1- EDEBİYAT VE EDEBİYAT TARİHİ
Güzel Sanatlar
İnsanların alelâde duygulardan ve düşüncelerden başka bir de bediî duygular ve yüksek düşünceler vardır. Güzel sanatlar dediğimiz bilgi şubeleri bu bediî duygulardan ve yüksek düşüncelerden doğar. Bediî duygu demek güzellikler ve iyilikler karşısında duyulan yahut güzellik ve iyilik yaratmak kabiliyetinde olan duygudur. Yüksek düşünce ve de günlük düşüncelerin üstüne iyiyi, doğruyu, güzeli yaratacak olan düşüncedir. Yani bediî duygu ve yüksek düşünce demek olan insan duygusunun ve düşüncesinin yaratıcı tarafı demektir.
İşte bu bediî duygularla yüksek düşüncelerin söz ve yazı ile ifadesine heykeltıraşlık ve mimarlık deriz. Güzel sanatlar bu saydığımız beş bilgi şubesinden yani edebiyat, musiki, resim, hekeltıraşlık ve mimarlıktan ibarettir. Bununla beraber diğer sanatlardan bazılarının da güzel sanata kaçan tarafları vardır. Mesela marangozluk alelâde bir sanat olduğu halde marangozluğun ince ve ileri bir şekli olan oymacılık güzel sanatlardan sayılabilir.
Edebiyat
Bediî duygu ve yüksek düşüncenin söz ve yazı ile ifadesine edebiyat denir. Bu tarife göre edebiyat çerçevesine giren eserlerin pek az olması icap eder. Çünkü okuduğumuz pek çok şiir, hikaye ve romanın bedi'i duygudan, yüksek düşünceden mahrum olduğunu görüyoruz.Fakat buna rağmen böyle birçok eserler edebiyat çerçevesine girer. Çünkü bir milletteki halkın hepsi aynı seviyede değildir.Türlü seviyelerde ve türlü düşüncelere malik inan kümeleri vardır. Bazı eserler yüksek düşüncelerin ve bediî duyguların mahsülü olmamakla beraber bir sınıf halk tarafından sevilir, tutulur. Bu eser o sınıf için iyi,güzel ve yüksektir. Bundan dolayı muhtelif seviyelere hitap eden eserleri edebiyat adı altında toplarız. Fakat hiç şüphesiz asıl edebi eserler yüksek kültürlü ve milli seciyesi kuvvetli insanlara hitap eden edebiyattır. Ötekilerine ise 'sınıf edebiyatı' veya 'zümre edebiyatı' demek daha doğrudur.
Edebiyat iki türlüdür: Sözlü edebiyat, yazılı edebiyat. Bir millet geri bir halde iken, daha yazısı yokken onun sözlü edebiyatı vardır. Bu edebiyat babadan oğula, ağızdan ağıza geçerek millet içinde yaşayan ve masallar,türküler,darbımesellerden ibaret olan bir edebiyattır. Yazılı edebiyat ise bir milletin yazıyı icat veya kabulünden sonra meydana getirdiği ve taşlara, kağıtlara yazdığı bir edebiyattır. Bununla beraber yazısı olan ilerlemiş bir millette de bir yandan sözlü edebiyat devam edebilir. Mesela Türkler ileri bir millet oldukları, asırlardan beri yazılı bir edebiyata malik bulundukları halde bir yandan da sözlü bir edebiyatları vardır. Darbımeseller, maniler, türküler, masallar, fıkralar vesaire... Fakat bu sözlü mahsulleri mütemadiyen yazıya geçirildiğinden ve içtimai hayatın değişmesi dolayısıyla yeni mahsül vermekte gitgide daha kısır davrandığından sözlü edebiyat günden güne küçülüp daralmaktadır.
Edebiyat tarihi
Edebiyat tarihi,tarihin bir koludur. Bir milletin edebi mahsullerini, yahut başka bir tarife duygu ve düşünce mahsullerini, tarih çerçevesi içinde,mütalea eder. Her edebi eser ve her şair bir milletin ve bir tarih devrinin yetiştirmesi olduğu için edebiyat tarihini de tarih umumi gidişi içinde görmek lazımdır.
Bir ağacın yemiş verme şartlarını incelerken nasıl onun toprağını da göz önünde bulundurmak lazımsa, edebi mahsullerin nasıl meydana geldiğini anlamak için de o devrin tarihini bilmek icap eder. O halde Türk edebiyatı tarihi demek, Türklerin en eski çağlardan günümüze kadar meydana getirdikleri duygu ve düşünce mahsullerinin asır asır, o asrın tarihi içinde mütealeası demektir. Tabiîdir ki edebiyat tarihini iyi anlamak için bütün medeniyet unsurlarının da tarihini önceden bilmek şarttır. Böyle olmazsa edebi eserlerin doğuşundaki sebep ve neticeler iyi anlaşılamaz. Edebiyat tarihi medeniyet tarihinden pek az farklıdır. Türk tarihi üç büyük çağa ayrılır:
1- Uzak doğu medeniyeti çerçevesinde (İslâmiyetten önceki) Türk tarihi;
2- Yakın doğu medeniyeti çerçevesinde (İslâmi devirde) Türk tarihi;
3- Batı medeniyeti çerçevesinde Türk tarihi.
