.

http://www.edubilim.com/ana




Türk Dili ve Edebiyatı

DosyalarEkleme Tarihi

Sıralama : İsim | Tarih | Tıklama [ Artarak ]
ŞİİRİN AÇIKLANMASI Şair, Süleymaniye camisini anlatıyor. Süleymaniye camiyi tarihi ve medeniyet üzerinde duruyor. Süleymaniye tarihi yönden Türk mekanı açısından evrensel bir ortamdır. Süleymaniye bayram sabahında herkesin toplandığı yer olması bakımından önemli. Çünkü herkes bir arada. (Gökte kanat, yerde ayak sesleri) burada kanat sesleri uhrevi bir dünyaya yaratıyor. Ayak sesleri ise gelen kişilerin ayak sesleri hemde mazide kalan kişilerin ayak seslerini hissediyor. Eski seferler maziye dönüş var. Bayram sabahını, anı, mazi ve tarihle birleştiriyor. (Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu) Sanki burada büyük bir kalabalık toplanıyor. Zaten bayram namazı çok kalabalık olur fakat tahrihtende insanlar getiriyor. Az önceden söylediğim gibi maziyi tarihle birleştiriyor. Sonra Süleymaniye camiyi tanımlıyor. Türklüğün büyüklüğünü , islamın büyüklüğü, dini tarihi bir arada bütün Osmanlı savaşlarını hatırlatıyor. Sonsuzluk ele alınmış. Süleymaniye heybetli bir yapı. Şair, bu heybetli yapı geçmişi ufku daha iyi gösteriyormuş gibi görüyor.(Seçmiş İstanbul’unufkunda bu kudsi tepeyi) Türk milletine başka bir yönden yaklaşıyor. Sanat yönünü ele alıyor. (Bir neferdir bu zafer ma’bedinin mi’marı) Burada insana duyulan saygı var. Uhrevi bir tarafı var. Şiir din, tarih milliye ve medeniyet bunların etrafında dönüyor. Zafer ma’bedi, zafer, askerlik kahrahmanlık. Ma’bet ise dini ve sanatı ima ediyor.(Ulu ma’bed!) mekanla ruhsal yakınlık kuruyor ve ancak o sabah fark ediyor. Kültür, tarih ve milliyetçilik anlayışı yine burada ve bunların varisi olmaktan memnun. Her ne ortamda olursa olsun kökü mazidedir. (Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri) bu hayalindeki seslerle ulaştırıyor. Bütün bir vatan coğrafyası, savaşın kırmızılığı top sesleri var. Bursa’dan, Konya’dan İzmir’den uzaktan uzağa, şanlı zaferlerle hatırlamaya çalışıyor. Seferlere gidiyor. Kosava, ve Niğbolu’ya ulaşıyor. Denizlere de ulaşıyor. Her iki ale...
ŞİİR SANATI VE TÜRLERİ Şiir Sanatı : Dildeki anlam, ses ve ritim öğelerinden yararlanarak bir duygu, düşünce yada olayı, yoğun ve sıra dışı anlatma sanatı olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun en eski ve kendine özgü anlatı türlerinden biri olması nedeniyle, bu güne kadar şiirin pek çok tanımı yapılmış, ama hiç birinin bu kavramı tam olarak açıklayamadığı görülmüştür. Bu tanımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösteren tanımdır. Bir başka deyişle, şiir düz yazı ile anlatılamayan duygu ve düşüncelerin ses uyumları ile, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılmasıdır. Ama bu tanım manzumeyi de kapsar. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinlik taşımasıdır.ölçü ve uyak,çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir.Ne var ki,yalnızca ölçü ve uyakla şiir yaratılamayacağı gibi, özellikle 20.y.y da ölçü ve uyak kullanılmadan da çok başarılı şiirlerin yazıldığı görüldü. Bunun sonucunda düz yazının nerede bitip şiirin nerede başladığı önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Düz yazıda dil yalnızca bir bildiri iletmenin aracıdır; bildiri iletildikten sonra sözcüklerin önemi kalmaz. Şiirde ise vurgu, sözcüklerin aktardığı bilgi kadar , sözcüklerin üzerinde de yoğunlaşır. Yani şiirde neyin söylendiğinden çok , nasıl söylendiği önemlidir. Şiirin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için yapılması gereken en iyi şey, çeşitli türlerde çok sayıda iyi şiir okuyup bunların üzerinde düşünmektir. Böylelikle şiirin ne olup olmadığı, sözcüklerin nasıl seçildiği, nasıl sıralandığı , teşbih ve istiarelerin nasıl kullanıldığı gibi konularda daha çok bilgi edinilebilir. Şiir Türleri : Şiirler işlenilen konularına ve söyleniş biçimlerine göre türlere ayrılır. Bu türleri başlıcaları ; Epik Şiir Doğal Epik Şiir Yapay Epik Şiir Lirik Şiir Didaktik Şiir Pastoral Şiir İdil Eglog Satirik Şiir Dramatik Şiir Trajedi Komedi Dram ...
Şinasi (1826-1871) Türk, şair, yazar. Tanzimat la başlayan Batılılaşma hareketinin öncülüğünü yaparak dil, edebiyat ve düşünce yaşamının gelişmesinde etkili olmuştur. İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826’da İstanbulda doğdu, 13 Eylül 1871’de aynı kentte öldü. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829’da Osmanlı Rus savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteği ile büyüttü. Şinasi ilk öğretimini Mahalle Sübyan Mektebi’nde ve Fevziye Okulunda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubi Kalemi’ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi’den Arapça, Farsça ve Osmanlıca’nın yazı kuralarını öğrendi, yine aynı kalemde görevli eski adı Chateaneuf olan Reşat Bey’den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce, memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. 1849’da bilgisinin artması için devlet tarafından Paris’e gönderildi. Burada matematik, tarih, doğabilim ve toplumsal bilimlerle ilgilendi. Edebiyat ve dil konularında çalışmalarını sürdürdü. Doğabilimci De Sacy ailesiyle dostluk kurdu Ernest Renan’la tanıştı. Lamartine’nin toplantılarına izledi. Doğubilimci Pavet de Courteille’e bilimsel çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851’de Société Asiatique’e üye seçildi. 1854 Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi’nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş’te(ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu Mustafa Reşit Paşanın görevinden ayrılması üzerine, eğitim ve öğretim kurultayına sakalını keserek geldiği için üyelikten çıkarıldı. Raşit Paşa 1857’de yeniden sadrazam olunca, Şinasi de eski görevine döndü. 1860’da Ağah Efendi ile Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı.. devlet ilerin eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz’e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863’teki Meclis-i Maarif’teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal’e bırakarak 1865’te Fransaya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asi...
