Sosyal Bilimler
DosyalarEkleme Tarihi
ÖRNEK OLAY İNCELEMESİ YÖNTEMİ (ÖRNEK OLAY ANALİZİ) Gerçek hayatta karşılaşılan problemlerin sınıf ortamında çözülmesi yoluyla öğrenmenin sağlanmasıdır. Bu yöntem öğrencilere bir konuyu kavratmak ve o konuda uygulama yaptırmak amacıyla kullanılır. Günlük hayatta karşılaşılmış olan bir problemin çözümü içinde kullanılır. Örnek olaylar genelde yazılıdır, görsel olan olaylara da yer verilebilir. Bu yöntemle öğrenciler , olayı öğrenir, verileri analiz eder ve sorunu değerlendirirler. Tartışarak olayın nedenlerine ilişkin ya da çözümüne ilişkin örnekler getirirler. Daha çok buluş yoluyla öğrenme yaklaşımında ve kavrama düzeyindeki davranışların kazandırılmasında kullanılır. FAYDALARI Öğrenci merkezli bir yöntemdir. Öğrenciler belli bir sorunla ilgilendiği için güdüleri genelde yüksektir. Öğrenciler bildiklerini ya da kavradıklarını gerçek bir duruma uygulama şansına sahip olurlar. Bir problemi çözmeyi, analiz edip sonuca ulaşmayı öğrenirler. Eleştirel düşünme ve karar verme becerileri gelişir. Örnek olay yöntemi izlendiğinde katılımcıların çevrelerinde süre gelen olaylara duyarlılığı gelişebilir. Tüm öğrencilerin tartışmalara katılması sağlanır. Gruplarla da uygulanabileceği için birlikte çalışma imkanı sağlar. SINIRLILIKLARI Uzun zaman alır. Öğretmenin önceden iyi hazırlanmış olması gerekir. Kalabalık sınıflarda uygulanması zordur. Öğretmenin grup liderliği yapamayacağı durumlarda olayın ayrıntısını bilen bir lidere ihtiyaç duyulur. İncelenmesi düşünülen bir olaya, örnek olay yazmak bazen güç olabilir. Tartışmaları yönetmede ve değerlendirmede sorunlarla kaşılaşılabilinir. SENARYO YAZIMI Senaryonun Gerçeğe Uygunluğu Senaryonun Amacı Senaryonun Biçimi Senaryonun İçeriği Senaryonun Biçemi Öğrenci Düzeyine Uygunluk SENARYONUN GELİŞTİRİLMESİ Planlama Yazma Uygulama Düzeltme ÖRNEK OLAY TEKNİĞİYLE ELE ALINABİLECEK KONULAR İnsanların kötü alışkanlıklarıyla ilgili olarak değişik örnek olay sorunları oluşturulabilir. Trafik canavarı ör...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖRGÜTLERDE GÜDÜLEME GÜDÜLEME VE İNSAN İHTİYAÇLARI İnsanlar gördükleri işten ve iş çevresinden memnun oldukları sürece daha verimli çalışırlar. İşte ekonomik tatminin (ücret ve ikramiyelerin) gerekli bir koşul olduğunu düşünebilirsek de yeterli bir koşul olduğunu iddia edemeyiz. Bu yüzden insanı çalışmaya sevk etmenin yolları araştırılmış ve ortaya çok ilgi çekici sonuçlar çıkarılmıştır. Güdülemenin çağımızda yönetim psikolojisinin en önemli unsurlarından biri haline gelmesini sanayi devrimindeki son hamlelere bağlayabiliriz. Çağımızda, özellikle ileri sanayi toplumlarında otomasyona kayılması ve kütle üretimine gidilmesi işçinin işinden elde edeceği tatmini daha da azaltıcı bir rol oynamıştır. Böyle ortamlarda çalışan işçiler, işlerinden çok az zevk almakta ve bir işi tamamlama ve yaratma ihtiyacını hemen hemen hiç tatmin edememektedirler. Büyük örgütlerde üs kademlerle alt kademeler arasında ki mesafe artacağından, işçiler, kendilerini seçmeyen ve yakın temasta bulunmadıkları hatta yüzlerini dahi görmedikleri üst yönetim makamlarını anlamadıkları yada kabullenmedikleri emir ve ikazlarına boyun eğerek çalışmak zorundadırlar. Böyle toplumlarda pek az insan kesin özgürlük içinde kendi kişisel amaçları için çalışma zevkini duyabilirler. Sıkıcı işlerde çalışan, kendi kendilerine karar verme özgürlüğü hemen hiç olmayan işçilerin, doğal olarak tembelliğe, inatçılığa kayma tehlikeleri vardır. Bunun için insanları güdüleyen nedenler saptanmalı ve istekleri yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Böylece hem kendi kişisel ihtiyaçlarını karşıladıkları ve hem de örgütün amaçlarına ulaşmak üzere çalıştıkları bir ortam yaratabileceklerdir. II- GÜDÜLEMENİN ANLAMI ve ÖNEMİ Güdüleme kavramının dilimizde tam karşılığını bulmak çok zordur. Bu kavram İngilizce ve Fransızca “motive” kelimesinden türetilmiştir. Motive; harekete geçirici, hareketi devam ettirici ve olumlu yönde yöneltici üç temel özelliğe sahip bir güçtür. Motive temel kavramından türetilen güdülenme ise bi...