Birinci devir Türklerin İslâmiyeti kabulüne kadar yani onuncu milâdi asra kadar sürer.
İkinci devir onuncu asırdan Tanzimata kadar yani 1839'dan sonraki zamandır.
Türk edebiyatı da üç devreye göre üç büyük karakter gösteren üç bölüme ayrılır.
2- İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK TARİHİ
Anayurt
Türklerin anayurdu Orta Asyanın batı bölümleridir.Tiyanşan yahut Tanrı dağları denilen sıradağ Türkelinin belkemiğidir.Türkistan'a hayat veren büyük ırkların çoğu buradan çıkar.Bugün Moğolsitan dediğimiz yer de eskiden Türk ülkesiydi.Türkelinin batı sınırı Edil ırmağıdır.Bu ülkenin iklimi umumiyetle sert olup büyük bozkırlarla doludur. Geniş mesafeler arasında az insanlar otururdu.Bu iklim ve yayla -bozkır hayatı Türklerin az konuşkan,ciddi,sert,kuvvetli ve cesur yapmıştır.Türklerin tarihini öğrenirken anayurtta oturan Türklerle anayurt dışına çıkıp kalabalık yabancılarla karışan ve yabancılar üzerinde hâkim ve azlık halinde kalan Türklerin tarihini ayırmak lazımdır. Biz,tabii anayurtta kalan Türklerden bahsedeceğiz. Anayurt Türklerinin tarihi aralıksız bir tarih silsilesidir. Anayurt dışı Türklerin tarihi ise kesik parçalardır.
Türk Irkı
Türk ırkı tarihten önceki zamanlarda teşekkül ettiği için onu meydana getiren unsurları iyice bilmiyoruz. Yalnız bu ırk esas itibarile brakisefaldir. Bir kısmı sarışın-açık renk gözlü,bir kısım kara saçlı-koyu renk gözlü olmakla beraber yüzün biçimi bakımından birbirlerine çok benzerler.Elmacık kemikleri biraz çıkık,gözler biraz çekiktir.Türk ırkı uzun veya orta boylu insanlardan mürekkeptir. Dilleri göz önüne bulundurulmak şartıyla Moğollar ve Mançularla akrabadırlar.Hatta Macar,Fin Estonlardan mürekkep olan 'Ural' veya 'Fin-Oğur' zümresi ile de akrabalıkları muhtemeldir. Bu takdirde Türklerin mensup bulunduğu 'Altay' veya 'Turan' zümresi ile Ural zümresinin yakınlığını şöyle bir şema ile gösterebiliriz:
'Turan' adını altı millete birden vererek ' Ural - Altay' yerine ' Turan' kelimesini kullananlar da vardır.
Sakalar
Tarihte bilinen en eski Türkler Sakalardır. Bunların varlığı milattan önceki yedinci asırlardan başlar. Hiç şüphesiz bunlardan daha önce de Türkler,yani Türklerin ataları olan boylar vardı. Fakat onlar hakkındaki bilgimiz pek eksiktir ve tarihi sayılamaz. Sakalar orta Tiyanşanda yaşıyorlardı. Bunların daha batısında,yani Aral Gölü ve Hazar Denizi arasında da Sakalar büyük bir kolu sayılan Mesagetler bulunuyordu. Sakalar,İranlılarla durmaksızın çarpışmışlardır. Bunların bir kahraman milattan önce 624'te İranlılar tarafından hile ile öldürülmüştür. İran padişahı Kirus milattan önce 545-539 yıllarında Sakalarla çarpışarak Batı Türkistanın cenup bölümlerini zapetti. Sırderyaya kadar ilerledi.Fakat Masagetlerin kadın hükümdari 'Tamiris' yahut ' Demurus' la yaptığı savaşta yenilip öldü.
Milattan önce 330-327 arasında Makedonyalı İskender kumandasındaki Yunanlılar batı Türkistan'a cenuptan saldırdılar. O zaman Türkistanın nüfusu pek azdı. Bununla beraber İskender pek sert bir müdafaa karşısında kaldığından birçok şehirlerin ahalisini kılıçtan geçirdi. İskenderin bu kıyıcılığı karşısında Türkistan halkının çoğu doğuya, Çin sınırlarına doğru kaçıştılar.
