Tıp
DosyalarEkleme Tarihi
ŞEKER HASTALIĞI (DİABETES MELLİTUS) Şeker hastalığı (diabetes mellitus), pankreastaki insülin yapımının yetersiz oluşu nedeniyle, özellikle karbonhidrat metabolizmasında, ayrıca lipit ve protein metabolizmalarında bozuklukla ortaya çıkan kronik bir hastalıktır.İnsulin yapımının yetersizliğinden dolayı kandaki glikozun hücrelere geçememesi ve kandaki glikoz miktarının artmasıyla ortaya çıkar. TARİHÇESİ Diyabet en çok görülen metabolizma hastalıklarından biridir.Bu hastalığın esas belirtisi glikozüridir. Glikozüri idrarda şeker bulunmasıdır.Bu belirtiyi 1674’te Willis bulmuştur; 1846’da , Claude Bernard merkez sinir sistemini zedeleyerek glikozüri meydana getirdi.1877’de Lancereaux, şeker hastalığının pankreas bozukluğundan ileri gelebileceğini gösterdi.1889’da, Von Meuris ve Minkowski pankreası çıkarmak suretiyle şeker hastalığını meydana getirdiler.1893’te Laguesse , şeker hastalığında yokluğu görülen maddenin , pankreastaki Langherhans adacıkları tarafından salgılandığını belirtti.Macleod bu maddeyi aradı; Banting ve Best 1922 de insülini buldu.İnsülinin bulunması, çoğu zaman öldürücü olan bu hastalığın sonucunu tamamen değiştirdi. TİPLERİ Şeker hastalığının belirtileri, nedenleri ve tedavileri açısından birbirinden çok farklı tipleri vardır. Bu konuda belirsiz olan pek çok nokta olduğundan, şeker hastalığının sınıflandırılmasına ilişkin farklı görüşler vardır. Başlıca iki tip şeker hastalığı vardır. Tip I ya da genç tipi şeker hastalığında (juvenil diyabet) temel sorun insülin eksikliğidir; bu hastalarda komplikasyon olarak asidoz (kanda asillik düzeyinin yükselmesi) görülebilir. Tip II ya da erişkin tipi şeker hastalığında kandaki insülin miktarı normal, hatta biraz fazladır; buna karşılık vücuttaki işlevini yerine getiremez. Bu hastalarda asidoz ender görülür. Bunların dışında büyüme hormonunun, böbreküstü bezinde yapılan kortizolun ya da tiroit hormonlarının ve başka hormonların aşırı derecede salgılanmasına bağlı şeker hastalığı tipleri de vardı...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Şarbon nedir? Şarbon Bacillus anthracis isimli bakterinin yol açtığı bir hastalıktır. Şarbon hastalığı Asya, Güney Avrupa, Afrika ve Avustralya gibi dünyanın büyük bir bölümünde yüzyıllar boyu hayvanlarda (sıklıkla sığır, koyun, keçi, deve, antilop ve diğer otçul hayvanlar) görülen bir hastalıktır. Ancak enfekte hayvanlarla veya bunların dokularıyla temas halinde olan insanlarda da görülebilir. Şarbon bakterisi çevre şartlarında "spor" denilen bir biçim alarak yaşamını sürdürebilmektedir. En sık görülen doğal formunda deride siyah renkli yaralar meydana getirir ve orjinal ismini de (Anthrax) buradan almıştır. Anthrax neden güncel olmuştur? Bacillus anthracis bakterisi dayanıklı sporlara sahiptir ve uzun yıllar boyunca, dış ortam şartlarından etkilenmeden kalabilir. Bunun yanısıra bakteri, hastalık esnasında güçlü bir toksin üretir. Bu özellikleriyle biyolojik savaş tehdidinde kullanılabileceği varsayılmaktadır ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gelişmelerle gündeme gelmesiyle halk arasında tedirginlik yaratmıştır. Kaç tip şarbon vardır? Nasıl bulaşır? Üç tip şarbon vardır ve herbirinin değişik belirtileri vardır. 1) Deri şarbonu en sık rastlanan şeklidir. Genellikle derisinde yara ya da kesik olan bir kişiye şarbon sporlarının teması sonucu bulaşır. Temas yerinde önce bir şişlik, su toplanması ve sonrasında siyah kabuklu bir yara oluşur. Deri şarbonu süratle tedavi edildiğinde kolay iyileşir. Doğru tıbbi değerlendirme ve tedavi esastır. 2) Gastrointestinal (sindirim sistemi) şarbonu hastalıklı hayvan etlerinin yenmesi sonucu meydana gelir. Hastalığın başlangıç belirtileri besin zehirlenmesine benzer ancak karın ağrısı, kan kusma ve ciddi ishalle birlikte hastalık ilerler. Doğru tıbbi değerlendirme ve tedavi esastır. 3) İnsan şarbonunun en ciddi şekli akciğer şarbonudur. En nadir görülen şarbon şeklidir. Bu tip, havada asılı (süspande) büyük miktarlardaki şarbon sporlarının insan tarafından solunması sonucu meydana g...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ZİHİNSEL ÇALIŞMA ve ZİHİNSEL İŞ YÜKÜ Belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş elemanlar bütünü olarak tanımlanan bir sistem genel olarak; sistem sınırları, sistem elemanları, sistem elemanlarının birbirleri ve sistem çevresiyle olan etkileşiminden meydana gelmektedir. Bir İnsan-makina (İ-M) Sistemi ise insan, çalışma yeri, üretim aracı, iş akışı, iş çevresi ve iş parçasının öngörülen görevi yerine getirmek üzere karşılıklı etkileşim halinde bulundukları bir sistemden meydana gelmektedir. İ-M Sistemi işlevsel açıdan incelendiğinde üç alt sistemden oluştuğu ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle bir İ-M Sisteminde, görevin yapılması sırasında insan ve makinanın yerine getirdikleri işlevler üç grupta toplanmaktadır: *Etkileme (Enerji verme) işlevi. *Yöneltme (Kumanda) işlevi. *Kontrol (Gözleme) işlevi. Günümüzde bilgisayar desteğinden her ortamda yararlanılıyor olması, İ-M Sistemi içerisinde insana ve makinaya düşen kısmi görevlerde farklılaşmaya neden olmakta ve çalışanlar açısından iş özelliklerini fiziksel boyuttan zihinsel boyuta ve görevi bizzat yapmaktan denetim ve kontrole doğru değiştirmektedir. Bu değişim nedeniyle günümüze kadar kullanılan ve daha çok da fiziksel (kassal) ağırlıklı işlerin analizinde ve bu tür işlerde çalışan insanların performanslarını değerlendirmede yararlanılan yöntemler ve teknikler yetersiz kalmaktadır. Denetim ve kontrole doğru yönlenen görev özelliklerinin ve bu özelliklere cevap verecek insanın fiziksel özelliklerinin yanında, algılama hızı ve doğruluğu, dikkat, hafıza, zeka gibi psikolojik ve bilişsel özelliklerinin de dikkate alınması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Zihinsel ağırlıklı işler için kapsamlı analiz ve değerlendirme yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Zihinsel ağırlıklı çalışmalarda, görünüşte çalışanlar daha az iş yapmaktadırlar, ancak fiziksel çabanın azalması her zaman genel iş yükünün azalması anlamına gelmemektedir. Zihinsel ağırlıklı çalışmalarda iş yükünü belirlemek, fiziksel ağırlıklı ça...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