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖRGÜT KÜLTÜRÜ İlk kez Peters ve Waterman (Peters/Waterman: 1982) tarafından Amerika’da Pascale ve Athos tarafından ise Japonya’da incelenmiş olan ve literatürde Firma Kültürü, Kurumsal Kültür, İşletme Kültürü olarak da dile getirilen Örgüt Kültürüne ilişkin tanımlar şöyle sıralanabilir: Schein’e göre; örgütsel kültür; “belli bir grup tarafından kendisinin gerek çevreye uyumu gerekse içi bütünleşmesi sırasında öğrendiği geçerliliği kanıtlanacak düzeyde olumlu sonuç vermiş olan ve bu nedenle yeni üyelere programları algılamanın, düşünmenin ve hissetmenin doğru yolu olarak öğretilen, bir takım varsayımlardır”. Örgütsel kültür, örgüt üyelerinin paylaştığı duygular, normlar, etkileşimler, etkinlikler, beklentiler, varsayımlar, inançlar, tutumlar ve değerlerden oluşmaktadır. Bu alanda otorite olan E. Scheine göre örgütte hemen hemen yönetici tarafından etkilenmektedir. Örgütsel kültür çalışma yaşamında güçlü bir değer mekanizmasıdır. Toplumda yaşamını sürdürmeye çalışan sosyal sistem olarak örgütler,içinde bulundukları çevre ile sürekli bir alış veriş içindedir.Diğer bir ifadeyle örgütler toplumdan girdi sağlayan,bu girdileri çıktı haline dönüştürerek topluma hizmet eden açık sistemlerdir. Örgüt kültürünün anlaşılmasında sistem ve durumsallık yaklaşımları önemli rol oynamaktadır. Modern yönetim ve organizasyon teorileri olan sistem ve durumsallık yaklaşımında örgütler çevreleri ile ilişkili açık bir sistem olarak ele alınırlar.Buna göre örgüt ile çevresi arasında karşılıklı etkileşim söz konusudur. Örgüt kültürü ile toplum kültürü arasındaki ilişkinin kavranmasında sistem anlayışı esas oluşturmaktadır.Sistem yaklaşımına göre her sistem kendinden daha büyük bir sistemin alt sistemidir ve her sistem bazı alt sistemlerden oluşur.Bu düşünceden hareketle örgüt içinde yaşadığı,girdi sağlayarak çıktıklarını sunduğu toplumun bir alt sistemi durumundadır.Dolayısıyla toplum kültürü ile örgüt kültürü arasında sistem-alt sistem ilişkisi mevcut olup bu iki olgu birbirinde...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖRGÜT KÜLTÜRÜ Toplumda bir grubun veya kuruluşun üyesi olmak o topluluğa uyum sağlamayı gerektirir. Uyum sağlamanın ve grup ya da kuruluş tarafından benimsenmenin temel koşulu ise, ortak amaçlar, standart ve değerler ile alışkanlıklar, felsefe ve ideolojileri paylaşma gereğini ortaya koyar. Üyelerin benzer davranışlar, tutumlar ve işbirliği içinde hareket edebilmeleri için gerekli bir husustur. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, örgüt kültürünün aileden, toplumdaki tüm kurum, kuruluşlar, millet ve devlet ile biçimsel ve biçimsel olmayan tüm gruplaşmalarda o topluluğun özelliklerini yansıtan ve çevresiyle ilişkilerini düzenleyen bir husus olduğu ifade edilir. O halde örgüt kültürü, “bir örgüt üyelerinin paylaştıkları anahtar değerler, standartlar, normlar, inançlar ve anlayışlar topluluğu” olarak tanımlanabilir.(1) Bir örgüt içinde yaşayan ve onun üyesi olan kimseler, davranışları ile örgütün kültürel özelliklerini benliklerine sindirerek davranışları için köklü gelenekler, ahlaksal tavırlar ve alışkanlıklar edinirler. Örgüt kültürü, o örgütün çevrede tanınmasını, değerini, toplumsal standartlarını, çevredeki diğer örgüt ve bireylerle ilişkili biçimlerini ve düzeylerini de yansıtır. Bu fonksiyonu ile kültür, örgütü topluma bağlayan onun toplum içinde yerini, önemini ve hatta başarısını belirleyen en önemli araçlardan biridir. Ancak her örgüt kültürü, içinde yaşadığı toplumsal kültürü ve ilişkide bulunduğu diğer örgütsel kültürlerin etkilerini taşımakta ve oluşumlarında bu kültürlerin de katkısı bulunmaktadır. Kültür çevreye ters düşmez aksi takdirde örgüt yaşamı tehlikeye girebilir. Ayrıca, çevrenin norm ve değerlerine uygun olduğu takdirde yeni bir kültür çevreye önemli etkiler yapar.