Kunlar
Bu kaçışanlar Çin'in şimalinde yerleşerek ve daha önceleri de bulunanlarla karışarak birkaç beğlik kurdular. Bu beğliklerden Kunlar ötekilerini ortadan kaldırarark bütün Türk ırkını bir bayrak altında birleştirdiler. Hakimiyetleri Koradan Edile kadar uzanıyordu. Bunlardan tarihinde mühüm rol oynayan ve edebiyata da geçen bi ünlü hükümdar vardır ki adı ' Mete' veya ' Motun' dur. Onun babası Tuman Yabgu milattan önce 220'den beri Kunların yabgusu yani hükümdarı idi. Mete veliaht idi.Fakat Tumanın başka bir karısı kendi oğlunu veliaht yapmak için plan kurdu:Tumanı kandırarak Meteyi cenup komşuları Yüeçi Türklerine rehin göndertti. O zamanın hukukunca rehin barış için bir teminattı. Barışı bozanın rehini öldürüldü. Üvey anası Meteyi rehin olarak yollattıktan sonra Tumanı yine kandırarak Yüeşçilere savaş açtırdı.Tabii Yüeşçiler de öldürmek için Meteyi aradılar. Mete Yüeşçilerin atlarına binerek kendi yurduna kaçabildi. Buna sevinen babası Meteye 10.000 çadır halkı tımar verdi. Fakat babasına ve üvey anasına karşı korkunç bir kin besleyen Mete onlardan öç almaktan başka birşey düşünmüyordu. 10.000 çadır halkından 10.000 asker seçerek bunları görülmemiş bir disiplinle yetiştirmeye koyuldu.Verdiği buyruklara baş eğmeyenin cezası ölümdü. Askerlerine en değerli malları olan atlarına ok atmalarını emrettiği zaman bir takım bunu yapamadılar. Bunlar acımaksızın öldürüldü. En sonra pek zalimane bir emir daha aldılar. Mete sevgilisini nişangâh yapıp ok attı ve askerlerine de karılarına ok atmalarını emretti. Dehşet içinde kalıp buyruğa baş eğmeyenler idam olundu. İşte Mete bu kadar sadık ve disiplinli bir ordu ile babasının üzerine yürüyerek onu mahvetti. Üvey anası ve üvey kardeşini,onların sol taraflarını da mahvederek yabgu oldu.(M.ö 209)
Türk tarihinin harikulâde bir şahsiyeti olan Mete dahili bir savaş sonunda tahta çıktığı zaman doğu komşuları olan Tung - hular ( bugünkü Mançuryada oturuyorlardı) bundan istifade etmek istediler. Kurultayın vermek istememesine rağmen Mete atını verdi. Tung - hular bu sefer Metenin karısını istediler. Savaşa bahane arıyorlardı.Kurultay bu hareketi pek vicdansızca görerek reddetmek istediler. Mete şahsi sevgisinin milletini korkunç düşmanlarla savaşa sürükleyecek kadar fazla olmadığını söyleyerek reddetti. Karısını gönderdi. Tung -hular yeniden elçi göndererek iki devlet arasındaki çorak bir toprak parçasını istediler. Burası Kunlarındı. Fakat çorak olduğu için oradan askerlerini çekmişlerdi. Kurultay bu değersiz toprağı vermekte mahzur görmedi. Fakat Mete at ve karısını kendi şahsına ait olduğu için verdiğini,toprağın ise kimsenin malı olmayıp devletin temeli olduğunu söyledi. Vermek fikrinde olan beğleri idam ettirdi. Âni bir baskınla Tung - hular üzerine yürüyerek onları mahvetti. Bütün ülkelerini ele geçirdi. Bunlardan sonra Çin'i yenip vergiye bağladı. Edile kadar yürüyerek oralardaki bütün Türk beğliklerini birleştirdi. Sonra devletinde teşkilat yaptı. Decleti iki büyük parçaya ayırarak herbirine bir beğlerbeği koydu. Herbirini de tekrar 12 bölüma ayırdı. Bu suretle devlet 24 parçaya ayrılmış oluyordu. Her parçanın başında bir tümenbaşı bulunuyordu. Ordu 10,100,1000 kişilik kıt'alardan mürekkepti. Bunların başında onbaşı,yüzbaşı,binbaşılar vardı. Mete bugünkü Türk ordusuna kadar devam eden bir askeri teşkilatı yapmıştı. Mete Türk milletini yaratan insandır. Savaşta enerji,dahilde disiplin, milli bir itaat ruhu ve devletçilik gibi vasıflar Türk milletine Mete'den kalan yadigârlardır.
Kun devleti Mete'den sonra miladi 216'ya kadar devam etti. Demek ki ömrü 436 yıldır. Bütün bu müddet zarfında hayatları Çin'le yapılan mücadele ile geçmiştir. Fakat edebiyat tarihini alâkadar eden bir ciheti olmadığı için bunu zikretmiyoruz.