http://www.bilimselyuzme.com/ yüzmenin tarihçesi Suyun bir çok canlı için doğal yaşam çevresi olması ve yaşamın suda başladığı düşünüldüğünde,bilinen en eski çağlardan beri insanların suyla ilgilenmesi,yüzme ve banyo amaçları ile suyla ilişkide olmaktan zevk alması ve bu davranışlarına ilişkin bir kültür oluşturmuş olmasına hayret edilmemelidir. Hintlilerin dini amaçla oluşturdukları su kültürünün M.Ö.3000 yıllarına kadar uzandığı biliniyorsa da su ile ilgili yaşam biçimi kültürüne ilişkin en iyi korunmuş yapı örnekleri Ege uygarlılarına aittir.Bunun yanında Libya çölünde Sori vadisindeki mağara duvarlarından kazılarak elde edilen resimlerin incelenerek,bugünki kurbağalama stilindeki yüzüş şeklinin aynısı olduğu gözlenmiştir.Eski devirlere ait çok sayıda yüzme resimleri,yazılar ve hikayelere rastlarız.Pers Atina ve ısparta uygarlıklarının ve kabartma resimlerinin küçük yaştaki çocuklara yüzme öğretilme yoluna gidildiği yapılan araştırma ve kazılar sonunda öğrenilmiştir. Ayrıca Yunanlılar küçük yaştaki çocuklara yüzme öğretilmesini aile reislerine zorunlu kılmışlardır.Büyüyen çocuklar hem sağlıklı oluyorlar hemde askere alınınca orduya büyük fayda sağlıyorlardı. Osmanlılarda sınırlarının denize ulaşması ile büyük bir su kültürüne sahip olmuşlardır.Türk donanmalarının Akdenizi Türk gölü haline getirdiği ve Türk bayrağının Hint denizinde dahi dalgalandığı bu dönemde Türkler denizi her yönü ile tanımışlar ve yararlanmışlardır. Osmanlıların deniz sporu ile ilgili kaynakların bulunduğu bölgeler İstanbul daki Veliefendi çayırının bulunduğu sahil,Yalı Köşkü,Beylerbeyi,Kuleli,Göksu,Bebek,Fenerbahçe Burnu,Kalamış koyu deniz sporları denebilecek hareketlerin yapıldıkları yerlerdi. Evliye Çelebinin Seyehatnamesinden Kağıthane şenliklerinde yüzme yarışlarının yapıldığı anlaşılmaktadır.Ayrıca Osmanlı Donanmasındaki leventlerinde çok iyi yüzme bildikleri eldeki kaynaklardan tesbit edilmiştir. Krawl yüzme tekniğinin gelişimi Sportif yüzmenin başlangıcın...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İSKELET VE KAS SİSTEMİ Canlılarda, vücuda desteklik sağlayan ve hareketi kolaylaştıran sistemdir. Tek hücrelilerde bu görevi hücre zarı ve hücre çeperi yapar. Bitkilerde Destek Yapılar Bitkilerde selüloz hücre çeperi, turgor basıncı, destek dokuyu oluşturan kollenkima ile sklerinkima gibi yapılar desteklik sağlar. Hayvanlarda İskelet Sistemi Hayvanlarda iskelet ikiye ayrılır. 1- Dış İskelet: Sadece omurgasız hayvanlarda bulunur. vücudun dışında bulunan ve vücudu dış etkilerden koruyan destek yapıdır. Büyümeyi sınırlar, üzerinde vücut örtüsü bulunmaz. Protein, k.hidrat ve yağ gibi organik moleküller ile kalsiyum karbonat gibi inorganik moleküller oluşabilir. 2- İç İskelet: Omurgasızların bazılarında (süngerler, derisi dikenliler) ve bütün omurgalı hayvanlarda bulunur. İç iskelet vücudun içinde bulunur, vücuda şeklini verir ve iç organları korur. Üzerindeki çeşitli vücut örtüleriyle büyümeyi engellemez. Köpek balıklarında iç iskelet kıkırdak dokusundan oluşur. Kemik oluşumu kıkırdak ve bağ dokunun değişimi ile meydana gelir. Minareller, hormonlar (parathormon, kalsitonin, STH) dengeli beslenme vitaminler ve genetik faktörler ile kontrol edilir. D vitamini kemiklerde Ca ve P birikimi sağlayarak kemiği sertleştirir. Eksikliğinde raşitizm hastalığı meydana gelir. İnsanda İskelet Sistemi İnsan iskeletinin temelini kemikler oluşturur. Yapısal olarak iki çeşit kemik vardır. * Sert Kemik: Bütün kemiklerde bulunan, aralarında boşluk bulunmayan kemiktir. Sertlik ve dayanıklılık verir. Sert kemiklerde sarı ilik bulunur. * Süngersi Kemik: Yapısında boşluklar bulunur. Bu boşluklarda kırmızı kemik iliği vardır. Şekillerine göre ise üç çeşit kemik vardır. * Yassı Kemik: Kafatası, kürek, kalça, göğüs ve kaburga kemikleridir. * Kısa Kemikler: Omurga kemikleri, el ve ayak bilek kemikleridir. * Uzun Kemikler: Kol ve bacak kemikleridir. Kemiklerin en dışında periost (kemik zarı) bulunur. Kemiğin ka...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İSKELET İskelet, birbirleriyle eklemlerle birleşen kemiklerden meydana gelmiştir.Kemikler, vücudun yumuşak kısımlarına dayanak görevinde bulunan beyaz, sert ve sağlam oluşumdurlar.Üzerlerine yapışan kasların kasılması ile pasif olarak hareket işine katılrlar.Bu kemiklerin herbirine ayrı ayrı isimler verilmiştir.Yetişkin bir insanda 206 kemik vardır.Bütün kemikler, tıkız ve sünger dokudan yapılmıştır.Tıkız doku, kemklerin çevresinde bir tabaka meydana getirir.Sünger doku ise tıkız doku kılıfının içinde olup kemik lamellerinin birleşmesiyle oluşmuştur.Kemik trabekülleri adını alan bu lameller kemiklerin dayanıklı olmalarını sağlarlar.Kuru bir kemikte sünger dokunun araları boştur.Taze ve yaş kemikte ise bu boşluklar, kemik iliği denen kırmrzı ve yumuşak bir madde ile doludur. Kemikler dış görünüşleri bakımından üç cinstir: a.Uzun Kemikler:Kol ve bacak iskeletinde bulunur.Bunların boyları, genişliklerinden ve kalınlıklarından daha çoktur. b.Yassı Kemikler:Başımızda, omzumuzun arkasında, kalçamızda bulunur.Bu kemiklerin uzunluklarıyla genişlikleri, kalınlıklarından daha çoktur. c.Kısa Kemikler:Omurga ve bilekte bulunur.Bu kemiklerde her üç boyut hemen hemen birbirine eşittir. KÖPRÜCÜK KEMİĞİ: Omuz kavşağının ön kemiğini teşkil eden köprücük kemik yatay durumda konulmuş ve (S) harfi biçiminde bükülmüş uzun bir kemiktir. GÖĞÜS KEMİĞİ: 16-18 cm. uzunluğunda, yukarı ucu daha geniş ve arkada, alt ucu daha dar ve önde simetrik olan bir kemiktir.Yapılışı bakımından omurlara benzer. KÜREK KEMİK: Omuz kavşağının arka kemiğini teşkil eden kürek kemik, tepesi aşağıda bir üçgene benzer. KOL KEMİĞİ: Bu, uzun bir kemik olup eklemli iki ucu vadır. KABURGALAR: Şerit biçiminde, yassı ve yay gibi bükük olan kaburgalar, göğüs boşluğunun büyük bir kısmını sararlar.Herbir tarafta 12 kaburga vardır.Kemik kaburga ve kıkırdak kaburga olmak üzere ikiye ayrılrlar.Kaburgalara birçok kas yapışıktır, bunlardan diyaframa ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İSHAL(DİYARE) Tanımlama : İshal (diyare), günlük dışkılama sayısının (2-3 kezden) ve miktarının normalden (200 gram) fazla, kıvamının ise sulu olması halidir. İnfeksiyöz ya da infeksiyöz olmayan birçok nedenle ortaya çıkabilir. Sadece yenmiş/içilmiş olan aşırı yağlı yiyecekler, kavun, incir, alkol gibi besinlerin yapısına bağlı olarak, hiçbir hastalık olmaksızın gelişebileceği gibi, çok ciddi sonuçlara yol açabilecek örneğin kolera, divertiküloz, iskemik kolit, malignensi, medüller tiroid kanseri gibi klinik tablolar da söz konusu olabilmektedir. Akut ishal, genel bir ifade ile üç haftadan kısa sürmüş olgularda, kronik ishal ise daha uzun süren tablolarda söz konusudur. Başlıca akut ishal nedenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. Tablo. Akut ishal nedenleri İshal nedeni Mekanizma İnfeksiyonlar Toksin, invazyon, direkt etki ile emilim bozukluğu İlaç reaksiyonları Allerji, nöral aktivasyon, emilim ve floraya etki İnflamatuvar barsak hastalıkları (akut epizotlar) Oluşan ülserlerin yol açtığı akut ataklar İskemi Mukozal bütünlüğün bozulması Sistemik hastalıklarda ishal atakları Kalsitonin artışı (Karsinoid S., medüller tiroid Ca) Endotoksemi (Bruselloz, listeryoz, enterik ateş) Bağ dokusu bozuklukları (SLE, mikst) Yukarıda belirtilen nedenler arasında en sık ishale yol açanlar, GİS (mide-barsak) infeksiyonlarıdır Akut infeksiyöz ishaller, tüm dünyada sıklıkla karşılaşılan klinik tablolardır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan beş yaşından küçük çocuklardaki ölüm nedenlerinin ¼ kadarından sorumludur. Ülkemizde çocuk ölüm nedenlerinin 4. sırasında yer almaktadır. Beş yaşın altındaki her bebek yılda ortalama üç kez ishal olmaktadır. İnfektif etkenlerin alınım yolu genellikle oral yol olduğu için, bireysel hastalıktan çok aile içi ya da kitlesel hastalık tabloları ile karşılaşılmaktadır. Bu bakımdan, hastalardan anamnez alınırken özellikle yakın çevresinde aynı/benzer tabloların olup olmadığı,...