(2) ÖRGÜT KÜLTÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ Çeşitli düşünürlerin üzerinde fikir birliği oluşturdukları örgütsel kültürün özelliklerini dört ana grupta toplayabiliriz. Örgüt kültürü öğrenilmiş veya sonradan kazanılmış bir olgudur; Diğer bir deyimle kültür örgütün faaliyet konusu ve faaliy...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖNSÖZ İçinde yaşadığımız çağa “Bilgi Çağı ”, bu çağın gereklerini yerine getiren toplumlara ise “Bilgi Toplumu ” adı verilmektedir. Bir ülkede yaşayan insanların “Bilgi Toplumu” olarak isimlendirilebilmesi için, bazı ölçütlere sahip olmaları gerekmektedir. Bunlar arasında çağın gereklerine ve getirdiklerine uyum sağlayabilecek, yeri geldiğinde onu aşmak için çabalayacak bir bilgi, kültür ve yetenek düzeyi sayılabilir. Yabancı dil bilmek de, bu gereksinimlerin en önemlilerinden biri. Teknoloji nin de ilerlemesiyle beraber, farklı ülkeler arasındaki mesafeler o kadar kısaldı ki, sadece bir gün içerisinde dünyanın bir ucundan öbür ucuna gitmek bile mümkün. Gelişen telekomünikasyon araçları sayesinde insanlar, çok hızlı, düşük maliyetle ve kolayca birbirleriyle haberleşiyor, sohbet ediyor, iş ilişkileri kuruyor ve hatta aşık oluyorlar. Bunun bir sonucu olarak ülkelerin artık sadece yönetimlerinin değil, ekonomi lerinin, yaşam tarzlarının ve kültürlerinin de eskisi gibi sadece içe dönük olarak değil, birbirleriyle güçlü ve eşzamanlı bir etkileşim içinde geliştiklerini söylemek mümkün. Böyle bir durumda da karşı karşıya gelinen en büyük problem, bu insanların anadillerinin farklı olmasıdır. Eğer tarafların bildiği ortak bir dil yoksa, gerçek ve sağlıklı bir iletişim mümkün olmamaktadır. Bu problemin tek çözümü de yabancı dil eğitiminden geçmektedir. İşte bu çalışmanın amacı, Türkiye’de yabancı dile verilen önemi ortaya çıkarmak ve şu an içerisinde bulunduğu durumu göstermeye çalışmaktır. Bu konuyu seçmemin en önemli sebebi ise, bir üniversite öğrencisi ve öğretmen adayı olarak yabancı dil eğitimine benim verdiğim önem ve dikkati farklı bölümlerdeki üniversite öğrencilerinin de verip vermediğini bulmak, onların konu hakkındaki düşüncelerini almaktır. Bu noktada çalışmamı tamamlamamda bana yardımcı olan ve düşüncelerini açıkça ifade eden üniversite öğrencilerine ve yapılan bu çalışmanın nasıl oluşturulması ve nasıl bir biçeme sahip olması gerektiğini belirten Dr. A...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖNSÖZ Günümüz değişen dünya düzeni içerisinde 21. Yüzyıla giren işletmeler, sanayi devriminden bu yana yaşanan en güçlü ekonomik depremle karşı karşıyadırlar. Rekabet koşullarının ağırlığı yönetsel tanımlarda kullanılan "başarılı olabilmek için..." deyimini "hayatta kalabilmek için..." şeklinde değiştirmiştir. Hiçbir şirket ve sektör için güvenli suların olmadığı bu okyanusta, şirketler artık kendi evlerinde vurulur olmuşlardır. Globalleşme sürecinin yanında, bilgi teknolojilerinin güdümlediği "Bilgi Çağı", "Bilgi Devrimi", "Bilgi Toplumu" dünyasında yaşanan akıl almaz hızlılıkta değişimlerin önceden tahmin edilemeyişi ve öngörülemeyişi, şirketlerin geleceği kendilerinin yaratması gerektiği gerçeğini ortaya koymuştur. Şirketler reaktif yani tepkisel değil yönlendirici yani proaktif olmak zorundadırlar. Edilgenlikten etkenliğe giden bu yol, değişime ayak uydurmak yerine, değişime neden olmak olarak açıklanabilir. Geleceğin, değişim rüzgarları karşısında direnenlerin değil, ona yelken açanların olacağı unutulmamalıdır. Yaygın bir deyim ile, değişmeyen tek şey değişimdir. Değişim eyleminin en son ve en önemli aşaması, değişim kültürünün yerleştirilmesi ve bundan