İZMİR BORNOVA ANADOLU LİSESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DÖNEM ÖDEVİ ŞİİR VE TÜRLERİ CAN BERK GÜDER (9/B – 2873) Şiir Nedir ? Şiir (ar. sir, fr. poésie, ing. poem), en eski edebiyat türüdür. Değişik sanat anlayışlarına bağlı olarak çeşitli tanımları yapılmış, şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür. Yine de genelde, şiirin ritime ve imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiş özelliğiyle estetik etkilenmeler yaratıcı bir söz sanatı olduğunda birleşilmektedir. Türkçede şiir karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözcükler önerilmişse de hiç biri yaygınlaşamamıştır. Bugün koşuk, nazım karşılığı kullanılmaktadır. Ayrıca nazımla şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülemeyişi şiirle nazmın eşanlamlı sayılmasına yol açmış, giderek şiir «mevzuu ve mukaffa (ölçülü ve uyaklı) bir söz sanatı» olarak tanımlanmıştır. Günümüzde bu anlayış aşılmıştır. Nitekim şiirin doğuşunu, sanat olarak gelişimini açıklamaya çalışan aşağıdaki özet, bir bakıma şiirin ne olduğu konusunu da aydınlatmaktadır: «İnsan, doğayı deneti altına almak için kullanmaya başladı araçlarını. Bunu başarmaya uğraşırken, doğanın, insan iradesinin dışında, kendi yasalarına göre yönetildiğini anladı... zamanla doğadaki yasaların nesnel gerekliliğini tanıyarak onları kendi amaçları uğrunda kullanma gücünü elde etti. Bu yasaların kölesi olmaktan kurtulup onlara hükmetmeyi başardı, öte yandan doğal yasaların nesnel gerekliliğini anlıyamadığı sürece, çevresindeki dünyayı kendi isteğine kalmış bir hareketle değiştirebileceğini sandı. Büyünün temeli budur. Büyüyü, gerçek tekniğin eksiklerini tamamlıyan, aldatıcı bir teknik olarak tanımlayabiliriz... Üretim çalışmaları topluca iken bir ezginin eşliği olmadan iş yapılamıyordu. Böylece konuşma, asıl üretim tekniğinin bir parçası olarak ortaya çıktı... Vahşilerin bugün bile yaptıkları yansılama (mimetic) dansları...
ÖZET İlhan annesini uzun yıllar önce kaybetmiş, orta yaşlı bir adamdır. Karısı Revan’dan boşanmak üzeredir. Sevgilisi Renginur, kardeşleri Armağan, Gülcan, Armağan’ın karısı Figen, Renginur’un birkaç akrabası, annesi Fatmuş, dayısı Adem ve otel müşterileri ile sevgilisinden olan oğlu Yalım’ın doğum gününü kutlamak için bir araya gelirler. Önceki gece İlhan rüyasında annesini görür. Fakat rüyasında çok kötü bir ortam vardır. Annesinin durumu ve oldukları yer darmadağındır. Parti kalıntıları, kanlar..... uyandığında korkmuştur. Bunun anlamı neydi diye düşünür. Acaba oğlu ve kendisi için bir tehlikemiydi bu rüya. Boşanma kararının hemen ardından karısı Revan ve ablası Fikran eve geldiğinde çok çirkin davranmışlardır. Fikran tehditler savurmuştu. O zaman hiç aldırmamıştı onun sözlerine. Altmış dört şubatıydı, İlhan İstanbul’da Fransızca eğitim veren bir kolejde yatılı okuyordu ve on yedi yaşındaydı. Müdür yardımcısı onu çağırmış, annesinin hastalığını, evine gidip görmesi için bir hafta izinli sayılacağını bildirmişti. Adamın konuşmasından annesine birşeyler olduğunu seziyordu ve eve gittiğinde yanılmadığını anlamıştı. Annesinin denizde boğularak öldüğünü öğrendi. Annesini, babasından daha çok seviyor ve onu kıskanıyordu. Babasını annesine layık bir insan olarak görmüyordu. Annesinin hiç akrabası yoktu. Kimsesizdi. Evlatlık verildiği yerden 18 yaşında kaçmış, İzmir’e gelmiş ve iş bulup çalışmaya başlamış. Kaldığı evin sahibinin arkadaşı ile tanışmış ve evlenmiş. İlhan’ın Babası ise Boşnak asıllı göçmen bir ailenin çocuğuydu. Çok fakir bir ailenin oğlu, bir çok yerde çalışmış, yokluğun ve yoksulluğun ne demek olduğunu çok iyi bilen biriydi. Sıfırdan başlayıp işinde çok iyi bir yere gelmiştir. Fakat bu değişiklik ailesine karşı davranışlarında hiçbir değişiklik yaratmamıştır. İlhan banyo yapıp yeni güne iyi başlamak istedi. Renginur’la tanıştığı günleri hatırladı. Renginur iki yıl önce, bir gece, oteldeki bir eğlencede dikkatini çekmişti. Onu çok sevmiş ve sevmeye d...
Özet Sinekli bakkal bulunduğu semtin adını almış olan dar bir sokaktır. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen “Kız Tevfik” denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik ile birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, inadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir. Emine’ nin babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: “Selim Paşa Konağı”. Bu konak başlı başına bir alemdir. Selim Paşa’nın Hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından ve Zaptiye Nazırı idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren - çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır. Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağına kapılanır. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında ya...
ÖZEL EGE LİSESİ 2001-2002 ÖĞRETİM YILI I. DÖNEM TÜRKÇE KİTAP SUNUMU İbrahim TAŞYURT 11/A No:126 Kitabın Adı: Hangi Laiklik Kitabın Yazarı: Attilâ İlhan Yayınevi: Bilgi Yayınevi, Ankara,1995 Attilâ İlhan’ın Hayatı: 15 Haziran 1925’te Menemen’e doğan Attilâ İlhan, Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu’nu ve Karşıyaka Ortaokulu’nu bitirdi. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıftayken Türk Ceza Kanunu’nun 141. Maddesine aykırı davrandığı gerekçesi ile tutuklandı, okuması engellendi. Danıştay kararı ile eğitimini sürdürdü. İstanbul Işık Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni yarıda bıraktı. 1949-1965 yılları arasında, aralıklarla altı yıl Paris’te yaşadı. Ali Kaptanoğlu adıyla senaryolar yazdı. Demokrat İzmir Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını yürüttü. Ankara’da Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını yaptı(1973-1979). Çeşitli dergi ve gazetelerde köşe yazıları ve sinema eleştirileri yazdı. Yazarın yayımlanan ilk şiiri 1941’de yazdığı Balıkçı Türküsü’dür. 1946 yılında yazdığı “Cebbaroğlu Mehemmed” şiiri CHP şiir ödülünü kazandı. Kısa sürede şiir, denme ve eleştirileriyle, edebiyat dünyasında kendine özgü bir yer edindi. Attilâ İlhan, şiirde Garip ve İkinci Yeni akımlarına şiddetle karşı çıktı. Mavi Hareketi adlı toplumsal gerçekçi bir şiir akımı başlattı. Sanat hayatının ilk dönemlerinde takip ettiği Nazım Hikmet çizgisinden ayrılarak, karmaşık ve bireysel bir duyarlılığa yöneldi. Eleştiri, deneme ve romanlarında ise toplumsal gerçekçiliğe bağlı kaldı. Düşünceleri: “Benim formasyonum solculuk. Ben başından beri aynı istikamette yaşamışımdır. Haya tarzım da solcudur.” ifadeleriyle, düşünce yapısının ana hatlarını çizen Attilâ İlhan’ın sol anlayışı; daha çok, burjuva temeline dayanan ve milli çizgide bir anlayıştır. Bu yönüyle diğer sol aydınlardan ayrılan Attilâ İlhan, aydınları kıyasıya eleştirir. Onları bilinç değil inanç aydını olmakla suçlar ve aydınların düşüncelerinin dogmatik olduğunu savun...