Siyenpiler
Orta Asya hakimiyeti Kunlardan Siyenpilere geçti. Bunların hakimiyeti 216- 394 arasında sürmüş,ömürleri Çin'le çarpışarak geçmiştir. Edebiyat tarihi bakımından ehemmiyetleri olmadığı için tarihlerini söylemiyoruz.
Aparlar
394 tarihinde hakimiyet Aparlara geçti. Bunların meşhur hükümdarı Tolun,Orta Asya'nın Meteden sonra ikinci büyük ıslahatçısıdır. O zamana kadar Orta Asya hikimdarlarının lakâbı olan yabguyu küçük görerek kağan ünvanını aldı. Bundan sonra yabgu ikinci derecede bir ünvan oldu. Bunlar da Koradan Avrupaya kadar olan sahaya hakimdiler. Avrupalılar bunlara Avar derler. Edebiyat tarihi bakımından ehemmiyetleri yoktur.
Gök Türkler
Edebiyat tarihi bakımından gayet mühim olan Gök Türkler ilk önceleri Apar kağanlarına tâbiydiler. Altayda demircilikle uğraşarak kağanlarına silah yapıyorlardı. Apar kağanı,kendisine karşı yapılan bir isyanı bastırmasını, Gök Türklerin reisi olan Bumuna emretti. Bumun isyanı muvaffakiyetle bastırıldı ve mükâfat olarak Apar kağanının kızını istedi. Kağanın, bu teklifi hakaretle reddetmesi üzerine silâha sarılan Bumun savaşta Aparları yendi. Kağan intihar etti. Bu suretle 552 tarihinde Gök Türkler hanedanı intihar etti. Bumun Kağan ' İl Kağan' lakâbını aldı. Memleketin batı taraflarının idaresini kardeşi İstemi Kağan'a verdi. Bu suretle tarihte ilk defa Türk adı çıkmış oldu. Gök Türk kelimesindeki gök yani mavi kelimesi devletin büyüklüğünü göstermek için kullanılmıştır. Renk isimleri Türklerde büyüklük,çokluk,şöhret göstermek için kullanılır. (kara cahil, kara keder, ak soy, kızıl cehennem gibi.)
Gök Türk devleti eski Türk devletlerinden daha iyi teşkilâtlı idi. Memleket esas itibariyla doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. İkisinde de bir kağan bulunuyordu. Hatta bazan devlette dört kağanın birden bulunduğu olurdu. Fakat biri büyük kağan sayılır,diğerleri üzerinde hakimiyet hakkı olurdu. Doğu ve batı diye ikiye ayrılan devletin herbirinde kağandan sonra en büyük rütbe olmak yabgu ve şadlar bulunur,bunlar memleketin büyük birer bölümünü idare ederlerdi. Kağanın hükümdar olmayan çocukları tigin lâkabını taşırdı. Yabgu ve şadlar çok defa tiginlerden tayin olunurdu. Devletin yüksek rütbeli memurlarına tarkan,buysuk, şadapıt denir,bütün tarkanlar,buyruklar,şadapıtlar ve boy resileri beğ ünvanını taşırdı. Ünvanlar çok defa ırsi idi. Teşkilat tamamıyla askeri idi. Kağan ölünce yerine oğlu yahut kardeşi veya amcası geçerdi.
Gök Türklerin diğer büyük bir ehemmiyeti de bunların kendileri hakkında ilk defa eser bırakmış olmalarıdır. Gök Türklerden önceki devirde atalarımız kendileri hakkında hiçbir yazı ve vesika bırakmadıkları için onlar hakkındaki malûmatı medeni komşularından alıyoruz. Bumun Kağandan sonra kağan olan İstemi Kağan zamanında devlet garbi Roma ve İran imparatorlukları ile siyasi ve iktisadi münasebetlere girdi. Fakat onların sözlerini tutmaması yüzünden her ikisiyle de harbolunarak topraklar alındı. 610 tarihine kadar az çok birliğini muhafaza ederek yaşayan ök Türk devleti bu tarihte doğu ve batı kağanlarının birbirini tanımaması yüzünden ikiye ayrıldı. Bundan istifade eden Çinliler 630 tarihinde doğu Gök Tükleri yenerek doğu hükümdarı Kara Kağan birkaç yüz bin Türkle beraber esir edip Çin'e götürdüler ve Çinlileştirmek için Çin'in ötesine berisine dağıttılar. 659'da da batı kağanlığını yıktılar.
Esarette bulunan Gök Türkler birkaç defa isyan ettiler. Bilhassa 639'da Kür Şad'ın 40 kişi ile Çin payitahtında yaptığı ve Çin imparatorunu tevkif ederek ve Gök Türk prenslerinden birini Türkistan'a götürerek Türk kağanlığını diriltmek maksadını güttüğü ihtilâl pek şanlı oldu. Fakat bastırıldı. Nihayet 681'de İlteriş Kutluk Kağanın 17 kişi ile dağa çıkarak yaptığı ihtilâl muvaffak olundu. Etraftan koşuşanlarla 70'e yakın,biraz sonra 700'e çıkan ihtilâlciler istiklâllerini elde etmeye muvaffak oldular. Böylelikle Gök Türk devleti dirildi.