sonra değişim için böylesi büyük atılımları beklememek olmalıdır. Aksi taktirde değişen dünyada nostaljik firma anıları hoş bir seda olarak anılacaktır. Şirketler bu nedenle 18. yüzyıldan gelen ve Adam Smith ile başlayan klasik öğreti ve varsayımları bırakarak Esnek İmalat Sistemleri, Öğrenen Örgütler, Kaizen, Yalın Üretim, Takım Çalışması, Toplam Kalite Yönetimi, Kalite Fonksiyon Dağılımı vb. yaklaşımları uygulamaya çalışmaktadırlar. İşte bu yollardan birisi de HAMMER ve CHAMPY tarafından kavramlaştırılan Değişim mühendisliğidir. Genetik devrim, elektronik devrim, dijital devrim, enformasyon devrimi, bilişim devrimi derken, yönetsel faaliyetlerdeki devrim kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Değişim mühendisliğinin kaçınılmazlığı da bu nedenledir. Bir çok şey evrimsel değil devrimsel olarak gelişirken, bun...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÖNSÖZ Bozan köyü monografisi ile köyün sosyal, kültürel, ekonomik, coğrafî, dinî ve siyasî yapısı ile köyün dünü ve bugünü hakkında çeşitli bilgiler elde etmeye çalıştık. Köy hakkında daha önceden böyle bir çalışma yapılmamıştır. Sadece Dazkırı ilçesi için yapılan bir çalışmada Bozan köyüne yaklaşık yarım sayfa yer ayrılmıştır. Bu monografide, mümkün olduğu kadar metodolojik kurallara uyularak bilgi toplama hedefi gözetilmiştir. Çalışmamızın temel bilgileri köy halkından sağlanmıştır. Söz konusu çalışmanın yapılmasında yardımlarını esirgemeyen danışman hocam Yrd. Doç. Dr. Nazmi AVCI’ya, Arş. Gör. hocalarımızdan Cevdet YILMAZ ve Suat KOLUKIRIK’a, ayrıca köy hakkında bilgi toplama ve anket uygulamasında yardımlarını esirgemeyen köy halkına teşekkürleri bir borç bilirim. Harun Reşit ACAR GİRİŞ Çalışmanın Amacı Ve Konunun Kapsamı Lisans tezi niteliğini taşıyan bu çalışmanın gayesi; daha önce hiçbir araştırma yapılmamış olan Afyon’un Dazkırı ilçesine bağlı Bozan köyü ile ilgili sosyolojik bir araştırma yapmaktır. Bu amaçla köyün sosyo-kültürel ve ekonomik yapısı; hazırlanan bir mülakat formu çerçevesinde tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde; Bozan köyünün tanıtılması, tarihçesi, coğrafî yapısı, ulaşım ve haberleşme konuları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, alan araştırmalarının verilerine dayanarak Bozan köyünün demografik özellikleri, dinî, hukukî ve siyasî yönleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, köyün halk kültüründen bazı örnekler verilmiştir. Araştırmanın Sınırları ve Takip Edilen Metot Çalışmamız, Bozan köyünde oturmakta olan 60 ailenin hane reislerine anket uygulanarak yapılmıştır. Anket uygulaması yapılan kişiler, tesadüfî örneklem sonucu seçilmiştir. Bozan köyünün monografisine başlamadan önce, daha önce yapılmış olan köy monografisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar ya...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Ziya Gökalp Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiyeyi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı. Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakırda doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbula gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı. Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbulda gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Pariste sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti. Jön Türk devriminden sonra, 1908de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkasının Diyarbakırdaki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanikteki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiyede ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesinde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbulu Türkiyedeki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Maltaya sürgüne gönder...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