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İSHAL(DİYARE) Tanımlama : İshal (diyare), günlük dışkılama sayısının (2-3 kezden) ve miktarının normalden (200 gram) fazla, kıvamının ise sulu olması halidir. İnfeksiyöz ya da infeksiyöz olmayan birçok nedenle ortaya çıkabilir. Sadece yenmiş/içilmiş olan aşırı yağlı yiyecekler, kavun, incir, alkol gibi besinlerin yapısına bağlı olarak, hiçbir hastalık olmaksızın gelişebileceği gibi, çok ciddi sonuçlara yol açabilecek örneğin kolera, divertiküloz, iskemik kolit, malignensi, medüller tiroid kanseri gibi klinik tablolar da söz konusu olabilmektedir. Akut ishal, genel bir ifade ile üç haftadan kısa sürmüş olgularda, kronik ishal ise daha uzun süren tablolarda söz konusudur. Başlıca akut ishal nedenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. Tablo. Akut ishal nedenleri İshal nedeni Mekanizma İnfeksiyonlar Toksin, invazyon, direkt etki ile emilim bozukluğu İlaç reaksiyonları Allerji, nöral aktivasyon, emilim ve floraya etki İnflamatuvar barsak hastalıkları (akut epizotlar) Oluşan ülserlerin yol açtığı akut ataklar İskemi Mukozal bütünlüğün bozulması Sistemik hastalıklarda ishal atakları Kalsitonin artışı (Karsinoid S., medüller tiroid Ca) Endotoksemi (Bruselloz, listeryoz, enterik ateş) Bağ dokusu bozuklukları (SLE, mikst) Yukarıda belirtilen nedenler arasında en sık ishale yol açanlar, GİS (mide-barsak) infeksiyonlarıdır Akut infeksiyöz ishaller, tüm dünyada sıklıkla karşılaşılan klinik tablolardır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan beş yaşından küçük çocuklardaki ölüm nedenlerinin ¼ kadarından sorumludur. Ülkemizde çocuk ölüm nedenlerinin 4. sırasında yer almaktadır. Beş yaşın altındaki her bebek yılda ortalama üç kez ishal olmaktadır. İnfektif etkenlerin alınım yolu genellikle oral yol olduğu için, bireysel hastalıktan çok aile içi ya da kitlesel hastalık tabloları ile karşılaşılmaktadır. Bu bakımdan, hastalardan anamnez alınırken özellikle yakın çevresinde aynı/benzer tabloların olup olmadığı,...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İNSANDA BOŞALTIM SİSTEMİ İnsanda boşaltım sistemini; böbrekler, idrar kanalı (üreter), idrar kesesi (mesane) ve boşaltım kanalı (üretra) oluşturur. Böbrekler kanın bileşimini, pH dercesini, doku sıvılarındaki su, sodyum, potasyum gibi maddelerin miktarının düzenlenmesinde görev yaparak vücutta homeostasisin sağlanmasında önemli rol alırlar. Böbrek İnsanda, karın boşluğunun arka tarafına, bel hizasında ve omurganın iki yanında fasülye tanesi biçiminde, çukur kısımları birbirine dönük bir çift böbrek bulunur.Böbrekler 10-15 cm uzunluğunda 120-200 gr ağırlığındadır.Böbrek, dıştan içe doğru kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgesinden oluşur.Böbreğin tam ortasında idrar borusuna bağlanan huni şeklinde havuzcuk (pelvis) bulunur. İdrar kanalları ve idrar kesesi böbreğe yardımcı olması bakımından önemlidir.Fakat kanda artık maddeleri seçici olarak süzen esas kısım nefronlardır.Bir böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur. Nefron; malpigi cismi ile proksimal tüp, henle kulpu, distal tüp ve toplama kanalından oluşmuştur.Malpigi cismi, kılcal kan damarları yumağı (glomerulus) ve bowman kapsülnden meydana gelir.Bowman kapsülü yassı hücrelerden oluşmuş, içi boş bir yarı küre şeklindedir.Bowman kapsülünün boşluğuna, getirici atardamar girer ve kılcaldamar boşluğunu oluşturur.Bu kılcaldamarlar birleşerek götürücü atardamar olarak Bowman kapsülü boşluğundan ayrılır.Diğer kılcaldamarlardan farklı olarak iki atardamar arasında yer alan glomerulus kılcalları, kan basıncına dayanabilmek için çift katlı yassı epitel dokudan yapılmıştır.Götürücü atar damar daha sonra nefron kanalcıgının etrafını kılcal damar olarak sarar ve toplardamar olarak nefron kanalcığından ayrılır. Nefron kanalcığı, Bowman kapsülünün devamında kıvrımlar yapar.Bu kıvrımlar proksimal tüpü oluşturur.Nefronun Malpighi cismi, proksimal tüpü böbreğin kabuk bölgesinde yer alır.Proksimal tüp öz bölgesine inerek Henle kulpunu oluşturur.Henle kulpu tekrar kabuk bölgesine çı...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İnsan merkezi sinir sistemi, evrende bilinen en karmaşık biyolojik organizasyona sahiptir. Milyarlarca sinir hücresi ve bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bunların yanında, sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda da yardımcı hücreler bulunur. Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar. İNSAN SİNİR SİSTEMİ İnsan vücudunda, sinir sistemi, Merkezi ve Çevresel (periferik) sinir sistem olarak iki kısma ayrılır. Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar basit değilse de) bir taşıyıcı olarak düşünebiliriz. Merkezi sinir sistemi ise, kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir organlar bütünüdür. a) MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ Merkezi sinir sisteminin en basit kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır ve aynı sıvı...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Ünitenin Adı : YA BASINÇ OLMASAYDI ? Sınıf : İlköğretim 7. Sınıf Deney No : 7 Deneyin Adı : Akciğerlerimizdeki havanın da bir basıncı var mı? Deneyin Amacı : Akciğerlerimizdeki havanın bir basıncı olduğunu anlamak ve ölçmek. Teorik Bilgi : Akciğerlerimizde ki havanın da bir basıncı vardır. Günlük hayatımızda bunu çok iyi anlayabi-liriz. Örneğin bir balona üflediğimiz zaman balonun şiştiğini görürüz. Eğer balona daha fazla hava verdiğimizde balonun patlama seviyesine geleceğini biliriz. Bunun nedeni, balonun akci-ğerlerimizden gelen havanın basıncına daha fazla dayanamamasıdır. Bir başka olarak elimize aldığımız bir pipetle içi su dolu bir kaba üflediğimizde; su içinde kabarcıklar olduğunu görü-rüz. Akciğerlerimizden verebileceğimiz havanın basınç değerini ölçmek için bazı yöntemler uygulayabiliriz. Bunu aşağıdaki deneyimizde göreceğiz. Deneyin Konusu ile İlgili Bilimsel Kavramlar : Hava Basıncı : Atmosferdeki gazların bütünüyle yeryüzüne yaptığı basınca hava basıncı denir. Buna Atmosfer Basıncı da denilebilir. U Borusu : İki ucu olan U şeklindeki, basınç ölçmeye yarayan basit bir deney aletine denir. Gaz Yapılı Madde : Maddenin 3. halidir. Serbest halde olup her yöne doğru uçuşurlar. Deneyde Kullanılan Araçlar : U Borusu Sıvı Yağ Lastik Boru Klips Deney Düzeneği : Deneyin Yapılışı : U borusunun içini sıvı yağ ile biraz dolduruyoruz. İki uçta da yağ seviyesi 7,5 cm. Bu seviyeler her zaman aynıdır. Çünkü iki uçtan da giren atmosfer basıncı aynıdır. Lastik boruyu U borusunun bir ucuna bağlayıp sıkıştırıyoruz. Birimiz lastik borudan üfleyerek U borusunun içine hava veriyor. Böylece diğer uçtaki yağ seviyesi yükselip, üflediğimiz uçtaki yağ seviyesi düşüyor. Tam bu seviyede lastik boruyu klips ile sıkıştırıp sistemi sabitliyoruz. U borusunda oluşan yeni yağ seviyelerini ölçüyoruz. Bir ucu kapalı U borusunda ki havanın basıncı : Atmosfer basıncı + (h /13,6 (dciva) ) x dsıvı Yağın yükseldiği uçtaki seviye : h1 = 10,5 cm. ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ELEKTRİK-ELEKTRONİK FAKÜLTESİ ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ PROJE 1 LAZERLER, TIPTA VE ÖZELLİKLE GÖZ TEDAVİSİNDEKİ UYGULAMALARI Hazırlayan : Sinem ÇELİK 9512021 3/C Sunulan : Prof. Dr. Halit PASTACI Haziran, 1998 İÇİNDEKİLER I. GİRİŞ I.1. LAZERİN İLKELERİ I.1.A. ORTAM I.1.B. İKİ AYNA I.2. DİĞERLERİNE BENZEMEYEN BİR IŞIK I.2.A. PARALEL BİR DEMET I.2.B. BAĞDAŞIK BİR DEMET I.3. PROJEKTÖR, METRE, TEL, NEŞTER, HAMLAÇ… I.3.A. ÖLÇÜMLER VE KONTROLLER I.3.B. HABERLEŞMELER I.3.C. ISITMA I.4. HOLOGRAFİ I.4.A. İLKE I.4.B. NEDEN LAZER ? I.4.C. DİĞER LAZERLER II. TEMEL İLKELER III. LAZER ÇEŞİTLERİ OPTİK POMPALAMALI KATI LAZERLER SIVI LAZERLER BOYARMADDE LAZERLERİ GAZ LAZERLERİ DİNAMİK GAZ LAZERLERİ KİMYASAL LAZERLER YARI - İLETKEN LAZERLER LAZERİN YÜKSELTEÇ ve OSİLATÖR OLARAK KULLANILMASI KISA GÜÇLÜ DARBELER ÜRETEN LAZERLER AYARLANABİLİR LAZERLER KATI LAZERLERİ GAZ LAZERLERİ SERBEST ELEKTRONLU LAZERLER IV. LAZERİN UYGULAMA ALANLARI IV.1. GÜVENLİK IV.2. LAZERİN TIPTAKİ UYGULAMALARI IV.3. LAZERİN ASKERİ UYGULAMALARI V. LAZERİN TIPTAKİ UYGULAMALARI V.1. FOTOKOAGULASYONUN PRENSİPLERİ V.2. LAZER UYGULAMASININ TEDAVİ ÖNCESİ HAZIRLIĞI ve TEKNİĞİ V.3. PRATİK TAVSİYELER V.4. LAZER FOTOKOAGULASYONUNUN KOMPLİKASYONLARI ve LİMİTLERİ V.5. LAZER FOTOKOAGULASYONLARININ PRENSİPLERİ ve TEKNİKLERİ V.6. DİĞER VASKULAR LEZYONLAR V.7. MAKULAR HASTALIK MERKEZİ SERUS RETİNOPATİSİ VE ALT-RETİNAL YENİ DAMARLAR V.8. RETİNAL YIRTIKLAR V.9. GLAUKOMANIN, ÖN PARÇANIN VE GÖZDEKİ TÜMÖRÜN TEDAVİSİ VI. OFTALMOLOJİDE KONTAK LAZER UYGULAMALARI I. GİRİŞ Lazerler, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük icatlar listesinde zirveye yakın bir yerde yer almaktadır. Uydu, bilgisayar ve entegre devre i...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yanık Yardımı Her yıl iki milyondan fazla tedavi gerektiren yanık yaralanmaları olmaktadır. En azından yılda 6000 kişi yanık ile alakalı yaralanmalardan dolayı ölmektedir. Yanık sınıflandırmaları : 1.nci Derece/Sathi Derinin üst katı yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur. 2.nci Derece/Kısmi Derinin üst katları yanmıştır. Deri kızarır ve kabarcıklar oluşur. Genellikle bu yanık ağrılıdır. 3.ncü Derece/Tam Alt tabakalarla (yağ,kas,kemik, ve sinirler) birlikte tüm deri tabakası yanmıştır. Bu tür yanıklar oldukça ağrılı olabileceği gibi, sinirlerin ölmesinden dolayı ağrısız da olabilir. Elektrik Yanması Elektrik yanması altta bulunan dokuları fena şekilde hasar verebilir. Elektrik yanıklarında hasta iki tane yara izine sahip olabilir (giriş ve çıkış) Elektrik yanığı olan hastanın yanına elektriğin kesilip emniyetli bir ortam olmadan asla gitmeyin. Elektrik yanığı olan hastaya genel ilk yardım: 1. Elektriği kesin 2. Nefes almayı, dolaşımı kontrol edin, gerekli cardiac yardımını yapın (eğer gerekli ise) 3. Gerekmiyorsa hastayı kımıldatmayınız ( Elektrik yanmalarında omurilik yaralanması olabilir) 4. Yanığı kuru steril gazlı bez ile kapatın 5. Tıbbi yardım çağırın Kimyasal Yanık Deri ile teması halinde yanık yapacak pek çok kimyasal madde vardır. Kimyasal yanıklar acil yardım gerektirir! Kimyasal madde yanığı olan hastaya genel ilk yardım: Akan suyla kimyasal madde bulaşan yeri yıkayın. Hafifçe akan bir su ile en az 20 dakika yıkayın. Sert basınçlı akan sudan kaçının. Yıkama sırasında kimyasal bulaşan elbiseyi ve takıları çıkarın. ACİL AMBULANS SERVİSİ (112) ile ve/veya zehirlenme merkezi ile temas kurun Geç reaksiyon durumu için hastayı izleyin Göze bulaşmışsa- gözü aşağı doğru yıkayın Duman Yutulması Duman nefes borusunu rahatsız edebilir veya zarar verebilir. Duman gözlere rahatsızlık verebilir. Yapılacak ilk öncelikli yardım: 1. Hastayı emniyetli bir alana götürün 2. Nefes almayı ve dolaşımı kontrol edin/gerekli yardım...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yankı Yazgan Prof.Yankı YAZGAN Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde profesör ve çocuk ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır. İzmirde büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesinden(1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladı(1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga(Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini tamamladı.(1992-5) Tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda makalesinin yanısıra ödül ve proje desteği vardır. 1987den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem gibi gazete ve dergilerde gündelik hayatın yönetimi ve beynimizin işleyişi hakkında yazmıştır.Konferansların yanısıra, 94.9 Açık Radyoda anne -babalara yönelik bir radyo programı yapmaktadır. ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yalçın Özer 1948‘de doğdu. 1976 senesinde İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Bu seneden itibaren İstanbul’da Bakırköy Hükümet Tabipliği ve İstanbul İl Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.1997 yılına kadar, 18 yıl Türkiye Gazetesinde köşe yazarlığı, başyazarlık ve gazete yöneticiliği yaptı. Gazeteciler Cemiyeti tarafından 1986 yılında son 10 yılın en iyi gazetecisi seçildi. TGRT Televizyonu’nda haber programları yaptı.Dr. Yalçın Özer siyasete öğrencilik yıllarında Adalet Partisi Bakırköy İlçe Gençlik Kollarında çalışarak adım attı.18 Nisan 1999da yapılan yerel seçimlerde DYPnin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu fakat seçilemedi. ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Veremle savaş eğitim haftası Verem hastalığı Verem tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır.diğer adı tüberküloz dur.bu hastalığın mikrobu keşfedilmeden önce pek çok insan bu hastalıktan ölüyordu.alman doktor Robert Koch un Koch basili adını verdiği mikrobu bulma çalışmasından sonra bu hastalığa karşı verem aşısı geliştirildi insanları veremden koruyan bu aşıya da b.c.g. denildi.verem hastalığının mikrobu solunum ve besinlerle vücuda girer ve mikrop özelliklerle akciğerlerde kendini gösterir.bu hafta ocak ayının ilk haftasıdır.bu haftada veremden korunma yolları öğretilir ve yurdun dört bir yanında aşı kampanyaları düzenlenir. Korunmak için Dengeli ve iyi beslenmeli,düzenli spor yapılmalı,kötü alışkanlıklardan uzak durmalı,terli su içmemeli,uykusuz durulmamalıdır.en önemlisi verem aşısı olmalıyız. Verem savaş derneği İlk defa 1953 yılında WHO yardımıyla aşı kampanyasına girildi.1956 yılında verem savaş derneği dispanserlerle büyük savaş açtı.yine her yıl okullarda verem taraması düzenlendi.BCG aşısı uygulandı.doktorlar köylere kadar gidip vatandaşları parasız muayene edip,ilaçlarını vererek hasta olan insanların yanında olmaya çalışır. Güneş ve temiz hava verem mikrobunun en büyük düşmanıdır. Sağlığın düşmanı pislik,pisliğin düşmanı temizliktir. NİHAL ÇORUM YOZGAT LİSESİ 1.SINIF ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