İlteriş Kutluk Kağan 681- 693 yılları arasında kağanlık etmiştir. Kendisinin akılda eşi, şerefle yoldaşı olan ' Bilge Tonyukuk' ilk dağa çıkıştan beri yanında bulunuyordu. Ve devletin hem baş kumandanı,hem de baş veziri idi. Bu iki gayretli adam isyan etmiş olan Dokuz Oğuzları,Kırgız,Kurıkan,Otuz Tatar, Kıtay ve Tatabıları yenip itaata aldılar. Çinlileri yendiler. Gök Türkleri zengin ettiler. Bu devrede Gök Türklerin sayısı pek azdı.
Kutluk Kağan öldüğü zaman oğulları sekiz ve yedi yaşında idiler. Onun için yerine kardeşi Kapağan Kağan geçti. (693-716). Bilge Tonyukuk yine devletin baş veziri idi. Kapağan Kağan zamanında da birçok seferler yapıldı. Batı Türkleri de itaata alındı. Çinliler yenildi. Fakat Kapağan Kağan ihtiyarlığında bazı yolsuzluklar yaptığından kendisine karşı isyanlar oldu ve bir suikasta kurban gitti.
Oğlu Böğü Kağan yerine geçtiyse de Kutluk Kağanın oğulları Megren ve Kül Tigin bunu tanımadılar. İsyan edip Bögüyü öldürdüler. Kutluk Kağanın büyük oğlu Megren,' Bilge Kağan' ünvanıyla tahta geçti. 720'de Çinliler Gök Türkleri ortadan kaldırmak için 300.000 kişilik bir ordu ile savaş açtılar. Dokuz Oğu,Kırgız,Basmıl,Kıtay gibi tâbi boyları da isyana kışkırttılar. Fakat Gök Türkler bu müşterek hareketi karşılayıp Çinlileri bozguna uğrattılar. Çin,hediye adı altında ipek kumaş vergisi vermeye mecbur kaldı. Biraz sonra Bilge Tonyukuk öldü .( aşağı yukarı 720 yıllarında)
Türk birliği için yıpranırcasına çalışan kahraman Kül Tigin 731'de Dokuz Oğuzlarla yapılan bir harpta karargâhı korumak için öldü. Bilge Kağan'da 734'te vezirlerinden biri tarafından zehirlenerek öldü. Bu üç mühim şahsiyetin ölümünden sonra Gök Türk devleti yavaş yavaş alçalmaya yüz tuttu. 742'te Dokuz Oğuz,Karluk ve Basmıllar birleşerek devlete karşı isyan ettiler. 745'te Gök Türk hanedanı yıkılarak yerine Dokuz Oğuzlar hâkim oldular.
Dokuz Oğuz - On Uygurlar
'Dokuz Oğuz' dokuz boy demektir. Ok kelimesi boy mânâsına gelirdi. Sonundaki 'z' ile yapılan çoğullar bugün de vardır. İkiz,üçüz gibi... Eski Türklerde siyasi zümrelerin adları ekseriya o birliği teşkil eden boyların sayısını gösterirdi. Dokuz Oğuz,On Uygur,Sekiz Oğuz,Üç Kurıkan,Otuz Tatar gibi. Dokuz Oğuzlarla On Uygurlar da sekizinci asırda Moğolistan'ın şimalinde yaşıyorlar ve birlikte hareket ediyorlardı. Gök Türklerin kitabelerinde bunlara Dokuz Oğuz ve bazan yalnızca Oğuz dendiği halde, Monyunçur Kağan kitabesinde Dokuz Oğuz- On Uygur denilmektedir. 840'tan sonra ise Dokuz Oğuz adı büsbütün kaybolarak yalnız Uygur adı kalmaktadır.
Bunların ikinci kağanları olan Moyunçur Kağan (745-759) en ünlüleri olup fütuhatı ile meşhurdur. Kendi adına Orhun yazısı ile bir âbide diktirmiştir.Kendisinden sonra tahta geçen oğlu Bögü Kağan,yahut resmi ünvanı ile 'Alp Külüg Bilge Kağan' (759-780) ise 763 tarihinde manihaizmi devlet dini olarak kabul etmekle ün salmış bir kapandır. Moyunçur Kağan zamanında Dokuz Oğuz -Uygurların çoğu manihaist olduğu halde kağan şamanî idi. Bu devletin dayandığı unsur olan Dokuz Oğuz - On Uygurlar arasında en medeni olanları Uygurlardır. Uygurların bir kısmı,bugün Şarki Türkistan dediğimiz ülkede,sekizince asırdan birkaç asır önce medeni hayata geçmişlerdi.