:: Zeka Nedir? Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır. Zekanın farklı tanımlarının olmasına karşılık zekaya ilişkin kuramların tümü zekanın geliştirilebilecek bir kapasite ya da potansiyel olduğu ve biyolojik temellerinin bulunduğu noktalarında birleşir. Buna göre zeka, bireyin doğuştan sahip olduğu, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçen ve merkez sinir sisteminin işlevlerini kapsayan; deneyim, öğrenme ve çevreden kaynaklanan etkenlerle biçimlenen bir bileşimdir. Zeka bir çok zihinsel yeteneğin değişik durum ve koşullarda kullanılmasını içerir. Bu yetenekler arasında başlıcaları: Sözel Anlayış: sözcükleri tanıma ve anlama, Sözel Akıcılık: sözel ve yazılı olarak sözcük ve ifadeleri çabucak bulabilme, Sayısal Yetenek: aritmetiksel işlemleri çabuk ve doğru olarak yapabilme, Alansal ve Uzay ilişkileri: iki ve üç boyutlu görsel algılamayı yapabilme, Bellek: işitsel ve görsel olarak belleme gücü, Algısal Hız: karmaşık bir nesnenin ayrıntılarını görebilme, zemin şekil ilişkisini ayırt edebilme, benzerlik ve farklılıkları doğru olarak algılayabilme, Mantıklı düşünme: muhakeme yürütebilme, olarak sayılabilir. Bir kişinin zeka seviyesi diğer koşullar eşit tutulduğunda ne kadar zor işler başardığı, veya aynı güçlükteki işlerden ne kadar çoğunu başarabildiği, veya ne kadar kısa sürede doğru sonuca ulaşabildiği ile belli olur. ^ :: Zekanın Biyolojik Temelleri Zeka ile beyin arasıda çok yakın bir ilişki vardır. Zekanın beyinde yer aldığı kabul edilir. Bir insan beyninde 10 milyardan fazla sinir hücresi bulunmakta, her bir hücre ortalama 10.000 hücre ile bağlantı içerisinde çalışmaktadır. Nöron adı verilen bu sinir hücrelerinde sinyaller çok karmaşık elektro-kimyasal olaylar zinciriyle...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ZAMAN YÖNETİMİ Yazar : Ray JOSEPH Yayınevi : Epsilon BÖLÜM 1 ZAMAN: HAYATİ BİR KAYNAK Yeterince zamanınız var mı ? Cevabınız kesin bir hayır ise, yöneticilerin büyük bir çoğunluğu ile aynı sınıftasınız demektir. Bu gerçekten ürkütücü, çok nazik bir durumdur. Birden zamanın yeterli olmadığını farkedersiniz. Aslında, hepimizin sahip olduğu zaman aynıdır. Ama bu, pek az insan için yeterlidir. Öyleyse zaman sorunun kendisi değildir. Sorun bizde! Yani sorun ne kadar vaktimiz olduğunda değil, sahip olduğumuz süre içinde neler yaptığımızda. Eşsiz bir kaynak olan zamanı nasıl harcayacağımıza karar verebiliriz. Tıpkı öteki kaynaklar gibi zaman da çok etkili biçimde değerlendirilebilir veya boşa harcanabilir. Yazar ve danışman danışman Drucker şu gözlemde bulunuyor: “Zamanen az bulunan kaynaktır. Eğer doğru yönetilmiyorsa, hiçbir şey yönetilmiş sayılmaz.” Zamanın yönetimi konusu neden ihmal ediliyor? Çünkü bütün kaynaklar arasında görünüşe göre en az anlaşılan ve en kötü yönetileni zamandır. Paha biçilmez bir değerin kullanımını şansa bırakıyor, kontrol edip planlamıyoruz. Aslında insan zamanı yönetmez, yönetemez! Çünkü akreple yelkovanın hareketi bizim yönetimimizin dışındadır. Bunlar durmaksızın hareket ederler ve biz ne yaparsak yapalım, zaman önceden kararlaştırılmış bir hızla akıp gider. Mesele saati yönetmek değil, kendimizi zaman içinde yönetebilmektir. Aşağıdaki listede çeşitli zaman tuzakları verilmiştir. Bunlardaki tuzaklardan sizin düştükleriniz mutlaka vardır. Dikkatlice inceleyiniz!. Pek çok zaman tuzağının kendinizden kaynaklandığını belki de fark ettiniz. Zaman kaybına neden olan belli başlı öğeleri belirtmeleri istendiğinde çoğu yönetici önce, toplantı, ziyaretçi erteleme gibi dış kaynak ve nedenleri sayar. Oysa zaman yönetiminin sorunları içimizdeki düşman! Önceliklerin eksikliği yetki devrinin olmayışı, sürüncemede bırakma, plansızlık vb. Şimdi kendinize bazı sorular sorun. Zaman tuzaklarından hangilerine siz neden oluyorsunuz? Hangilerini ba...