Özdek 1 “BEYAZ KALE”DE İKİ ADAM Tip ve karakter roman içinde birbirine tamamen zıt iki kavramdır. Tip romanın konusunu vurgulamak için kullanılan, olayın akışına hiç bir doğrudan müdahalede bulunmayan ve mutlak doğru ya da mutlak yanlışı temsil eden başkarakterlerdir. Karakter ise bunun tersine olayın akışını etkiler, mutlak doğruluğu temsil etmez. Sevgileriyle olduğu kadar hataları, korkuları acıları ve kıskançlıklarıyla da aramızdan biridir. Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”sinde iki başkarakter vardır. Romanın konusu bu karakterlerin yaşamıdır. Birbirlerine çok benzeyen İtalyan köle ve onun sahibi Hoca roman boyunca doğu ile batı kültürleri arasındaki farkı simgelerken, karakterlerini de ortaya koyar, birer tip olarak kalmakla yetinmezler. “Beyaz Kale” romanının olay örgüsü iyi eğitim almış, her konuda az çok fikir sahibi olan İtalyan bir gencin esir edilmesi ile başlar. Yakalanır yakalanmaz tıp ve astronomi alanındaki bilgisi ile dikkat çeken genç, zindanda tutulduğu sürece tıp bilgisi ile çevresindeki esirleri ve hatta Paşa’nın nefes darlığını tedavi eder. Bu İtalyan bir süre sonra Paşa tarafından, astronomi ile ilgilenen ve Sultan’ın doğumgününde havai fişek gösterisi yapmakla görevlendirilmiş olan Hoca’ya verilir. Hoca ile İtalyan kölenin beraberliği işte böyle başlar ve kitabın sonlarına kadar bu birbirinden çok farklı iki kültürü temsil eden iki adam aynı hayatı, aynı evi, aynı soruları paylaşırlar. Hoca ile İtalyan köle birlikte geçirdikleri zaman boyunca Sultan için bir fişek gösterisi düzenlerler, bir saat ve güneş ile gezegenlerin konumunu gösteren bir maket yaparlar. Bu arada çeşitli resimli kitaplar hazırlayarak Sultan’a değişik hayvanları Özdek 2 tanıtırlar. Ancak bu çalışmaların hiç biri Hoca’nın sonunda “Ben niye benim” sorusuna gelmesini engelleyemez. Romanın bu bölümünde en büyük karakter çatışması yaşanacak, varlık sebeplerini araştıran iki adam, romanın gelişimi içinde birer tip olmaktan çok dah...
ÖYKÜNÜN ADI: TENEKE YAZARI VEYA ÇEVİRENİ: YAŞAR KEMAL SAYFA SAYISI: 150 Yazarın Hayatı Asıl adı Kemal Sadık Göğcedir. Alışılmıştan farklı köy hikayeleri yazar. Kişilerin iç dünyaları üstünde durur. Romanlarında yer olarak Çukurova ve Toroslar geçer. Eserlerinde köylülerin iç dünyalarına ve işler tabiata önem verir. Sanatlı be şiirli bir dil kullanır. Eserleri: İnce Mehmet , Yer Demir Gök Bakır, Ölmez otu, Allah’ın askerleri.... Anlamını bilmediğim kelime ve değimler: Tahrirat katibi: İlçede resmi yazı işleriyle uğraşan kimse. Çeltik: Kabuğu ayıklanmamış pirinç. Eşrat: Bir yerin zenginleri, ileri gelenleri. Öykünün Öğeleri Olay: Çeltikçilerin köylerindeki kaymakamlarla olan mücadelelerini anlatıyor. Olayın Geçtiği Yer: Çukurova’nın bir kasabası. Olayın Geçtiği Zaman: 1950’li yıllar. Olaydaki Kişiler: Resul Efendi, Fikret Irmaklı, Murtaza Ağa, Mustafa Patır Patır, Kemal Taşan, Okçuoğlu Muş, Tata, Kürt Memed Ali , Zeyno Karı Olayın Baş Kahramanı: Resul Efendi Romanın Özeti: Kasabanın kaymakamı yoktur. Tahrirat katibi Resul Efendi kaymakam vekilidir. Çeltik ekme zamanıdır. Çeltik ağaları “çeltik yasasını” ve uymayanlara uyguladıkları “çeltik raporunu imzalaması için resul Efendiye verirler. Görevini kötüye kullanmak istemeyen Resul efendi raporu imzalamaz. Bunun üzerine Ankara’ya ve Adana’ya resul Efendi aleyhine telgraf çekerler ve Resul Efendiyi tehdit ederler. Bir süre sonra kasabaya Fikret ırmaklı adlı bir genç gelir. Çeltik Ağaları hemen harekete geçerler. Kasabanın en güzel yapısını kaymakam için dayayıp döşerler. Kaymakamın geleceği gün kaymakamı Ceyhan istasyonunda arabalar ve otobüslerle karşılarlar. Alıp kaymakamı kasabaya gelirler. Yerler, içerler ve kaymakama yaranmak için her olanağı kullanırlar. Kaymakamda acemi olduğu için yasayı okumadan onaylar. Raporun onaylanmasıyla işlerde karışır. Okçuoğlu adlı bir Çeltik Ağası elindeki ruhsatına dayanarak bütün köyü boşaltıp, boşalan her yere çeltik ekmek ister. Köyl...
ÖNSÖZ Zeynep Korkmaz D.T.C. Fak. Öğr. Üyesi (Prof. Dr., Nutukun Çeviricisi) Yurdumuzun parçalanıp işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklâl Savaşını, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu ve inkılâpların yapılışını anlatan Nutuk, siyasî ve millî tarihimizin birinci elden, pek değerli bir kaynak eseridir. Atatürkün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisinin 15 -20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankarada toplanan İkinci Kurultayında 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihî bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır. Nutuk, inkılâp tarihimizin birinci elden pek değerli bir kaynağıdır dedik.Çünkü, eserin sahibi, tarihî olayları yalnızca belgelerle inceleyerek objektif gerçeğe ulaşmak isteyen bir tarih yazarı değil, doğrudan doğruya o tarihi yapanın kendisidir. Tarihi yapan ile yazanın aynı şahsiyette birleşmiş olması, Nutuku, benzerleri ile karşılaştırılamayacak üstün değerde bir eser durumuna getirmiştir. Bu eserde, kendini her şeyi ile milletine adamış olağanüstü yetenekleri ile dehânın en iyi örneğini vermiş büyük bir komutanın, inkılâpçı bir liderin ve ileri görüşlü bir devlet adamının, askerî ve siyasî aksiyonları ile, Türkiye Cumhuriyetine şekil veren temel düşünce ve görüşler yer almıştır. Ayrıca, eserde millî değerler sistemine bağlı Cumhuriyet rejiminin, tarih şuuru içindeki gelişmesinin adım adım nasıl olgunlaştırıldığını, sosyal ve kültürel alanlara yön verici siyasî ve idarî şartların nasıl hazırlandığını yakından görebilmekteyiz. Bu eser, yalnız geçmiş bir devrin hikâyesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmamakta, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen yüksek bir değer taşımaktadır. Çünkü : Nutuk, tarihin akışını değiştirme gücüne sahip bir önderin, varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milleti, temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmış olan bir imparatorluğun yıkıntıları arasından çekip çıkarara...
