kaplamıştır. Felsik ve mafik terimleri yerine bazen daha eski olan "asidik" ve "bazik" terimlerinin kullanıldığı görülür. Ancak bu terimler artık daha az kullanılır olmuşlardır.
Kalkan yanardağlar: Şekli kalkana benzeyen dağlar oluşturacak şekilde zamanla biriken yüksek miktarda lav çıkartan yanardağlar çoklukla Havai ve İzlanda'da görülürler. Lav akışları genellikle çok kızgın ve çok akışkan olup uzun akıntılara neden olurlar. Dünyadaki en büyük lav kalkanı, 120 km çapındaki ve deniz tabanından zirvesine 9.000 m yüksekliğindeki Mauna Loa'dır. Mars'taki Olympus Mons, bir kalkan yanardağıdır ve güneş sisteminde şimdiye kadar keşfedilmiş olan en yüksek dağdır. Lav kalkanının daha küçük olanlarına "lav kubbesi" (tholoid), "lav konisi" ve "lav kümbeti" adı verilir.
Volkanik koniler, yanardağın ağzında biriken ufak kaya parçacıkları fırlatan püskürmelerden dolayı oluşur. Bu püskürmeler, 30-300 m yüksekliğinde, koni şeklinde tepeler oluşturur ve nispeten kısa ömürlü olurlar. Japonya'daki Fuji Dağı, İtalya'daki Vezüv, Antarktika'daki Erebus ya da kuzeybatı Amerika'daki Rainier gibi Stratovolkanlar ya da kompozit yanardağlar, hem lav akıntılarından hem de püskürtülerden oluşmuş yüksek, koni şeklinde dağlardır.
Süper yanardağlar, geniş çanakları olan, kıtasal yıkım ve küresel iklim değişiklikleri yaratma potansiyelleri bulunan yanardağ sınıfına verilen addır. Bu sınıftaki yanardağlara aday olarak Yellowstone Milli Parkı ve Toba Gölü gösterilebilir, ancak kesin bir tanımlama yapmak, asgari bir tanımlayıcı şart bulunmadığı için çok zordur.
Yanardağlar genellikle ya tektonik plaka sınırlarında ya da sıcak noktalarda yer alırlar. Yanardağlar uyuyan (etkin olmayan) ya da faal (aktif -neredeyse sürekli çıkış ve kesikli püskürmeler) olabilirler, önceden tahmin edilemeden hal değiştirebilirler.
Karadaki yanardağlar genellikle, çıkışların yıllar içinde sürekli birikmesiyle koni ya da kül konisi şeklini alırlar. Suyun altında ise, yanardağlar genellikle fazlasıyla dik sütunlar oluşturur ve yıllar içinde okyanus yüzeyine çıkarak yeni adacıklar haline gelirler.

SEL
Sel, bir bölgede toprağı belirli bir süre için tamamen veya kısmen su altında bırakan; ani, büyük ve düzensiz su akıntılarına verilen isimdir. Bir akarsu veya deniz, göl gibi büyük su kitleleri kimi zaman fazlasıyla suyla yüklenir, bunun sonucunda taşarak yatağından çıkar ve "sel" adı verilen bir doğal felakete neden olur.
İnsanlar tarih öncesi çağlardan beri yaşamak için hep nehir kıyılarını ve deniz kenarlarını tercih etmiştirler, çünkü suya yakın olmak demek aynı zamanda kolay ulaşım, daha yumuşak bir iklim ve daha verimli topraklar demekti. Zaten eğer insanlar taşabilecek bu sulara yakın olmasalardı sel bir afet olarak sayılmayacaktı.
Denizlerden gelebilecek sel felaketlerine, büyük fırtınalar, tsunamiler veya denizde yaşanabilecek patlamalar sebep olabilir, dünyanın dört bir yanında deniz kenarı kasabalar kurulmuş olduğundan bu global bir risktir.
Fakat genelde sel dendiği zaman akla gelen olay deniz değil akarsulardır, özellikle de nehirler. Bir nehirin taşmasına sebebiyet verebilecek pekçok olay vardır, mesela kar erimeleri veya yoğun bir şekilde yağan yağmur akarsuyu aşırı yükleyerek yatağından çıkmasına ve suyun yerleşim yerlerine ulaşmasına sebep olabilir.
Mısır'daki bogk batallığı gibi bazı nehirleri periyodik olarak taşarlar. Bunun kontrol edilmesi için yapılan pek çok hesap takvimin, taşmalar sonucunda yok olan arazi sınırlarının yeniden hesaplanması işlemleri de geometrinin bulunmasına katkıda bulunmuştur.

ÇIĞ
Çığ, farklı nedenlerden dağdan aşağıya kayan büyük bir kar miktarıdır. Bol kar yağışı olduğunda, taze kar tabakasının alttaki eski tabakayla iyi kaynaşmaması sonucu,Rüzgarın kaldırdığı büyük bir kar kitlesinin aşağı inerek alttaki kar tabakası üzerinde kayması sonucu, Ve bir hayvan veya kayakçının oynak kar tabakasını çiğneyerek harekete geçirmesi sonucu çığ oluşabilir

HEYELAN
Heyelan ya da Toprak kayması, zemini kaya veya yapay dolgu malzemesinden oluşan bir yamacın yerçekimi, eğim, su ve benzeri diğer kuvvetlerin etkisiyle aşağı ve dışa doğru hareketidir.