TÜRKİYE DE TEMEL FEN VE TIP BİLİMLERİNİN BUGÜNÜ VE YARINI Hiç şüphesiz çağımız temel fen bilimlerinin yani fizik, kimya, biyoloji, temel tıp bilimleri, jeoloji ve matematiğin damgasını taşımaktadır. Son yüzyılda insanlığa maddi refahı ve hemen her türlü modern ihtiyaç vasıtalarını sağlayan şey temel fen bilimleri alanındaki gelişmelerdir. Teknolojideki gelişmenin temelinde fen bilimleri yer almaktadır. Endüstrinin doğması, büyümesi, ürün verip gelişmesi ancak ve ancak yeterli temel fen bilimleri potansiyelinin varlığına bağlıdır. Baş döndürücü bütün mekanik-optik ve elektronik araçların icadı bunların yeniden yapılması, geliştirilmesi, kullanılması ve bakımı ile ilgili pratik meslekler temel fizik, kimya ve matematik bilgisinin tatbikat sahasındaki uzantılarıdır. Ziraat mühendisliği, veterinerlik, eczacılık, dişçilik ve nihayet revaçta olan tıp bilimlerinin temelinde biyoloji ve biyolojinin bir parçası olan temel sağlık bilimleri vardır. Çeşitli ülkelerde yıllarca araştırma laboratuarlarında ömür tüketen yüksek merak sahibi temel fencilerin elde ettikleri sonuçlar olmasaydı tatbiki bilim ve mesleklerin bugünkü ileri seviyeye yükselmeleri mümkün olmazdı. Süper endüstri çağını yaşayan ülkelere bakınız : Buralarda icat edici, tespit edici ve yol gösterici hep temel fencilerdir. Onları, balı yapan fedakâr arıya, tatbikatçıları da yapılı balı kullanan ve değerlendiren arıcıya benzetebilir. İsrail Bilim Bakanı G.PATT diyor ki "Temel bilimler, temel araştırmalar olmasaydı yeni ve yeterli tatbiki araştırmalar ve orijinal ürünler olmazdı. Eğer biz endüstrimizi, başkalarından alınacak ithal araştırmaların üzerine bina edersek diğer milletlerle rekabet edemeyiz". (Nature 314,571, 1985). Günümüzde bir ülkenin kendi kaderini kendisinin tayin edebilmesi, yaşadığı toprakları koruyabilmesi ve geleceğe güvenle bakabilmesi için bütün madde güçlerin özünü meydana getiren temel fen bilimleri alanında ilerlemesi gerekir. Bugün Türkiye için temel fencilerin yer...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Türkiye’de Genetik Danışmanlık,Genetik Tanı ile İlgili Uygulamalar veGenetik HastalıklarGenetik hastalıklar, nesilden nesile aktarılabilen, kimi zaman ise soyağacı içinde ailenin tek bir üyesini ilgilendiren özelliklerdir. Bebeklerin yaklaşık %4’ü genetik bir nedenle oluşan bozukluklar ile doğar. İleriki yaşlarda ortaya çıkan sorunlarla bu oran %8-15’lere ulaşmaktadır. Günümüzde çocuk hastalıkları merkezlerine başvuran hastaların yaklaşık %30’u genetik bir hastalık nedeni ile incelemeye alınmaktadır.1 Genetik hastalıkların bir çoğu henüz tedavisi olmayan hastalıklardır. Her insan belli bir genetik hastalık riski taşır. Ancak bazı ailelerde bu risk daha fazladır. Genetik danışmanlar yardımıyla kişilerde ve doğacak çocuklarında ortaya çıkacak genetik hastalık riskleri saptanabilmektedir. Genetik danışma ile birlikte, günümüzde geliştirilen genetik tanı yöntemleri bu hastalıkların teşhisinde önemli rol oynamaktadır. Prenatal genetik tanı ile hamileliğin ilk aylarında birçok genetik hastalık teşhis edilebilir. Ayrıca pre-implantasyon genetik tanı ile embriyo anne rahmine yerleştirilmeden önce bir kısım genetik bozukluklar teşhis edilebilir.
TÜRK BİYOKİMYA DERNEĞİ TBD BİYOKİMYA EĞİTİMİ ÇALIŞMA GRUPLARI BİYOKİMYA ve KLİNİK BİYOKİMYA UZMANLIK EĞİTİMİ ÇALIŞMA GRUBU ÇG-10 TIPTA BİYOKİMYA UZMANLIĞI EĞİTİM PROGRAMI (ÖRNEK OLARAK HAZIRLANMIŞTIR) TASLAK No: 03 İletişim Adresi: Prof. Dr. Diler Aslan (ÇG Başkanı) Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı P.K. 33 Kınıklı 20200 Denizli Faks: 0258 264 7730 e-posta: daslan@pamukkale.edu.tr asnur@egenet.com.tr Türk Biyokimya Derneği Temmuz 2002; Kasım 2002 TIPTA BİYOKİMYA UZMANLIĞI EĞİTİM PROGRAMI TASLAK (Temmuz 2002) İÇİNDEKİLER 1. Genel tanıtım Giriş Amacı Hedefleri Kapsamı ve Uygulama Alanı Tanımlar ve kısaltmalar Sorumlular Programın uygulanması Ölçme Değerlendirme Yasalar, tüzük, yönetmelik ve yönergeler Referanslar Önerilen Kaynaklar Süreli yayınlar Bu örneğin oluşturulması Programın yıllara dağılımı Dokümanlar 3. 1 Müfredat 3. 2 Değerlendirme formu örneği 3. 3 Eğitim / İş / Görev İzleme çizelgesi örneği 3. 4 Asistan Çalışma Dosyası (Kurum tarafından hazırlanır) 3. 5 Asistan Çalışma Karnesi / Asistan İzlem Defteri 4. Öneriler 1. Genel Tanıtım Giriş Bu eğitim programı Türkiye’de Biyokimya ve Klinik Biyokimya Uzmanlık eğitiminde kılavuz olabilmesi amacıyla hazırlanmıştır. Türk Biyokimya Derneği Biyokimya Eğitimi Çalışma Gruplarından biri olan “Biyokimya ve Klinik Biyokimya Eğitimi Çalışma Grubu –ÇG10” çalışmaları ile oluşturulmuştur. 19 temmuz 2001’de görevlendirilen ÇG10, 17 temmuz 2002 tarihine kadar iki toplantı yapmış, birinci toplantıda katılım 24 kurumdan 32 katılımcı; ikinci toplantıda katılım 22 kurumdan 34 katılımcı olarak gerçekleştirilmiştir. Toplantılarda dağıtılan taslaklar, katılımcılar tarafından kurumlarında değerlendirilmiş, geribildirimler toplanmıştır. Toplantı ve ÇG10 raporlarında geribildirimde bulunan katılımcılar ve önerileri ayrıntılı olarak yazılmaktadır. 19 Haziran 2002’de yayımlanan 24790 sayı...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Tıp Eğitiminde Anadilimiz Nerede?Prof. Dr. Aydın SAV İstanbul Üniversitesi Nörolojik Bilimleri Enstitüsü Bundan yaklaşık yedi yıl önceki 14 Mart 1992 tarihli Mavi Dalga’sı için istenilen yazıda “Benim Fayansım En İyisidir?” adlı yazıyı kaleme almıştım. Gel zaman git zaman, tıp fakültemizin fayans sorununun tamamiyle çözülmüş olduğunu düşünerek artık biraz daha ciddi konulara geçmenin zamanı geldiği inancını içtenlikle yaşıyorum. Kanımca soru şu olmalı? “Yabancı dil öğrenimi mi, yabancı dilde öğrenim mi? Özellikle de hekimlik mesleğinin el verildiği kurumlar olarak tıp fakültelerinde araç olarak kullanacağımız dil, “ana dilimiz mi olmalı yoksa yabancı dil mi?” Bu soruya 1980 sonrasında YÖK ile gelen yanıt, yabancı dilde eğitim yapılan tıp fakültelerinin kurulması şeklinde oldu. Aradan 18 yıl gibi bir zaman geçti. Bakıldı ki yabancı dille eğitim yapılan tıp fakültelerinin ( Hacettepe, Cerrahpaşa, Marmara, 1996 yılından sonra da Yeditepe Üniversitesi) giriş puanları yüksek, TUS başarıları yüksek ve hatta uluslararası yayın sayıları ve kaliteleri de yüksek ( 3, 9). Uzaktan bakınca bu iş tuttu gibi görünüyor. O halde devam edilebilir. Ama gerçek bu mudur?