ÖNSÖZ Bir kimseye, bir kuruma, bir topluluğa bir şey iletmek, bir şey bildirmek için yazılan yazı. Bir haber vermek, bir şey sormak ya da istemek için birine çoğunlukla posta yoluyla gönderilen, zarfa konulmuş yazılı kağıt. Bir tür yazılı iletişim aracı. Mektup Yazının bulunmasıyla ortaya çıkan ilk yazı türü belki. Duyguyu, düşünceyi, isteği, sevgiyi, seviyi uzaklarda olana taşımak gibi sıcak, içtenlikli işlevi yerine getiriyor. Duyguların izdüşümü, mektup. Ak sayfalara sesleri düşürenler içsel yolculuklarının yanıtını beklerler sabırsızlıkla. Bu durumundan ötürü içtenlik taşır mektuplar. İçtenliğin doruklarında dolaşması bu türü öteki yazı türlerinden ayıran en önemli özelliktir. Mektuplarla yaşayanlar olanca yalınlığı, çıplaklığı yürekleriyle paylaşırlar, bu paylaşımla çoğalır, güzelliklere uzanırlar. En son ne zaman mektup yazdığımızı, en son ne zaman mektup aldığımızı hatırlayabilirsek belki mektubun talihini değil ama talihsizliğini anlayabiliriz. Ata ’ya Mektup... Atam, Umarım benim yazdıklarımı okursun, çünkü bu sırada bir çok mektup alacaksın. Bizim bütün arkadaşlar sana yazıyor. Eminim yurdumuzun diğer okullarındaki çocuklarda mektup gönderecektir. Belki hepsini okuyamayacaksın; ama bu kadar çok mektubu görünce sevildiğini, unutulmadığını anlayıp memnun olacağını tahmin ediyorum. Atam sen Cumhuriyeti kurarken bazı ilkeler tesbit etmiştin. Belki tam istediğin gibi olmasa da geçen zaman içinde epey şeyler senin istediğin gibi oldu. Örneğin ‘’ Yurtta Barış, Dünyada Barış’’ demiştin, işte biz bunu başardık. İkinci Dünya Savaşı ‘na girmedik, yurdumuz bu size yeter diyerek, bize emanet ettiğin gibi 780 bin kare olarak duruyor. Bize ‘’Hayatta en iyi yol gösterici ilimdir’’ demiştin, bugün yetmiş üniversitemiz, yüzlerce kolejimiz, binlerce, on binlerce çeşitli okulumuz, milyonlarca öğrencimiz var; inanmayacaksın. Atam o kadar çok doktorumuz, mühendisimiz vs. var ki, işsiz kalanlar bile oluy...
Öncelikle Kültür Bakanlığı’na bağlı kütüphaneler ile müzelerde, daha sonra resmi kuruluşların ve bazı kişilerin kütüphanelerinde yer alan yazma eserlerin bibliyografik kimliklerinin belirlenerek kataloglarının yayımlanmasıyla görevlidir. 1978 yılından bu yana sürdürülen bu proje çerçevesinde aşağıdaki çalışmalar yapılmıştır : 1) TÜYATOK 1: Birinci Katalog Anıtkabir (16 eser), Cumhurbaşkanlığı (34 eser), Türkiye Büyük Millet Meclisi (104 eser) ve Adıyaman İl Halk Kütüphanesi (132 eser) yazmalarını içine almaktadır. Bu ciltle toplam 286 eserin/risalenin bibliyografik tanıtımı yapılmıştır (Ankara 1979). 2) TÜYATOK 2: İkinci Katalog Giresun, Ordu ve Rize İl Halk Kütüphaneleri yazmalarını içine almaktadır. Bu ciltle toplam 619 eser/risale tanıtılmıştır (Ankara 1980). 3) TÜYATOK 3 (34/I): İstanbul Süleymaniye kütüphanesi “Ali Nihad Tarlan Koleksiyonu” kitaplarını içeren bu Katalogla toplam 425 yazmanın bibliyografik tanıtımı yapılmıştır (Ankara 1981). 4) TÜYATOK 4-8 (07/l-V): Antalya ili ve ilçelerindeki (İl Müzesi, Alanya ilçe Müzesi, Akseki Yeğen Mehmed Paşa Kütüphanesi, Elmalı ve Tekeli İlçe Halk Kütüphaneleri) yazmaların tanıtıldığı 4., 5., 6., 7. ve 8. ciltlerle beş ayrı fasikülden oluşan bu Katalogda toplam 4.042 eser/risale tanıtılmıştır (İstanbul 1982-1984). 5) TÜYATOK 9 (34/II): İstanbul Bayezid Devlet Kütüphanesi’ Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Koleksiyonunu içine alan bu Katalogla 467 yazma eser tanıtılmıştır (Ankara 1984). 6) TÜYATOK 10-12 (01/I-III): Adana İl Halk Kütüphanesi ve Müzesine ait bu Katalogla, üç cilt içinde toplam 2.592 yazmanın tanıtımı yapılmıştır. (Ankara 1985-1986). 7) TÜYATOK 13 (34/III): İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi “Amca-zâde Hüseyin Paşa ve Hekimbaşı Musa Nazif Efendi Koleksiyonu”ndaki yazmaları içeren 13. ciltle 630 eser tanıtılmıştır (Ankara 1987). 8) TÜYATOK 14-18 (05/I-V): Toplam beş ayrı cilt halinde yayımlanması öngörülen ve ilk dört cildi yayımlanan (TÜYATOK 14-05/1, 15-05/Il, 16-05/III ve 17-05/IV) “Amasya Bayezid ...
Özel CeCeLi Lisesi 2001-2002 Eğitim Öğretim Yılı Edebiyat Dersi Dönem Ödevi Ödevin Konusu; Ölüm Konulu Şiirler Hakkında Yeni Türk Şiiri Antolojisi Öğretmen; Nesrin Bilkan Ödevi hazırlayanın; Adı : Hasbi Soyadı : Özet Sınıfı : 10/TM No : 007 KAYNAKLAR; www.antoloji.com www.siirdemeti.gen.tr Ölüme Uyanış Uyansam, uyandirilsam simdi, çok geç olmadan. Bu rüya kötüye gidiyor, uyandirin beni bu uykudan. Gördüklerim çok gerçekci, acaba yaniliyormuyum? Herkes yasiyorda, ben mi uyukluyorum! Yürüdügüm yollarin sonu çikmaz sokak. Hiç yabanci degil bu yol, ayaklarim önceden geçmis olacak. Bilmiyorum bu kaçinci geçisim bu yoldan, bir kisir dönence. Uyanmayi bekliyorum, ayni dönemeci tekrar görünce! Istiyorum kalkmayi, uyanmayi, herseyi silip bastan baslamayi. Gayretimi tazeleyip yola koyulmayi, Onu aramayi. Bulmayi, beni uyandiracak olani, kapisina köle olmayi. O ki, beni yasatip, yapan imtihani, ögreten aklimi kullanmayi! Rüyamda bir dünya var, akarsulari soguk, denizleri derin. Bir de levhâ var, yaziyor: mânayi maddeden ayirt edin! Içimde bir fisilti; bir gün ayrilacagim ama bu kadar mi çabuk? Dünya hayati, bitirmem gereken yolculuk! Yollar eskisi gibi degil artik, sokaklar da degisik. Insanlar ayni, lâkin rüya...