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İŞSİZLİKGünümüz toplumlarının en önemli temel sorununun işsizlik ve istihdam politikaları olduğuna hiç kuşku yoktur. Özellikle bilgi çağının değişen teknolojik ve ekonomik yapıları içinde küreselleşme süreci ile işsizlik hemen bütün toplumlarda hızla yayılmakta ve ekonomilerin en dikkat çekici sorunlarından biri haline gelmektedir. Aslında 1990 yılından itibaren en azından 100 ülke, yabancı sermaye ve uluslararası ticaretle ilgili düzenlemesini değiştirerek dünya pazarlarına girerken, dünya üretimi son 50 yılda 3 trilyondur. 30 trilyon dolara çıkarak 10 katı artmış, kişi başına gelir 3’e katlanmıştır.Ancak dünya üretiminin %77’si sanayileşmiş 25 ülke tarafından gerçekleştirilmekte, sadece üretimde ABD’nin payı %27’ye ulaşmaktadır. 1960’da zengin ile yoksul arasında % 30 olan gelir farkı, 1990’da %60’a, 1997’de %74’e çıkmış bulunmaktadır. Üretim alanlarında yaşanan olumsuzluklar bu endişeleri daha da körüklemektedir. Dünya üretiminin tümünü neredeyse topu topu 10 çokuluslu şirket yönlendirmektedir.
YÖNETİM YAKLAŞIMLARI Taşkın Kızılok İnsanoğlunun karşılaştığı en zor aktivitelerden birisi olan yönetimin en temel hedefi, takımlar halinde çalışan bireylerin kendileri için belirlenmiş görevleri ve misyonları yerine getirebilecekleri bir ortam tasarlamak ve yaratmaktır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse; yönetimin amacı, bir örgüt içerisinde yapılması gereken işlerin çalışanlar tarafından en uygun ve en verimli şekilde yapılmasını sağlamaktır. Endüstriyel ve teknolojik gelişmelerle bağlantılı olarak gelişen kurumsallaşma sürecinde yukarıda anılan hedeflere ulaşmayı sağlayacak farklı yaklaşımların zaman içerisinde oluşması kaçınılmaz bir olgu haline gelmiştir. Örgüt içerisinde yapılması gereken işlerin daha organize ve verimli bir şekilde yerine getirilmesine yönelik arayışların tarihsel gelişim sürecinin başında Frederick W. Taylor, Frank ve Lillian Gilberth ve Henry L. Gannt’ın fikirleri ile ortaya çıkan ve olgunlaşan Bilimsel Yönetim Yaklaşım süreci gelmektedir. Taylorism olarak da anılan Bilimsel Yönetim Yaklaşımı, endüstriyel devrimlerin yaşanmaya başladığı 1900lü yılların başlarında örgüt içerisindeki işlerin sınıflandırılması ile kendisini ortaya çıkarmıştır. Bilimsel Yönetim Yaklaşımı’nın ilk aşaması, söz konusu işi analiz etmek ve temel bileşenlerine ayırmaktır (Miscon ve diğerleri). Buradan yola çıkarak, belirlenen bileşenlere ait işlerin standartlaştırılması ve her bir işçinin kendi işinde ustalaşması ve bu şekilde verimliliğin somut bir şekilde artırılması (O’Donnol ve diğerleri) Bilimsel Yönetim Yaklaşımının en temel hedefidir. Var olan örgütü insan etkileşimi faktörlerinden ari olarak, girdisi ve çıktısı olan bir makina gibi görme eğilimindedir. İşçiler, bu büyük ‘makina’nın birer parçasıdır. Makinanın bu parçasının verimliliğinin artırılması için işçilerin fiziksel dinlenmelerine, dolgun ücret almalarına ve belirli kotaların üzerinde çalışan/üretim yapan işçilerin ödüllendirilmesine önem verilmiştir. Bilim...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
YÖNETİM VE YÖNETİCİ YÖNETİM SÜRECİNİN TANIMI, ANLAMI VE ÖNEMİ Yönetim, insanların işbirliğini sağlama ve onları bir amaca doğru yöneltme ve yürütme faaliyet ve çabalarının yoplamıdır. Diğer bir deyişle, başkalarının aracılığı ile amaçlara ulaşmadır. Bu tanımlamadan anlaşılacağı gibi, yönetim amaçlara yönelmiş beşeri ve psiko-sosyal özü olan bir süreçtir. Yönetim sürecinde rol alan yani ortak çalışma ve çabalara katılan bireyler, işgören ve gördüren, yönetilen ve yöneten, ast ve üst, memur ve amir gibi çeşitli terimlerle belirtilen bir toplumsal farklılaşmaya uğrarlar. Gerçekten, yönetim süreci ve olgularının varolduğu durumlarda, emir verenler ve emir alanlar diye iki taraf vardır. Bu iki taraf, yani meydana gelen emir ve komuta zincirinde yer alan kişiler, astlarına göre üst, üstlerine göre ast