ÖNSÖZ Tüp Bebek (in vitro fertilizasyon) ve Embriyo Transferi yöntemi ile ilk bebeğin doğumundan henüz yirmi iki yıl kadar bir süre geçmiş olmasına rağmen yardımcı üreme teknikleri dünya çapında son derece yaygınlaştırılmış ve daha önceleri ümitsiz gözüyle bakılan pek çok çift için çocuk sahibi olma imkanı doğmuştur Yapılan bu çalışmada 22 senesini dolduran “tüp bebek” mucizesinin merak edilen yönleri araştırıldı. İlk olarak, kadın ve erkek üreme sistemleri açıklanmış olup daha sonra infertilite (çocuk sahibi olmama) ve infertilitenin nedenleri hakkında bilgi verildi. Son olarak ta tüp bebek ve embriyo transferi nedenleri ve sonuçları ile birlikte izah edilmeye çalışıldı. I. BÖLÜM İNSANLARDA ÜREME SİSTEMİ 1. KADIN ÜREME SİSTEMİ İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu gerçekleştirmek amacıyla şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü, erkekten çok daha komplekstir. Kadın zigotun oluşumu için zorunlu olan ovumu üretmekle kalmaz, zigotun iletimi, yuvalanması, embriyonal ve fotal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını üstlenmiştir. Kadın üreme organları iki grup olarak incelenir. Kadın iç üreme organları ( organa genitalia feminina interna ) : Ovarium, Tuba uterina, Uterus, Vagina Kadın dış üreme organları ( Organa genitalia feminina externa) : Vulva, Mons pubis, Labia majora, Labia minora, Clitoris, Bulbus vestibuli ve Glandula vestibularis 1.1. İç Üreme Organları 1.1.1. Ovarium(Yumurtalık) Ovariumlar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvisin dış yan duvarlarındaki fossa ovaricalara otururlar. Sağ sol bir çift organ olan ovariumlar erkekteki testislerin homologudurlar. Ovariumlar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum(yumurta)lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progest...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
The rapid development of the technology for cloning has led to moral debates around the world on whether or not to ban creating human clones. With the advancement of clone technology two states, California and Michigan have already banned the cloning of humans. "Everybody who thought it would proceed slowly and could be stopped was wrong, said Lee Silver, a professor from the University of Princeton (McFarling 1) . . ." Without proper research on behalf of the politicians of California and Michigan, the premature ban should be reconsidered and appealed. Cloning could provide a way for infertile couples to produce children genetically similar to themselves, a method of creating spare organs for transplants, and a cure for genetic disease. Human cloning may provide numerous benefits to mankind and should not be banned. Cloning is the Creation of another person that is an exact copy of another person (Clarke 1); this leaves too much to the imagination and leads to misunderstanding of the methods scientists use in cloning. In more clear terms, cloning is the process in which DNA of a female egg is replaced with different DNA from another cell. This process is referred to as the Nuclear Transfer or Nuclear Substitution. DNA molecules are the strings of protein that hold genetic coding. In this operation, the nucleus, which is the part of the cell that contains the DNA, are carefully removed from an unfertilized female egg then replaced with the DNA from the cell of another person (Harris 4). The egg with the DNA from another person is then manipulated into believing it has been fertilized and is implanted into the womb of the mother just as is done in the process of vitro fertilization. Afterwards the fetus develops and is born after nine months, just like a natural baby (Dumesic 1). What this means is that the clone shares only the same DNA as the person from which it was cloned. It shares none of the same memories, knows none of the same people, and it w...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
TAŞIMA SİSTEMLERİ Taşıma sistemleri hücrelerin gereksinim duydukları maddeleri hücrelere taşıyan,hücrede oluşan artık maddeleri hücrelerden uzaklaştırarak sabit bir iç çevrenin (homeostazi) devamlılığını sağlayan görevleri üstlenmiştir.Hücreler ile diğer sistemler arası bağlantıyı kuran sistemdir. Bitkilerde odun ve soymuk dokunun iletim doku olarak kök ve yapraklar arasında madde iletimini sağlayan doku olduğunu öğrenmiştik. Bir hücrelilerde çevre ile madde alış-verişi doğrudan hücre zarı ile gerçekleşir. HAYVANLARDA DOLAŞIM SİSTEMİ Çok hücreli hayvanlardan sünger sölenterlerin gastrovasküler denilen boşluklarında hücreleri doğrudan çevre ile madde alış verişini gerçekleştirirler.Bu nedenle özel bir dolaşım, solunum ve boşaltım sistemleri bulunmaz. Omurgasızların çoğu ile omurgalıların hepsinde kalp,damarlar ve kandan oluşan oluşan dolaşımsistemleri vardır. TAŞIMA SİSTEMLERİNİ OLUŞTURAN YAPILAR 1.KALP: Kanı atardamarlara pompalayan organdır.Çizgili kaslardan oluşmasına karşın istemsiz çalışır.Kalbin üstteki odacıkları kulakçık(atrium), alt odacıkları karıncık (Ventrikulus) adını alır.Organlardan kulakçıklara gelen kan, karıncıklara geçer ve karıncıklardan da tüm organlara dağılır.Kulakçık ve karıncıkların kasılıp (=sistol), gevşemesi (=diastol) birbirine zıttır.Kulakçık ve karıncık arasındaki kapakcıklar kanın karıncıktan kulakçığa geri dönmesinin önler. Kalp üç tabakadan oluşur.Kalbin iç yüzeğini örten, kan damarsız tek sıralı endotel (epitel doku ve bağ dokudan oluşan perikard iç tabakayı içi kaygan bir sıvı ile dolu olan iki tabakalı bağ dokudan perikard dış tabakayı, ikisi arasında yer alan miyokard ise üçüncü tabakayı oluşturur. Miyokard kalbi besleyen kroner damarları ve kasdan oluşmuştur. Balıklarda kalp bir kulakçık ve bir karıncıktan oluşmuştur. Kulakçığa gelen kirli kan, karıncıklardan temizlenmek üzere solungaçlara gider. Solungaçlardan da bütün vücuda dağılır. Kurbağa ve sürüngenlerde İki kul...