ÖLÇÜ (VEZİN) Edebiyatımızda iki ölçü kullanılmıştır. HECE ÖLÇÜSÜ: Şiiri oluşturan dizelerdeki hece sayılarının aşit olmaı kuralına dayanan ölçüdür. Hece ölçüsünde dizeler iki yada daha çok parçaya bölünür.Dizelerin bu bölüm yerlerine durak denir. Duraklar sözcükleri bölmez. ARUZ ÖLÇÜSÜ:Hecelerin kısa uzun (açık kapalı) olması kuralına dayanan ölçüdür. Ölçü, ahengi sağlayan ögelerdir. UYAK (KAFİYE) YARIM UYAK: Dize sonlarındaki sözcüklerde görülen tek ses benzerliğine yarım uyak denir. ‘Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han konar göçer Ay dolanır yıllar geçer’ Dizelerdeki –ç- sesleri yarım uyağı oluşturur TAM UYAK: İki ses benzerliğinden oluşan uyak çeşidine tam uyak denir ZENGİN UYAK: Üç ve daha çok sesin benzerliğinden oluşan uyak çeşidine denir TUNÇ UYAK: Bir dizenin sonundaki sözcük , diğer dizenin sonumdaki sözcüğün içindeki tam olarak yer alıyorsa buna tunç kafiye denir. REDİF Yazılışları, söylenişleri, görevleri aynı olan; ek, sözcük ve sözcük gruplarına redif denir. ‘Şimdi dağlarında mor sümbül vardır ...... Dikenler içinde sarı gül vardır’ Dizelerinde vardır sözcükleri rediftir. Uyak her zaman rediften önce aranmalıdır. Şiiri okurken ahengin sağlanmasında ölçü ve uyağın yanında, vurgu ve tonlamada önemlidir. VURGU Bir metini okurken veya konuşma sırasında bazı sözcüklerin, hecelerin diğer sözcük ve hecelere göre daha baskılı okunmasına veya söylenmesine vurgu denir ...
ÖLÇÜ (VEZİN) Edebiyatımızda iki ölçü kullanılmıştır. HECE ÖLÇÜSÜ: Şiiri oluşturan dizelerdeki hece sayılarının aşit olmaı kuralına dayanan ölçüdür. Hece ölçüsünde dizeler iki yada daha çok parçaya bölünür.Dizelerin bu bölüm yerlerine durak denir. Duraklar sözcükleri bölmez. ARUZ ÖLÇÜSÜ:Hecelerin kısa uzun (açık kapalı) olması kuralına dayanan ölçüdür. Ölçü, ahengi sağlayan ögelerdir. UYAK (KAFİYE) YARIM UYAK: Dize sonlarındaki sözcüklerde görülen tek ses benzerliğine yarım uyak denir. ‘Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han konar göçer Ay dolanır yıllar geçer’ Dizelerdeki –ç- sesleri yarım uyağı oluşturur TAM UYAK: İki ses benzerliğinden oluşan uyak çeşidine tam uyak denir ZENGİN UYAK: Üç ve daha çok sesin benzerliğinden oluşan uyak çeşidine denir TUNÇ UYAK: Bir dizenin sonundaki sözcük , diğer dizenin sonumdaki sözcüğün içindeki tam olarak yer alıyorsa buna tunç kafiye denir. REDİF Yazılışları, söylenişleri, görevleri aynı olan; ek, sözcük ve sözcük gruplarına redif denir. ‘Şimdi dağlarında mor sümbül vardır ...... Dikenler içinde sarı gül vardır’ Dizelerinde vardır sözcükleri rediftir. Uyak her zaman rediften önce aranmalıdır. Şiiri okurken ahengin sağlanmasında ölçü ve uyağın yanında, vurgu ve tonlamada önemlidir. VURGU Bir metini okurken veya konuşma sırasında bazı sözcüklerin, hecelerin diğer sözcük ve hecelere göre daha baskılı okunmasına veya söylenmesine vurgu denir ...
T.C DUMLUPINAR ÜNİVERSİTESİ BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR YÜKSEK OKULU KÜTAHYA DERSİN ADI : ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE GİRİŞ DERS ÖĞRETMENİ : YRD. DOÇ. DR. MEHMET GÖRAL ÖĞRENCİNİN ADI : ERSAN SEVİL NUMARA : 0217111026 KONU : ÇALIKUŞU ROMANI KAYNAK : ÇALIKUŞU ROMANI/REŞAT NURİ GÜNTEKİN Çalıkuşu romanı Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak savaşın sonrasına kadar uzanan dönemde yazılmıştır. Roman asıl kahramanı olan Feridenin başından geçen birtakım olayları anlatmaktadır. Roman kahramanı Feride İstanbulda Notre Dame Siondaki öğrenciliği sırasında haraketli, deli dolu,muzip, sürekli ağaçlara tırmanan özellğinden dolayı arkadaşları ona çalıkuşu adını vermişlerdir. Feride annesini küçük yaşta kaybettiği için anneannesinin yanında kalmaktadır. Dokuz yaşlarındayken de anneannesini kaybetmiştir. Anneannesinin ölümü sırasında babası da İstanbulda bulunuyordu. Babasının Trablusgarbtan Arnavutluka tayini çıkmıştır. Babası dokuz yaşındaki kızı şehir şehir dolaştırmamak için Ferideyi teyzesinin yanına bırakmak ister. Fakat Feride buna yanaşmayınca onu İstanbulda özel bir Fransız kolejine yatılı olarak bırakır. Feride ilk zamanlar okula alıişamaz ve dersleri kötü gitmektedir. Kaldığı okulda arkadaşlarının çoğu yabancı olduğu için onlşarla fazla iletişim kuramamaktadır. Feride yaz tatillerini teyzesinin yanında geçirir. Yaz tatilinin birinde ağaca çıkmak hevesi nedeniyle başından bir hadise geçer. Tatilde köşke Neriman aadında yirmibeşlik bir dul gelir. Neriman güzel bir kızdır. Feride bunu çekemez ve onu kıskanır. Feride Nerimanın köşke dadanmasının sebebini anlamıştır. Neriman Feridenin kuzeni Kamurandan hoşlanmaktadır. Kamuran ile Neriman Feride ağaçtayken ağacın altında buluşurlar. Feride bunları izler ve onlara bir oyun yapmak ister. Kamuran ile Neriman tartışmaya başlayınca Feride yapt...
ÖDEVİ HAZIRLAYAN:ZAFER SARIYILDIZ ENDÜSTRİ MÜH. G9901.02022 OKUNAN KİTABIN: ADI :KIRMIZI VE SİYAH BASILDIĞI YER VE YILI:İSTANBUL 1992 BASILDIĞI YAYINEVİ:M.E.B. YAYINEVİ KİTABIN KONUSU:Roman,1830’ların Fransa’sını yaşanan olaylarla gösteren sosyolojik bir araştırma niteliği taşıyor.Eserde kötü insanın psikolojisi incelenmiş;bu kötü insanı bu yollara iten iç nedenler araştırılmış.Roman Napoleon’un savaşları sonrasında Fransız toplumunun durumunu yansıtması açısından büyük önem taşıyor. KİTABIN ÖZETİ: Julien Sorel,Fransa’nın küçük bir şehri olan Verrie’de bir marangozun nin alması gerektiğine inanıyordu.bilgisi ve zekası sayesinde julien,kasabanın belediye başkanının çocuklarına öğretmen oldu. Madame de Renal, hayatı boyunca, üzerine düşen her görevi yapnııştı; iyi bir eş, şefkatli bir anneydi. Ama herhangi bir kadında aşk arzusu uyandıramayacak kadar kaba saba bir adam olan kocasına asla aşık olmamıştı. Madame de Renal, soluk yüzlü genç öğretmeni beğenmiş, kısa zamanda ona aşık olmuştu. Julien, kadına hükmedebilmek için, biraz da onu menmun etmeyi görev bildiğinden, onunla sevişmeye başladı. Bir süre sonra da Madame de Renali gerçekten sevdiğini anladı.Julien, izinli bir zamanında yoksul arkadaşı Fouqueyi görmeye gitti. Arkadaşı ona birlikte iş kurmak önerdi, ama Julien, sevgilisiyle sürdüğü hayattan memnundu.Olay, şehrin yoksullar evi müdürü M. Valenod tarafından M.de Renale yazılan bir mektupla açıklandı. M de Renalin Julieni evine öğretmen almasını kıskanıyordu. Bir zamanlar kendisi de Madame de Renal e yakınlık göstermiş, ama kadından karşılık görmeınişti.Aşıklar, durumu bir dereceye kadar düzeltmeyi başardılar. M.de Renal, Julien i Besançon daki seminerlere göndermeye razı oldu.Bunu daha çok Julienin öğretmen olarak Valenodnun evine girmesini önlemek için yapmıştı. Julien gittikten sonra, Madame de Renal yaptıklarından pişman...