Bunların hakimiyeti 840 yılına kadar büyük imparatorluk halinde devam ettikten sonra sarsıldı. 840'taki büyük kıtlık ülkede isyanlar doğurdu. Şimalde yaşayan Kırgızların isyani pek yaman oldu. Bunlar Dokuz Oğuz - On Uygurları tamamıyla yendiler. Bu kırgın birkaç yıl sürdü. Uygurlar ikiye ayrılarak cenuba doğru göçtüler. Cenubi şarkiye göçenler açlıkla,cenuptan Çinlilerin,şimalden Kırgızların saldırması ile mahvoldular. Cenubi garbiye kaçanlar zaten kendilerine tâbi olan Şarki Türkistan ülkesine gelerek evvelce burada olan şehirlere yerleştiler.Kendilerine de yeni şehirler yaptılar. Bu şehirler kale ile korunan müstahkem şehirlerdi. Merkezleri Kocu şehri idi ki bugün Kara Hoca adını taşır. Beş balık,Can balık,Yeni balık,Sülmi gibi şehirleri de Uygurlar yaptılar. (Balık eski Türkçede şehir demektir) Bu bölgeye yerleştikten sonra artık Dokuz Oğuz adı silinip yalnız Uygur adı kaldı.
Devlet böylece küçüldükten sonra Uygurlar kahramanlıklarını muhafaza etmekle beraber çok medeni bir hayat yaşamaya başladılar. Aralarında budizm,manihaizm ve biraz da micadelesi barış içinde oluyor,her din kendisini propaganda ile ileri sürmek istediğinden dini eserler yazılıyor,dini eserler yanında lâdinî eserler de meydana geliyordu.
Uygur devleti 940 yıllarında Karahanlılar devleti kuruluncaya,yahut bir ihtimale göre zaten batı Gök Türklerinin en güçlü boyu olan Türgişlerin devamı olmak üzere mevcut olan Karahanlı devleti genişlemeye başlayıncaya kadar devam etti. Bu tarihten sonra ise Karahanlılar batıdan yaptıkları sıkıştırma ile küçülüp daha doğuya çekilen Uygurlar on dördüncü asra kadar küçük bir beğlik halinde devam ettiler. Sonra Çingiz Han imparatorluğu içinde siyasi varlıkları sona erdi. Bunların artıkları olan Sarı Uygurlarla Kara Uygurlar bugün hâlâ yaşıyorlar. Kara Uygurlar şimdi Moğollaşmış olup Moğolca konuşurlar. Sarı Uygurlar Türklüklerini ve eski âdetlerini saklıyorlar.Kendilerine ' Sarı Yoğur' diyorlar.Budisttirler.
3- İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK MEDENİYETİ
Din
Sakalar zamanında Türklerin nasıl bir dine bağlandıklarını bilmiyoruz. Fakat bu,hiç şüphesiz bir tabiat dini idi. Yani gök,yer,ateş vesaire gibi tabiat kuvvetlerinden birine veya birkaçına tapıyorlardı. Kunların dini hakkında ise pek az da olsa bilgimiz vardır. Bu bilgiye göre Kunlar yılda bir defa gök ve yer Tanrılarına ve atalarının ruhuna kurban keserlerdi. Demek ki Türk dini o zaman iki tanrılı bir dindi. Gökte ve yerde iki tanrı tanıyan bu din Gök Türkler çağına kadar gelmişti. Gök Türklerde fazla olarak ' yer sub' ( yer su) da Tanrı olarak tanıtılmaktadır.Fakat Gök Türklerde 'Tengri' yani sema bütün dünyayı ve beşeriyeti yaratan bir Tanrı değil,bir Türk Tanrısıdır. Yine Gök Türklerde 'Umay' adında bir kadın Tanrı tanılıyor ki bu da iyilik ve acıma Tanrısı idi. İşte Türklerin bu milli dinine şamanizm diyoruz.
Dokuz Oğuz - Uygurlar zamanında ise millet yavaş yavaş şamanizmi bırakıp manihaizme girmeye başladı. Daha sonra,840'tan sonra ise budizm ve hıristiyanlığın bir mezhebi olan nasturîlik de Uygurlar arasında yayıldı.