Heyelana neden olan etkenler
Kuvvetli Eğim
Eğimlerin fazla olduğu sahalarda heyelan riski artmaktadır. Bazı sahalarda fay yamaçları dik eğimlerin oluşmasına neden olarak heyelanları kolaylaştırırlar. Yine insanlar kanallar ve yollar açarak ya da yol ve maden kazılarından çıkan toprakları denge açısına erişmiş bulunan yamaçlar üzerine atarak heyelan oluşumuna neden olan koşulları hazırlarlar. Gevşek unsurların denge açısını her hangi bir nedenle aştığı durumlarda heyelan oluşur.
Su İle Doygunluk
Heyelanlar yağışlı veya zeminin ıslak olduğu mevsimlerde meydana gelirler. Şiddetli veya devamlı yağmurlar yahut karların erimesi, kayaların içine bol miktarda suyun sızmasına olanak verir. Bunun sonucunda plastisite ve likidite sınırlarına erişilir ve herhangi bir nedenle oluşan sarsıntı sonucunda heyelan meydana gelir. Su, ayrıca denge açısını küçülterek, ağırlığı arttırarak ve sürtünmeyi azaltarak heyelanı kolaylaştırır.
Kaya Yapısı
Plastisite, likidite sınırları malzemenin yapısına sıkı bir şekilde bağlıdır. Çeşitli kil türlerinde plastisite birbirine yakın ancak likidite değerleri birbirinden çok farklıdır. Örneğin bu bakımdan en düşük değeri gösteren kaolin kili, en az su ile likidite sınırına erişen yani heyelana en uygun olan kil türüdür.
Çeşitli depolarda az ya da çok kil vardır. Bunun oranı ve türü heyelan olayını arttıran ya da azaltan yani heyelanların yayılış alanlarını belirleyen başlıca faktörlerden birisidir. Bu nedenle killi formasyonların, fliş, marn ve tüf gibi depoların yaygın olduğu sahalarda heyelan çok fazla görülür. Buna karşılık kalker ve bazalt gibi kayalarda heyelan seyrek görülmektedir.
Tektonik Yapı
Tektonik yapı ile heyelan arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Tabakaların yamaç eğimine paralel olarak dalmaları, heyelanları kolaylaştırır. Özellikle tabakalar arasında killi bir seviyenin varlığı önemli rol oynar. Kar veya yağmur sularının toprağa sızması sonucunda plastik veya likit hale geçen kil tabakasının üzerindeki kütleler çekim gücüne uyarak, toptan aşağıya doğru kayabilirler. Kayaların diyaklazlarla derin ve sık bir şekilde parçalanmış olması da heyelanı kolaylaştıran koşullar arasında sayılabilir.
Heyelanlar, yukarıda sayılan nedenlerin birisi veya birkaçının etkisiyle oluşurlar ve bazen topografyada çok önemli değişikliklere neden olurlar. Kayan kütlenin koptuğu yerde genellikle hilale benzer bir kopma yarası oluşmaktadır. Buradan ayrılan maddeler genellikle akış hareketini andıran şekiller gösteren ve çoğu kez üzerinde kapalı çanakçıklar bulunan bir yığın halinde aşağıya doğru yer değiştirirler ve heyelan kütlesinin gövdesini oluştururlar.

Bu kütle bazen bir akarsuyun yatağını tıkayarak bir Heyelan Seti Gölü oluşmasına yol açar. Örneğin Tortum Gölü, heyelanla Tortum vadisinin tıkanması sonucunda meydana gelmiştir. Ayrıca heyelanlar sonucunda, yamaçlarda taraçalara benzer basamaklar oluşabilir.

EROZYON
Erozyon, diğer adıyla "toprak aşınımı", toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayı. Erozyonun başlıca nedeni, toprağın üzerinde bulunan ve aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok olmasıdır. Ayrıca arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü ve insanların yaptığı müdahaleler de erozyon şiddetini belirler. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.




Erozyon Çeşitleri
Su erozyonu
Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86'sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.
Kapadokya'daki Peribacaları da erozyon yüzünden meydana gelmiştir.
Çığlar
Türkiye'nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45' den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu'da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir. Türkiye'de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır.
Rüzgâr erozyonu
Rüzgâr erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak emliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir. Rüzgâr erozyonu en şiddetli olarak; bitki örtüsünün fakir, iklimin kurak olduğu İç ve Doğu Anadolu'da görülür.

Türkiyenin En Büyük Eğitim Sitesi - www.edubilim.com

Logged

Bilgi paylaştıkça çoğalır... Bildiklerinizi paylaşırsanız , bilmediklerinizi öğrenirsiniz....

Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil , neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür...
Etiket:
  Sayfa: [1]  
  Bu Konuyu Gönder  
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Edubilim olarak 2009-2010 Eğitim ve Öğretim Yılında da eğitimle ilgili , bilgi , belge ve dosyalarla tüm öğrenci ve öğretmenlerin yanındayız...
Tüm hakları sakllıdır. Edubilim 2007-2009. Bu sitede bulunan bilgi , belge ve dökümanların izin alınmadan veya kaynak gösterilmeden kullanılması yasaktır. İletişim Adresi: edubilim@gmail.com

Edubilim I Edubilim Forumları I Urllist I Etiketler I Rss I Google Etiketleri I Site Haritası I Site Map

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!