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Talles Living Woman Sandy Allen was a 2.95-kg (6.5lb) baby,and her abnormal growth began soon after her birth in June 1955. By the age of 10 she stood 1.905 m (6 ft 3) takk , and was 2.16 m (7 ft 1 in) by 16 years old.Sabs gad a dream to break free of a world .that she felt she had outgrown. In her first letter to Guinness World Records in 1974 she wrote "U would likte to get to know someone that is approximately my height . It is needless to say my social life is practically nil and perhaps the publicity from your book may brighten my life."The accolade did help to bring about a reversal of fortunes the indiana secretary .First ,there was an offer from film director Federico Fellini to take a role in his film Casanova in 1975,and then her first date with a 7-ft lllionis man.On July 14,1977,she went into hospital for a pituitary gland operation to stop furthe r growth.Nowadays poor circulation and weak leg myscles mean she is dependent on a wheel chair. Worst Road Accident According to offical figures issued by the afghan govemment, 176 people died when a petrol tanker exploded inside the Salang Tunnel,Afganistan ,on November 3,1982. Little is known about the tragedy , but it`s thought that the explosion was caused by a collision between a gasoline tanker and vehicles carrying Soviet troops .Despite the offical death count,it is thought in excess of 1,000 Afghan civilians and Soviet soldiers lost their lives . Highest Flying Propeller -Driven Aircraft HIGH FLYER Records are always being broken , and Pathfinder`s altitude of over 24,383 m (80,000 ft) was smashed on August 13,2001.The new rcord fot her highest ever altitude reached by a propleller-driven aircraft is now 29,413 m (96,500 ft) by the unmanned , solar-powered Helios Prototype flying wing. The flight took place over the Hawaiin Usland of kauai. Commissioned by NASA and developed by Aerovironment Inc. of Monrovia , California ,USA. Helios is one of a new breed of slow-flying . high-altitude air...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
T.C. ANKARA ÜNİVERSİTESİ ARAŞTIRMA FONU PROJESİ KESİN RAPORU GSTM1 Geninin Normal Bireylerde ve Akciğer Kanserli Hastalarda RFLP Analizi ile İncelenmesi Proje Yürütücücsü: Dr.Sümer ARAS Proje numarası: 2000-07-05-018 Başlama Tarihi: 26. Haziran 2000 Bitiş Tarihi: 26. Haziran 2001 Rapor Tarihi: 26. Haziran 2001 GSTM1 Geninin Normal Bireylerde ve Akciğer Kanserli Hastalarda RFLP Analizi ile İncelenmesi An Investigation on the Frequency of GSTM1 gene in Turkish population by RFLP: A Correlation Between Null Allele Gene Frequency and Lung Cancer ÖZET Sitozolik glutatyon S-transferaz süpergen ailesine üye olan enzimler pek çok karsinogenik elektrofili detoksifiye etme kapasitesine sahip dimerik yapıda enzimlerdir. Sigara dumanında bulunan bir çok bileşenin yanı sıra polisiklik aromatik hidrokarbonlar bu enzimlerin en önemli substratlarıdır. Bu enzim ailesinin bir üyesi olan GSTM1 polimorfik yapıdadır. Çalışmalar bu enzimin aktivitesinin olmadığı bireylerde akciğer kanseri riskinin arttığını göstermiştir. Bugüne kadar pek çok değişik popülasyonda yapılan incelemeler null allel frekansının toplumlar arasında farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada Türk toplumunda normal bireylerde ve akciğer kanserli hastalarda GSTM1 null allel frekansı incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre akciğer kanserli hastalarda GSTM1 null allel frekansı (N=44) % 72.7, normal bireylerde ise (N=100) % 66 olarak bulunmuştur. Akciğer kanserli hastalarda null allel frekansı normal bireylerden yüksek olmasına karşın bu fark istatistiksel anlam taşımamaktadır (OR=0.73; %95 CL=0.33-1.59). Elde edilen bu ilk sonuçlar GSTM1 null genotipinin Türk hastalarda akciğer kanser gelişimine bir katkısı bulunmadığını savunmaktadır. ABSTRACT The enzymes that are the members of cytosolic glutathione S-transferase supergene family have ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
SÜTÜR TEKNİKLERİ VE MATERYALLERİ Bir insizyon/laserasyon gerektiren cerrahi işlemlerin en son adımı yaranın sütüre edilmesidir. Sütür teknikleri cerrahide kritik bir nokta oluştururlar. Bu noktada atravmatik cerrahi işlem için uygun materyal seçimi zorunludur. Yara kapatılması için kullanılan materyal ve metotlar dikkatlice seçilmiş olmalıdır. Çünkü bu önemli adım yarayı iyileşmesi için hazırlar ve uygunsuz yapıldığında normal iyileşmeyi engelleyebilir. Ayrıca hastaların cerrahın becerisine karar vermelerinde kullandıkları birkaç belirtiden biri de, sütüre edilmiş yaranın görünüşüdür. Sütürler çok geniş çeşitlilikteki materyallerden yapılmışlardır ve her biri özel bir amaca yönelik düşünülmüş çeşitli boyutlarda karşımıza çıkarlar. Rezorbe olabilen (vücut kolaylıkla bu materyalde parçalanma meydana getirebilir) ve rezorbe olamayan olmak üzere 2 temel sütür materyali tipi vardır. Genellikle rezorbe olabilen sütürler uzaklaştırmayı gerektirmez, ancak rezorbe olmayanlar gerektirir. Genellikle, cerrahın tercih ve alışkanlıkları, sütür materyalinin seçiminde etkilidir. Sütürün etkin kullanımı sadece cerrah, iğne ve sütürlerin özelliklerini bildiğinde mümkündür ve cerrah bunları belirli cerrahi alanlara uygular. Rezorbe Olabilen Sütürler : Rezorbe olabilen sütürlerin üç tipi çoğunlukla oral ve maksillofasiyal cerrahi için kullanılır: Katgüt, poliglikolik asit, 9:1 oranında glikolik ve laktik asit kopolimeri (poligloktin 910). Katgüt, koyun bağırsağının submukozasından ya da sığır bağırsağının serozasından imal edilmiştir. Basit katgüt, enflamatuar hücreler tarafından üretilen proteolitik enzimlerin hızlı sindirimine duyarlıdır. Sütürün dayanıklılığının uzatılması için, proteolitik enzimlere direnç sağlamak amacıyla bazı katgütlar, temel kromium tuzları ile muamele edilirler (kromik katgüt) (Kromik katgüt artık kullanılmamaktadır kısa bir rezorbsiyon dönemi olması nedeniyle dokularda sağlamlığını hızla kaybeder, yabancı protein olduğundan enflamatuar reaksiyona yol ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Sürgü, hastanın yanına getirilerek kolaylıkla alabilmesi sağlanır. Eldiven giyilir. Rektal tüpün ucu 3-4 cm kadar vazelin likit pomad yada jel ile kayganlaştırılır. Hastanın kalçaları yavaşça açılır ve rektal tüp yerleştirilirken hastanın bir yada iki kez ağızdan derin nefes alıp vermesi istenir. Böylece nefes bırakılırken anal sfinkter gevşer ve rektal tüp kolaylıkla yerleştirilebilir. Rektal tüp yerleştirilirken tüpün ucu hastanın göbek hizasına doğru olmalı ve rektal duvarlarda travmaya neden olmamak için tüp dikkatli bir tarzda uygulanmalıdır. Herhangi bir engelle karşılaşıldığında tüp hemen geri çekilmelidir. Eğer tüp fazla miktarda yerleştirilirse bağırsak perforasyonuna neden olabilir. O nedenle rektal tüpün yerleştirilen kısmı yetişkinlerde 7.5-10 cm, çocuklarda 5-7.5 cm, bebeklerde 2.5-4 cm olmalıdır. Klemp açılarak lavman cihazından sıvının yavaşça akması sağlanır ve lavman cihazı anüs seviyesinden yukarıya doğru daha fazla yükseltilmesi akımın hızlı olmasına neden olarak kolonda gaz ağrısı yaratabilir yada hızla sıvının içeriye geçmesi yeterli miktarda sıvı verilmeden uyarı ortaya çıkışma ve zamanından önce gaitanın boşalmasına neden olabilir. Genelde 1 litrelik bir sıvı 10 dakika için verilmelidir. Hastada kramp şikayetleri görülürse, kramptan dolayı sıvı akışı engelleneceğinden cihaz aşağı indirilebilir. Aynı şekilde eğer rektal tüp etraflından sıvı dışarıya doğru sızarsa cihaz gene aşağı indirilir. Sıvı bitiminde tüp klemplenerek rektuma hava geçişi önlenir. Rektal tüp geri çekilir ve tuvalet kağıdı ile anüs etrafı silinir. Hasta işlem sonrası sıvının bağırsaklara geçmesinden dolayı şişkinlik hissedebilir. Bu normal bir bulgu olup hastaya 7iümkün olduğu kadar sıvıyı içerde tutması belirtilir. Ancak bebek ve çocuklarda birkaç dakika için anüs bölgesi elle sıkıştırılır. Bu şekilde uzun süreli anal sfinkteri tutma, peristaltizmi etkileyerek daha iyi dışkı boşaltılmasını sağlar. Eldiven çıkarılır Hastanın altına sürgü konulur ve gereki...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