Ödevin Türü: Dosya Ödevi Ödevin Amacı: Sait Faik’in hikayelerindeki fakir halk tiplemelerinin tahlili. HİKAYELER ve TİPLER: Gün Ola Harman Ola (Son Kuşlar) ------- Mercan Usta Barba Amtimos (Son Kuşlar) -------- Barba Amtimos Karanfiller ve Domates Suyu (Mahalle Kahvesi) ------ Kör Mustafa Hallaç (Mahalle Kahvesi) -------- Hallaç Baba Sakarya Balıkçısı (Mahalle Kahvesi) -------- Muharrem Kestaneci Dostum (Mahalle Kahvesi) -------- Ahmet Sinağrit Baba (Mahalle Kahvesi) -------- Sinağrit Baba Falcı Matmazel Todori (Havada Bulut) ----- Falcı Matmazel Todori Ağıt (Son Kuşlar) -------- Apostol Baba Oğul (Mahalle Kahvesi) -------- Baba KULLANILAN KAYNAKLAR: *Sait Faik, Son Kuşlar, Varlık Yayınları, İstanbul, 1965. *Sait Faik, Mahkeme Kapısı, Varlık Yayınları, İstanbul, 1965. *Sait Faik, Mahalle Kahvesi, Bilgi Yayınları, İstanbul, 1974. *Sait Faik, Havada Bulut, Bilgi Yayınları, İstanbul, 1974. 1- Sait Faik’in Hayatı ve Eserleri: Sait Faik Abasıyanık yüzyılımızın en büyük Türk hikayecisidir. 1905’te Adapazarı’nda doğdu. Orta öğretimini Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Yaklaşık üç yıl Fransa’da dil ve edebiyat öğrenimi gördü. Bir süre babasının iş yerinde çalıştı. 1940-1942 yılları arasında kısa süre öğretmenlik ve gazetecilik yaptı. Hayatının kalan yılları annesinin sağladığı imkanlarla Burgaz Adası’nda geçirdi. 1953’te Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Mark Twain Derneği’ne ‘fahri üye’ seçildi. 1954 yılında İstanbul’da öldü. Ölümünden sonra annesinin Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışladığı Burgaz’daki evi 1964’te Sait Faik Müzesi haline getirildi. Her yıl Sait Faik Öykü Armağanı adıyla adına bir öykü yarışması düzenlenmektedir. Sait Faik, Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şa...
Ziya Osman Saba 1910 yılının Mart ayında, İstanbulda doğdu. Babası askerdi. Sekiz yaşında iken annesi ölen Saba, Mütareke yıllarında yatılı olarak başladığı Galatasaray Lisesinden 1931 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1936 yılında mezun oldu. Servet-i Fünunda yayımlanan şiiriyle edebiyata başlayan ve Yedi Meşale topluluğu içinde yeralan (1928) Saba, Hukuk Fakültesinde iken Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde (1931-1936) , mezuniyetinden sonra Emlak Kredi Bankasında (1936-1945) ve bilahare Milli Eğitim Basımevi Tashih Bürosunda çalıştı (1945 - 1950). Kalp hastalığı üzerine evine çekilerek Varlık Yayınevinin yayın işleriyle meşgul oldu. Ziya Osman Saba 29 Ocak 1957 tarihinde İstanbulda öldü. ESERLERİ Şiirleri: Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman,Nefes Almak Hikayeleri:Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Değişen İstanbul ...
Ziya Bakırcıoğlu ESERLERi: TÜRK ROMANI Tanıtım Yazıları: Türk Romanı kitabında Türk Romanını tarihçesi, başlangıcından 1990lı yıllara kadar yayınlanmış listesini ve 24 roman üzerinde düşünceler, yorumlar ve teklifler bulacaksınız. GÜLDESTE Tanıtım Yazıları: Bu Güldeste, 20. yy. Türk şiirinin en güzel örneklerini bir araya getiren bir derlemedir. Şüphesiz, son yüzyılın en güzel şiirleri bunlardan ibaret değildir. Ama, okuyucu da teslim edecektir ki seçilmiş olan bu şiirler hem şairlerinin hem de edebiyatımızın en güzel eserleridir. ...
Zehra Kosova ESERLERİ 1.Ben İşçiyim Zehra Kosova İletişim Yayınevi / Anı Dizisi Zehra Kosovanın 1910da Kavalada başlayan bugün Tarlabaşının dar bir sokağında tek gözlü bir evde devam etmekte olan doksan yıla yakın yaşam mücadelesinin öyküsü. 1924te mübadeleyle Türkiyeye geliş, Tokatta tütün işçiliğiyle hayata ilk adımlar, sonra Ortaköyde, Beşiktaşta, Tophanede tütün depolarında amansız sömürü yılları, yirmi kuruş için iş bırakmalar, grevler, dayanışma eylemleri, sendika üyeliği ve TKPye giriş. Nazım Hikmetin şiirleri, Sovyetler Birliğinde eğitim yılları, yol arkadaşları, eşi İskender Mustafa, Reşat Fuat Baraner, Nail V. ve diğerleri... Yeniden İstanbul, yeniden tütün kokusu, Ortaköy, Bursa, Seyit Atılal, Dramalı Remzi, tutuklanmalar, işkenceler, sendika kurma hakkı için mücadele, Dr. Şefik Hüsnünün partisi, Tütüncüler Sendikası ve 1951 Tevkifatı, tekrar hücreler, Sansaryan Hanı, Harbiye, Vatan Partisi, bir kez daha dört duvar, Süleyman Şahin Tar, Kerim Korcan, Zihni T. Anadol, Fatma Yalçı... Ama her zaman karanlıktan güneşe açılan pencerede umut dolu bir yaşam. "Ben işçiyim... bir tarihte ilkokulu bitirmiştim." diyen Zehra Kosovanın "olduğu gibi", içtenlikle doldurduğu sayfaları, o günleri yaşamış olan Zihni T. Anadol yayına hazırladı. Kosovanın anılarında farklı bir dünyanın insanlarını daha yakından tanıyacaksınız. ...