Budizm Hindistan'da 'Buda'nın kurduğu bir dindir. Buda,millattan önce 477'de ölmüştü. Budanın dinine göre bu dünyada duyduğumuz sevinç, keder gibi şeyler bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin yanılmasından doğan kuruntulardır. Bu dünyada herşey gelip geçicidir. İstikrar yoktur. Fakat buna mukabil bir de ebedi âlem vardır ki ona Nirvanna derler. Orada ebedi bir değişmezlik vardır. Nirvanna âlemi bütün mahlûkatların nereden gelip nereye gittiğini bilen 'benlik' lerden ibarettir. Bu benlikler insanlara hulûl ederler. İnsan irade ile nefsini terbiye eder,ergin ve olgun bir insan olursa o benlik onu öldikten sonra Nirvannaya ulaştırır. Aksi takdirde bu benlik yüz binlerce yıl içinde daha birçok insan veya hayvanlara hulûl ederek ızdırap içinde yuvarlanıp gidecektir. Budanın dininde bizim anladığımız mânâda bir Tanrı yoktur. Buda dünyanın başlangıcı ve sonu hakkında da bir şey söylemiyor.
Buda yalnız irdeyi kuvvetlendirecek talimat vermiştir. Buda dinine göre aşk ile nefret,şefkatle zulüm aynı derecede kötü şeylerdir. Doğru ve mutedil olmak,kendini yüksek görmemek,lüzumsuz yere söz süylememek budizmin esaslarıdır. Budizmde ibadet de yoktur.İhtimal ki bu sadeliği Türkler arasında yayılmasına sebep olmuştur.
Manihaizm ise Babilli Mani (214 - 277) tarafından ortaya konmuştur. Mazdeizm yani Zerdüşt dini ile hıristiyanlığın karışmasından doğmuş bir dindir. Hıristiyanlığın tesirinde kalmış olmasına rağmen iki Tanrılı bir dindir. Asıl Tanrı iyiliği ve ışığı temsil eder. Bunun yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır ki aşk,iman,doğruluk,zekâ,bilgi,anlayış,sır saklama gibi faziletleri temsil ederler. Fenalık tarafının Tanrısı da ' Hümâme ' dir. Kadındır. Bunun da yanında 12 tane yardımcı Tanrı vardır.
Manihaizme göre hayvan eti yemek,şarap içmek haramdır. İyilikle kötülük daimî bir savaş halindedir. Fakat günün birinde iyilik tarafı galip gelecek, o gün kıyamet kopacaktır. Ruhlar ebedi olduğu için kıyamette fenalar Cehennemde ceza göreceklerdir.
Mani şair ve ressam olduğu için dinini yaymakta bu iki şeyden istifade etmiştir.
Devlet
Türklerde devlet pek eskiden beri teşekkül etmişti. Sakalar çağında Türklerin devlet kurduğunu bilmiyorsak da Kunların başlangıcından beri Türklerde devlet vardı. Türk devletleri aristokratk idiler. Devlet reisi Kunlar ve Siyenpiler devrinde yabgu derlerdi. Aparlar,Gök Türkler,Dokuz Oğuz - Uygurlar devrinde kağan denilmeğe başlandı. 'Hakan' ve 'han' kelimeleri 'kağan'ın sonradan aldığı şekillerdir. Devlet reisine kağan denilmeye başlayınca yabguluk ikinci derecede bir rütbe ve ünvan oldu. Devlet reisi öldüğü zaman yerine oğlu,kardeşi,yahut amcası geçerdi. Kimin geçeceğine ekseriyetle kurultay seçer,bazan da prenslerden birisi kendi gücü ile hükümdarlığı alırdı. Kunlar ve Gök Türkler devrinde devlet çok büyük olduğundan doğuda ve batıda olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Bu ayrılık bazab kökleşir,iki düşman devlet olurdu. Gök Türklerin bazı çağlarında doğudakilerle batıdakiler düşman olarak çarpışmışlardır. Bununla beraber çok defa biri ötekini metbu tanırdı.
Devlet ademi merkeziyetle idare olunurdu. Yani Türk birliğine dahil olan muhtelif boylar kendi reisleri tarafından idare olunurdu. Bazı boylara,hükümdar kendi ailesinden prenslere reis olarak seçerdi. Umumiyetle bu boyları merkeze bağlayan şey muayyen zamanda vergi vermek,savaşta asker göndermekten ibaretti. Başka bütün işlerde serbesttiler. Hâttâ devleti teşkil eden boyların bazan birbirleriyle çarpışması bile devlet fikrine aykırı değildi. Kunlardan itibaren Türk hükümdarlarının komşu ülkelere,bilhassa Çin'e muntazaman elçi gönderdikleri tarihçe malûmdur. Gök Türkler devrinde İranlılar ve Bizanslılar ile de siyasi münasebetleri olmuştur.