olurlar ve kişiliklerinde hem astlık hemde üstlük sıfatı ve işlevlerini toplamış olurlar. Söz konusu farklılaşmanın, iştirakçiler üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Yönetim, aniden gerçekleşen ve bir kez gerçekleşmekle ortadan kalkan bir olgu değildir. Yönetim, çeşitli kademelerdeki yöneticiler arasından geçerek, yönetilenlere ulaşan, çok aşamalı işlemlere bağlı karmaşık bir süreçtir. Belirlenen amacın gerçekleştirilebilmesi için bu süreç içerisinde öncelikle yapılacak işler belli bir plan ve programa bağlıdır. Sahip olunan maddi imkanlarla insan gücünün en verimli şekilde birleştirilmesi için çeşitli kademelerde görev yapanlar, işin amaçlarına uygun biçimde eğitilir ve yönlendirilir. YÖNETİM ÜÇE AYRILIR 1) SÜREÇ OLARAK YÖNETİM: Yönetim herşeyden önce bir iş ve faaliyet sürecidir. Örgütlerin içinde yer alan iş ve faaliyetleri, yönetsel ve yönetsel olmayan faaliyetler olmak üzere ikiye ayrılır. Çünkü, yönetsel faaliyetlerle, yönetsel olmayan faaliyetler, amaç, kapsam açısından, gerektirdiği beceriler ve taşıdıkları kavram ve tekniler bakımından farkl...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yılmaz Öztuna 20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbulda lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarına devam etti. 1950 eylülünden 1957 temmuzuna kadar Paris şehrinde kaldı. Parisin büyük kütübhanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsünde (Sciences Politiques), Sorbonneda Fransız Medeniyeti (Civilisation Française) kısmında, Alliance Françaisenin yüksek kısmında okudu ve Paris Konservatuarına devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969da Adalet Partisinden Konya Milletvekili seçilerek Ankaraya yerleşti. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunda denetleme kurulu üyesi, repertuar kurulu üyesi, eğitim kurulu üyesi (Ocak 1966- Kasım 81), Kültür Bakanlığında bakan başmüşaviri (1974-77), İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarında kurucu yönetim kurulu üyesi ve Türk Mûsıkisi Korosunda kurucu yönetim kurulu üyesi (1975den beri), Yay-kur (Yaygın Yüksek Öğretim) üniversitesinde Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyesi (1975-78), Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarında 1969dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyetinin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanan Türk Ansiklopedisinin genel yayın müdürü olarak K harfinden T harfine kadar olan cildleri yayınladı. 1983 mayısında Milliyetçi Demokrasi Partisinin kurucuları arasında bulunarak merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985de Faisal Finans Kurumu müşaviri oldu. Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuştu. Bazı konuşmaları A.B.D., Fransa, Avusturya gibi ülkelerin televizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere tercüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Mûsikîsi Tarihi kürsüsünü kurdu. Kültür Bakanlığının kurucularındandır. "Büyük Türkiye", "Osmanlı Cihan Devleti", "Büyük Türk Hakanlığı" gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasî tabirler, Yılmaz Öztunanındır. Ayasofya Hunkâr...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yılmaz Özakpınar 1934te Boyabatta doğdu. 1957de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden, 1960da Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde 1964de doktorasını verdi; 1978de profesör oldu. Alexander von Humboldt bursu ile 1972-74de Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsünde, aynı bursla 1978de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikolojik Bölümünde ve Fulbright bursu ile 1980-81de Oregon Üniversitesi Kognitif Psikoloji Laboratuarında araştırma yaptı. 