ZARF(BELİRTEÇ)Fiilleri,sıfatları ya da kendi türünden sözcükleri değişik yönlerden etkileyen,sınırlandıran kelimelere zarf denir.   Çok konuşanları sevmezler.     zarf      fiilimsiZarflar kendi aralarında beşe ayrılırlar.1.Durum(hal) zarfları:Eylemin nasıl yapıldığını,ne durumda olduğunu belirten sözcüklere durum zarfı denir.  Mehmet dayı ata yavaşça yaklaştı.2.Zaman zarfları:Eylemin anlamını,zaman kavramıyla sınırlayan zarflara zaman zarfları denir.  İzmir treni biraz önce geldi.
Yörük Ali Hakkında Yazılan Eserler 1.Egenin Kurtuluş Destanı Yörük Ali Efe Cilt: 1 Sabahattin Burhan Yeni Asya Yayınları "Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkasına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimler beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?" ...
İZMİR BORNOVA ANADOLU LİSESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DÖNEM ÖDEVİ ŞİİR VE TÜRLERİ CAN BERK GÜDER (9/B – 2873) Şiir Nedir ? Şiir (ar. sir, fr. poésie, ing. poem), en eski edebiyat türüdür. Değişik sanat anlayışlarına bağlı olarak çeşitli tanımları yapılmış, şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür. Yine de genelde, şiirin ritime ve imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiş özelliğiyle estetik etkilenmeler yaratıcı bir söz sanatı olduğunda birleşilmektedir. Türkçede şiir karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözcükler önerilmişse de hiç biri yaygınlaşamamıştır. Bugün koşuk, nazım karşılığı kullanılmaktadır. Ayrıca nazımla şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülemeyişi şiirle nazmın eşanlamlı sayılmasına yol açmış, giderek şiir «mevzuu ve mukaffa (ölçülü ve uyaklı) bir söz sanatı» olarak tanımlanmıştır. Günümüzde bu anlayış aşılmıştır. Nitekim şiirin doğuşunu, sanat olarak gelişimini açıklamaya çalışan aşağıdaki özet, bir bakıma şiirin ne olduğu konusunu da aydınlatmaktadır: «İnsan, doğayı deneti altına almak için kullanmaya başladı araçlarını. Bunu başarmaya uğraşırken, doğanın, insan iradesinin dışında, kendi yasalarına göre yönetildiğini anladı... zamanla doğadaki yasaların nesnel gerekliliğini tanıyarak onları kendi amaçları uğrunda kullanma gücünü elde etti. Bu yasaların kölesi olmaktan kurtulup onlara hükmetmeyi başardı, öte yandan doğal yasaların nesnel gerekliliğini anlıyamadığı sürece, çevresindeki dünyayı kendi isteğine kalmış bir hareketle değiştirebileceğini sandı. Büyünün temeli budur. Büyüyü, gerçek tekniğin eksiklerini tamamlıyan, aldatıcı bir teknik olarak tanımlayabiliriz... Üretim çalışmaları topluca iken bir ezginin eşliği olmadan iş yapılamıyordu. Böylece konuşma, asıl üretim tekniğinin bir parçası olarak ortaya çıktı... Vahşilerin bugün bile yaptıkları yansılama (mimetic) dansları...
YÜZÜKLERİN EFENDİSİ J.R.R. TOLKIEN 1.YÜZÜK KARDEŞLİĞİ Bundan yıllar önce Orta Dünya adlı bir coğrafyada yaşanan bir olay anlatılıyor bu kitapta.İyilik ile kötülük arasında paylaşılamayan ise basit ve görünüşünde hiçbir özelliği olmayan bir yüzüğün öyküsü. Yüzüğün tek özelliği parmağına taktığı kişiyi görünmez yapmak. Ama bu yüzüğü elde etmek isteyenlere bakarsak bunun hiç de dıştan göründüğü gibi yalnızca basit bir yüzük olmadığı anlaşılıyor. Çünkü iyilerin karşısında gölgeler diyarı Mordor da ki tahtında oturan Karanlıklar Efendisi Sauron var. Karanlık diyarın efendisi Sauron tek yüzüğü ele geçirirse gücü tamamlanacak; zaferi tam ve kusursuz olacaktı. Fakat yüzük seyahate çıkan ve olayla hiçbir ilgisi olmayan yaşlı Hobbit Bilbo’nun eline geçer. Bilbo yüzüğü alır ve eve dönüğünde bunu Büyücü Gandalf’a gösterir. Gandalf ona yüzüğün öyküsünü ve ne işe yaradığını anlatır. Fakat maceraperest Bilbo yeni bir seyahate çıkar ve yüzüğü varisi olan Frodo’ya bırakır. Frodo Gandalf’dan yüzüğün hikayesini dinlediğinde kendisinin ne kadar büyük bir tehlike altında olduğunu anlar ve Gandalf ona Sauron’un onun peşinde olduğunu ve artık Frodo’nun yüzük taşıyıcısı olduğunu söylediğinde iki arkadaşı Hobbit Sam ve Pippin’i de alarak Shire’dan ayrılırlar. Yolları üzerinde onlara Merry isimli bir hobbit daha katılır. Dört Hobbit çok tehlikeli bir maceraya atılmıştır ve onları Sauron’a hizmet eden Dokuz Kara Süvari hiç rahat bırakmamaktadır. Tabii birde Bilbo’nun yüzüğü aldığı Gollum isimli pis ve iğrenç yaratık var. Onlar Ayrıkvadi’ye varırlar ve Gandalf’da ordadır. Ayrıkvadi’de bir divan toplanır. Birçok uzak ülkeden gelen Elfler, İnsanlar ve Cüceler ile divana başkanlık eden Elrond (yarı Elf), yüzüğün geleceğini belirlemek için toplanırlar. İnsanlar adına Aragorn ve Boromir, Elfler adına Legolas, Cüceler adına Gimli, Büyücü Gandalf ve dört Hobbit (Frodo, Sam, Merry, Pippin) Yüzük Kardeşliği adını verdikleri grupla yola koyulurlar ve yüzüğün geleceği ise; Frodo yani Yüzük Taşı...
Yılmaz Öztuna 20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbulda lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarına devam etti. 1950 eylülünden 1957 temmuzuna kadar Paris şehrinde kaldı. Parisin büyük kütübhanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsünde (Sciences Politiques), Sorbonneda Fransız Medeniyeti (Civilisation Française) kısmında, Alliance Françaisenin yüksek kısmında okudu ve Paris Konservatuarına devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969da Adalet Partisinden Konya Milletvekili seçilerek Ankaraya yerleşti. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda denetleme kurulu üyesi, repertuar kurulu üyesi, eğitim kurulu üyesi (Ocak 1966- Kasım 81), Kültür Bakanlığında bakan başmüşaviri (1974-77), İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarında kurucu yönetim kurulu üyesi ve Türk Mûsıkisi Korosunda kurucu yönetim kurulu üyesi (1975den beri), Yay-kur (Yaygın Yüksek Öğretim) üniversitesinde Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyesi (1975-78), Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarında 1969dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanan Türk Ansiklopedisinin genel yayın müdürü olarak K harfinden T harfine kadar olan cildleri yayınladı. 1983 mayısında Milliyetçi Demokrasi Partisinin kurucuları arasında bulunarak merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985de Faisal Finans Kurumu müşaviri oldu. Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuştu. Bazı konuşmaları A.B.D., Fransa, Avusturya gibi ülkelerin televizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere tercüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Mûsikîsi Tarihi kürsüsünü kurdu. Kültür Bakanlığının kurucularındandır. "Büyük Türkiye", "Osmanlı Cihan Devleti", "Büyük Türk Hakanlığı" gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasî tabirler, Yılmaz Öztunanındır. Ayasofya Hunkâr...