SİNİR SİSTEMİ A)Bir Hücrelilerde Sinir Sistemi: -Hücre zarlarında reseptörler vardır kimyasal maddeleri algılar. -Uyarılar kamçılara ya da sillere iletilerek bakterinin hareketi sağlanır. -Amip,öglena,terliksi hayvanların sitoplazmalarında bulunan sinir telcikleriyle sinirsel denetim gerçekleşir. -Alınan uyartılar sinir telciklerinde değerlendirilir. -Hücre tepki verir.Ve yer değiştirir.Buna taksi denir B)Omurgasız Hayvanlarda Sinir Sistemi -Uyartıları alan reseptör hücre -Sinyalleri ileten sinir hücresi -Tepkiyi oluşturan efektör hücredir. -Hidra’da sinir ağı vardır. -İletim yavaştır. -Yassı solucanlarda ganglion ve sinir uzantılarından oluşan ip merdiveni sinir sistemi vardır. C)Omurgalı Hayvanlarda Sinir Sistemi -Uyarıları almaya yarayan reseptörler aldıkları uyartıları impulslar halinde merkezi sinir sistemine iletir. -Uyarıları alan efektör organ da tepkiyi gösterir. -Beyinciğin büyüklüğü kas faaliyetliriyle doğru orantılıdır. D)Sinir Hücresi Ve Çeşitleri -Sinir sistemi nöronlardan oluşur. -Nöronlar çok küçük veya çok büyük olabilirler. -Hücre Gövdesi; -Çekirdek, bol mitokondri, ribozom, golgi cisimciği, endoplazmik retikulum, gibi yapıların bulunduğu sitoplazmalara nöroplazma denir. -Nöroplazma içinde nörofibril lifler ve nissel tanecikleri vardır. -Dentritler; -Görevleri;diğer hücrelerden aldıkları uyartıları hücre gövdesine iletmektir. -Akson; -Görevi;hücre gövdesinden aldığı uyartıları diğer sinir hücrelerinin dentritlerine veya efektör organlarına iletmektir. -Aksonların içinde nörofibriller ve mitokondrinin bulunduğu yarı sıvı madde vardır. -Nöronlar görev ve işleyişine göre üç çeşittir; *Duyu Nöronları;Uyartıları ilgili merkezlere taşıyan miyelinli nöronlardır. *Motor Nöronlar;Uyartılara karşı hazırlanan tepkileri efektör organa taşıyan nöronlardır. *Ara Nöronlar;Diğer iki çeşit nöron arasındaki bağlantıyı kurar. -Beyin, omurilik ve iskelet kası sinirlerinin aksonları üstünde miyelin kılıf vardır. -Böylece miye...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
SİNDİRİM SİSTEMLERİ SİNDİRİM ŞEKİLLERİ: Sindirim kimyasal bir olaydır; Sindirim, büyük komplex besin maddelerinin hücreler tarafından kullanılabilmesi için basit moleküllere parçalanması olayıdır.Sindirim hidroliz ile olur.Kimyasal bir olay olan hidroli de büyük besin molekülleri su ile reaksiyona girerek daha küçük moleküllere ayrılır. Besinlerin büyük bir kısmı karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerden meydana gelir. Bu farklı yapıdaki büyük moleküller, hidrolizi hızlandıran sindirim enzimleri ile kimyasal reaksiyonlara girerler. Besinler arasında su gibi küçük moleküller, mineraller ve mitaminler de vardır. Besinin sindirilmesiyle meydana gelen daha küçük moleküllerden bazıları organizmanın hücreleri tarafından hemen kullanılmayabilir. Bu moleküller daha sonra kullanılmak üzere dokularda depo edilir. Hayvanlarda yedek besinler büyük karbonhidrat molekülleri olan glikojen ile yağlardır. Genellikle bitkiler, yedek besinlerini nişasta şeklinde depo ederler. Nişasta kök, tohum ve meyvelerde bulunur. Yer fıstığı, hindistan cevizi, hint yağı gibi bitkiler yağ moleküllerini tohumlarında depo ederler. Depo edilen yedek besinler hücreler tarafından kullanılabilmeleri için tekrar daha basit maddelere parçalanırlar. Hücre içi ve hücre dışı sindirim; Genel olarak bitkilerin özelleşmiş sindirim organları yoktur. Bununla beraber bitkiler böcekleri yakalar ve onları yaprakları içindeki özel oyuklarda sindirebilirler. Böcek bitkinin yaprakları arasında hapsedildikten sonra, yapraktaki özel oyuklar içine salgılanan enzimlerle sindirilir. Bu olay hücre dışında yer aldığı için hücre dışı sindirimi olarak adlandırılır. Bazı yeşil olmayan ilkel bitkiler de hücrenin dışına besini sindiren enzimler çıkarırlar. Ekmek küfü ve akrabaları çürümekte olan bitki ve hayvansal maddeleri sindirirler. Bu küf mantarı besini sindirebilmek için hücrenin dışına difüzyonlar enzimler salgılar ve sonra sindirilen maddeleri hücre içine alır. Çürümekte olan...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ FİZİK BÖLÜMÜ X IŞINLARININ TIPTA KULLANIMI DANIŞMAN Yrd. Doç. Dr. Seyfettin ÇAKMAK HAZIRLAYAN Hatice ALBAYRAK 9711301001 ISPARTA - 2001 ÖNSÖZ Willhelm Conrad Röntgen’in 1895 yılında X - ışınlarını keşfi ve hemen arkasından Henry Becquerel’in radyoaktiviteyi keşfi radyoloji biliminin doğuşuna yol açmıştır. Tıpta yeni ortaya çıkan bu görüntüleme yöntemi kısa bir zaman içinde hastalıkların tanı ve tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Radyolojinin bütün vücudumuzdaki organları görüntüleyebildiği ve bütün tanıların bu yöntemle yapıldığını düşünürsek radyolojinin tıptaki önemini daha iyi kavrayabiliriz. Eskiden insanların radyasyondan korktuğu için çok zor girdikleri radyoloji servisleri günümüzde gelişmiş makineleri kullanılması ve odaların izolasyonu ile daha modern bir hal almıştır. Artık radyoloji servisleri hastanelerin bodrum katlarında değil, hastalarla içiçe olabilecek yerlere yerleştirilmektedir. Kullanılan radyan enerjinin X - ışını olduğu Röntgen ve Bilgisayarlı Tomografiden başka, Magnetik Rezonans Görüntüleme ve Ultrasonografi de radyolojinin uygulama alanı geniş olan görüntüleme yöntemleridir. İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ i İÇİNDEKİLER ...............................................................................................................ii ŞEKİLLER LİSTESİ ....................................................................................................iv TEŞEKKÜR v BÖLÜM – 1 1 X - IŞINLARI 1 1. GİRİŞ 1 1.1. X – Işınlarının Bulunuşu ve Tarihçesi 1 1.2. Diyagnostik Radyoloji 2 1.2.1. Röntgen 6 1.2.2. Bilgisayarlı Tomografi (BT) 7 1.2.3. Girişimsel Radyoloji 8 BÖLÜM. 2 9 2. RÖNTGEN 9 2.1. Fizik 9 2.2. X – Işınlarının Elde Edilmesi 11 2.2.1. Genel Radyasyon (Bremsstrahlung) 12 2.2.2. Karakteristik Radyasyon 14 2.3. X - Işını Tüpü ve Çalışma Prensip...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Ana Menü
| Anasayfa |
| Haberler |
| Arama |
| İlanlar |
| Eğitim Siteleri |
Edubilim
| Forum |
| Resim Galerisi |
| Video Galerisi |
| Program Arşivi |
| Döküman Arşivi |
| Bilim Adamları |
| Kolay Ulaşım |
Üniversiteler
| Türkiye Üniversiteleri |
| Yabancı Üniversiteler |
Popüler Döküman
(Eğitim)
(Psikoloji)
(Eğitim)
(Otelcilik)
(Sunular)
Eğitim Siteleri
- Edebiyat- Türkçe -Şiir (12)
- Okul Öncesi (7)
- Sınavlar (10)
- Rehberlik Siteleri (11)
- Üniversite Siteleri (77)
- Eğitim Haberleri (12)
- Sözlük - Çeviri Siteleri (6)
- Ders Yardımcıları (5)
- Eğitim Forumları (9)
- Genel Eğitim Siteleri (13)