Aile
Türk ailesi Kunlar devrinden beri babanın hâkimiyeti altında ana ve çcouklardan mürekkep bir ailedir. Araplarda,İranlılarda,Yunanlılarda,Romalılarda olduğu gibi kadın aşağı veya esir sayılmazdı. Kadın muhteremdi. Kapalı değildi. Fakat bilhassa yukarı tabaka ahalide birden fazla kadın alma âdeti ve hakkı vardı. Evlenmelerde iki tarafın birbiriyle denk seviyede olması şarttı. Ağabeyleri ölenler yengeleriyle evlendirlerdi. Bu bilhassa hükümdarlar arasında böyle idi. Bu âdet Anadoluda bugün bile vardır. Evlenme çağına gelen çocuk evlenince baba ocağından ayrılıp başka bir aile kurardı. Türklerde aile bu kadar eski ve muntazam olmakla beraber devlet fikri aile fikrinden üstündü.
Yaşayış, ahlâk ve âdetler
Türklerin büyük kalabalığı göçebe idi. Hayvanların eti,sütü ve derisiyle geçindikleri için otlaklar ararlar,öteye beriye göçerlerdi. Bununla beraber Kunlarda ve Gök Türklerde herkesin bir toprağı olurdu. Orayı ekerlerdi. Demek ki bunların göçebeliği herhangi bir şekilde olmayıp muntazam kaidelere tâbi,muntazam zamanlarda yapılan ve muntazama yerler arasında olan bir göçebeliktir. Türklerin küçük bir bölümü ise şehirlerde otururlardı. Moğolistan ve bilhassa Maveraünnehirde şehirleri daha çoktu. Herhalde İskenderin istilâsından sonra Türklerde şehircilik hayatı daha fazla ileri gitmiştir. Dokuz Oğuzların 840 felâketinden sonra ise Türk milleti artık şehirli millet haline girmiştir.
Umumiyetle Türkler yüksek ahlâk sahibi insanlardı. Kunların düşmanları olan Çin'liler Kunlarda verilmiş bir sözün tutulmamasına imkân olmadığını kaydediyorlar. Hırsızlık eden on mislini verirdi. Evli bir kadına sataşmanın,savaştan kaçmanın,büyük hırsızlık yapmanın cezası ölümdü. Kunlar devrinde bir mahkûm hakkında en çok on günde karar verilirdi.
Asker millet oldukları için çocuklar milletin menfaatine uygun olarak yetiştirilirlerdi. Kunlarda çocuklar küçükken koyunlara binerek biniciliği öğrenmeye başlarlar, pek usta biniciler olurlardı. Eli silâh tutan herkes askerdi. Savaşta ölmek şeref,evde ölmek ayıptı. Kişi çadırda doğar, çayırda ölürdü.
Türklerde erkeklerin saçları uzun olurdu. Galiba Sakalar devrinden beri Türkler uzun saçlı millet olarak tanınmıştı. Kısrak sütünden yapılmış olan kımız milli içkileri idi. Pek besleyici bir içki idi.
Gök Türkler zamanında Türklerde balbal dikmek âdeti vardı. Bir kahramanın,bilhassa kağanların mezarına hayatta iken öldürdüğü veya yendiği en ünlü düşmanın heykeli dikilirdi. Bu heykele balbal derlerdi..
4- İSLÂMİYETTEN ÖNCE TÜRK DESTANI
Türk edebiyatı destanlarla başlar. Destan,bir milletin eski zamanlarda başından geçen büyük hadiselerin halk dilinde edebir bir şekil almasıdır. Bir milletin henüz yazısı yokken yaptığı büyük savaşlar,ün alan kahramanlar bütün milletçe tanınırdı. Sonra bunlar babadan oğula geçe geçe bir takım eklentiler daha alarak büyür. İçine şiir ve hayal unusrlaru da karışır. Birkaç nesil sonra artık destan bütün milletin malı olmuştur. Böylece teşekkül eden ve her asır geçtikçe az çok değişikliklere uğrayan destan günün birinde,yazının icat veya kabulünden sonra yazılır ve değişimez bir hal alırdı. Fakat uğradığı bütün değişmelere rağmen teşekkül ettiği zamanın umumi seciyesini taşır.
Destanlar babadana oğula anlatıla anlatıla zaman geçtikçe bazan o milletin ilerki isteklerine,ülküsüne ait unsurlarla da süslenir. Böylelikle edebî değeri yükselen destan âdeta birçok nesillerin müşterek edebî mahsulü halini alır.
Bir destan,teşekkül ettiği asırdan ne kadar sonra kağıda geçirilirse geçirilsin,yine teşekkül ettiği asrın mahsulü sayılır. Çünkü onun temeli,esas fikirleri,esas unsurları teşekkül ettiği asra aittir. Aradan geçen uzun asırlar o destanın mevzuunda,dilinde büyük değişiklikler yapsa bile bunlar nihayet sathîdir.
Bir millet yazıyı kabul ettikten sonra bile bir takım destanlar yaratabilir. Çünkü asıl halk yığını henüz okuyup yazmayı öğrenmemiştir ve edebî zevklerini bilhassa destanlarla doyuracak seviyededir. Nitekim kurtuluş savaşına ait bir takım destanlar bile teşekkül etmeğe başlamıştır.