Yılmaz Tekin ESERLERİ Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1 Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-2 Yılmaz Tekin Ümit Yayıncılık Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1 kitabı ile Türkiyede bir ilke imza atan Yılmaz Tekin, sizlere bu kez Çuvaldız-2 (Olgunlaştıran Yıllar) kitabıyla sesleniyor. Bilindiği gibi Çuvaldız-1 kitabı çıktıktan bir süre sonra MİTin Adalet Bakanlığına başvurusu üzerine Ankara Başsavcılığınca toplatılmış, ardından Ağır Ceza Makemesinde 7,5 yıl hapis istemiyle açılan davadan yazar ve yayıncı beraat etmişlerdi. Yargılama sürecinde, meslekte yaşadıklarını "anılardan yola çıkarak" öyküleştiren Yılmaz Tekin, "Kalem Artığı Öyküler" kitabıyla bu türde de gerçeklerin özel ince mizah çizgisiyle okurlara aktarılabileceğini kanıtlamıştı. Elinizdeki kitap, yazarın daha önce çalıştığı Teşkilattaki anılardan hareketle çuvaldızını çekinmeden kullandığı ilk kitabı olan Çuvaldız-1in "öz be öz gerçek" devamı... Bu kitabın okuduğunuzda, gergeden avına çıkıp, otel odasında karafatmalarala boğuşmanın, postacı olup ev ev mektup dağıtmanın, MİTçi olmadığı halde o kimliğe bürünen görevlilere dert anlatmanın, boş zamanlarda oturup şifreli mesaj hazırlamanın havasına siz de kendinizi kaptıracak; gerçeklerin traji-komik gizemine ulaşarak kendinizin de oyunun bir parçası olduğunuzu anlayacaksınız. Çuvaldız-2 bir solukta okuyacağınız bir kitap. (Arka Kapak) ...
Yıldız Sertel ESERLERİ Ardımdaki Yıllar Yıldız Sertel İletişim Yayınevi / Anı Dizisi İstanbul 2001 "Ardımda kalan yıllar, Türkiyede demokrasi, hürriyet, insan hakları ve sosyal adalet için sürekli bir savaş veren iki insanla, annem ve babam, Sabiha ve Zekeriya Sertelle beraber geçti. Polis devletinin baskısı yüzünden, onlarla beraber 1950de yurtdışına çıkmak zorunda kaldıktan sonra, Doğu ve Batı Avrupanın değişik ülkelerinde yaşadım, değişik üniversitelerde okudum, değişik sosyal rejimler, yaşantılar gördüm. Kısacası çok gezdim, çok gördüm, gördüklerim üzerinde düşündüm." Yıldız Sertelin Ardımdaki Yılları, uzayan bir sürgünlüğün, sıkıntıların, anne ve baba acısının her anlamda tarihe düşülmüş notları... Entelektüelin gönüllü sürgünlüğünün yanına, siyasi baskıların, ayrılığın, yarım kalmış yaşamların acısını da katan bu kitap, bütün bir hayatın içinde, yalnızca yazarının yaşadıkları açısından değil, farklı yaşamların kesişme noktasında olması açısından bugün çok daha değerli... (Arka Kapak) xxx Annem Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı? Yıldız Sertel Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi İstanbul 2001 Cumhuriyet döneminin ilk kadın gazetecilerinden Sabiha Sertelin yaşamı yakın tarihimizin bir özeti: Sürgünler, tutuklanmalar, düş kırıklıkları ve bunlara direnen bir çalışma azmi, özgürlük uğruna onurlu bir mücadele... Kızı, araştırmacı-yazar Yıldız Sertelin, kişisel yönleri ve toplumsal-siyasal çağrışımlarıyla "roman gibi" kaleme aldığı bir yaşam öyküsü. Yakın tarihizimizin bilinmeyen yönlerini bu "çok özel" yaşam çerçevesinde keşfetmemiz, bireysel deneyimler aracılığıyla kolektif belleğimize sahip çıkmamız için... (Arka Kapak) xxxxxxx Sertellerin Anılarında Nazım Hikmet ve Babıali Zekeriya Sertel , Sabiha Sertel , Yıldız Sertel Adam Yayınları / Anı Dizisi İstanbul 1993 "Annem Sabiha Sertel, babam Zekeriya Sertel ve ben ömrümüzün önemli ve uzun yıllarını Nazım Hikmetle geçirdik. (...) Nazım Hikmet hakkınd...
Yıldırım Sarı Gürson Turk 95 101 22.10.2001 Türkçemiz Anadilinin özellikleri bilmek, onu doğru bir şekilde kullanıp yüksek bir anlatım gücüne sahip olmak bence her insanın başlıca ödevlerinden birisidir. “Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını” adlı kitabıyla Doğan Aksan; bir dilin gelişimini ve geçirdiği evreleri genel hatlarıyla ortaya koymuş ve bu sonuçlardan yola çıkarak çeşitli yorumlarda ve uyarılarda bulunmuştur. Bu kitabı isminde de olduğu gibi üç ana başlıkta inceleyebiliriz. Yazar ilk bölümde, Türkçe’nin bugüne kadar olan gelişimini anlatmıştır. Bu süreci beş ana dönemde toplamıştır: 1. İlk Türkçe dönemi 2. Eski Türkçe dönemi 3. Karahanlı Türkçesi dönemi 4. Eski Anadolu Türkçesi dönemi 5. Osmanlıca ve Yeni Türkçe. Yine bu bölümde başta Arapça ve Farsça olmak üzere diğer dillerin Türkçe üzerindeki olumsuz etkilerinden ve Türkçe’nin bilinen en eski ürünleri olan Orhun ve Yenisey yazıtlarından bugüne kadar geçirdiği değişikliklerden bahsedilmiş ve örneklerle açıklanmıştır. İkinci bölümde Türkçe’nin bugününe değinilmiş, dilimizin temel özellikleri sesbilim, biçimbilim, sözdizim, anlambilim, ve sözcükdizim alt başlıkları altında incelenmiştir. Bu incelemelerden yola çıkarak dilimizin ne kadar zengin ve köklü bir yapıya sahip olduğu ortaya konmuş ve geçmiş ile bugün arasında bir karşılaştırma yapılmıştır. Son bölümde ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yapılan dil devriminin anadilimize çok büyük kazanımlar sağladığı; bununla beraber, eğitim konusunda yapılan yanlışların ve dilin kullanımındaki özensizliklerin dilimize çok büyük zararlar verdiği belirtilmiş, son olarak da Türkçe’nin bir kültür olması için alınması gereken önlemler belirtilip, aksi taktirde yaşanacak olumsuzluklar açıklanmıştır. ...
Yücel Çakmaklı 1937 yılında Afyon’da doğdu. Bir süre sinema yazarlığı yaptı (Yeni İstanbul). Sinemaya asistanlık yaparak girdi. İlk filmi Kâbe Yollarını (belgesel) yönetti. Elif Film şirketini kurdu (1969). Milli sinema akımına dayalı filmler çekti. Önemli filmleri: Birleşen Yollar (1970), Zehra (1972), Oğlum Osman (1973), Memleketim (1974), Denizin Kanı (TV), Kurtuluş (TV),Bişr-i Hafi. ...
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
Sonuçlar 1 - 30 Toplam: 1067