1982-88de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. "Psikolojinin Temel Mefhumları", "Öğrenmede Dikkat Problemi", "Hafıza Yanılmalarının Doğuşu", "Hafıza", "Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi", "İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü", "Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan" "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler", "İnsan İnanan Bir Varlık" adlı eserlerin müellifidir. ESERLERi: KÜLTÜR VE MEDENİYET ÜZERİNE DENEMELER Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, ayrı yazılardan oluşmakla birlikte, o yazıların hepsini birleştiren bir medeniyet teorisine dayanmaktadır. Mevlânanın Modernliği ve Modern Bilim (1990) yazısında bir fikir olarak beliren yeni bir yaklaşım, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve bir Medeniyet Teorisi (1997) adıl eserde bilimsel bir teori halinde sunuldu. Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler; bu yeni teori ışığında millî ve insanî meseleleri tahlil etmektedir, insanın bir aileye mensup olması bir millete mensup olmasına engel olmadığı gibi, bir millete mensup olması da onun, insanlığı içinde duymasına engel değildir. Hakikat birdir ve bireyi, aileyi, milleti ve insanlığı kuşatır.Denemeler, yazarın, bu temayı, psikolojik, sosyal ve felsefî planda açıklığa kavuşturma çabalarının ürünüdür. iNSAN iNANAN BiR VARLIK Yılmaz Özakpınarın bu eseri, insanın iki hayatı olduğunu gösteriyor. Biy...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
YÜKSEKÖĞRETİMDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ YAKLAŞIMLARI VE ABD ÖRNEKLERİ E3. 1. GİRİŞ Toplam Kalite Yönetimi (TKY), üretimde kalite ve verimliliğin sürekli geliştirilmesi sürecidir. TKYde müşteri ve rekabet odak noktasıdır. TKY ile çalışanların teşviki, güçlendirilmesi ve katılımı, ürün maliyetlerinin düşürülmesi, kalitenin ve verimliliğin artışı, dolayısıyla toplam katkının arttırılması etkin bir biçimde sağlanabilmektedir. Eğitim de bir hizmet üretimidir. Oysa eğitimciler imalat sanayi ve eğitimdeki prosesler arasında benzetim yapılmasından hoşlanmaz. Yükseköğretimde TKY, performans göstergeleri ile eğitim proseslerinin yönlendirilmesine ilaveten öğrenimin kalitesini, müşteri ihtiyaçlarının karşılanmasında kurum verimliliğini de kapsar. Özerklik artışı ile kalite gelişimi arasında doğru orantı vardır. Ancak özerklik artışının kurumun kredibilitesi ve güvenirliği ile dengelenmesi gerekir. Ulusal ve uluslararası ortamlarda rekabetin giderek artması sonucu yönetim sistemlerinin tek ve yegâne amacı, kısa vadede mamul ve/veya servis üretiminde her türlü israfı önleyerek rekabet gücünü yükseltmek; uzun vadede ise kurumun kendi sektöründe uluslararası lider olmasını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmada gerekli en önemli kaynak kalifiye insangücüdür. Kalifiye insangücünün yetiştirildiği en önemli kurumlardan biri olan yükseköğretim kurumları ve üniversitelerin sağladığı hizmet kalitesi de tüm sektörlerin kalitesini etkileyen temel noktalardan biridir. Mamul/servis üreten diğer pek çok sektörün ürünlerindeki kalitesizlik sadece o sektör veya ürünlerinin girdi olduğu diğer sektörleri belirli ve kısa sürelerle etkiler. Ancak eğitimdeki kalitesizliğin etkisi, tüm sektörler üzerinde çok daha uzun süreli, zincirleme ilişkilerle yüzyıllara varan zaman dilimleri içinde geçerlidir. Eğitimde kalite yönetiminin amacı, kalifiye insangücünün yetiştirilmesinde sürekliliğin sağlanmasına yardımcı olmaktır. Eğitimde kalite yönetimi, ülkenin ihtiyaç duyduğu elemanları yetiştirmeyi, bu ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
YUNUS EMRENİN FİKİRLERİ Yunus Emredeki Hümanist düşünce: Yunus Emrenin,İslamiyetin öz değerlerinden, içinde yaşadığı bölgedeki kolonizatör Türk dervişlerinden ve sofilerden aldığı kavramlardan birleştirdiği kendine özgü bir hümanist düşüncesi vardır.Batıdakı bildiğimiz hümanist düşünce ile Yunusun hümanist,yani insani düşüncesi veya insanı hedef alan düşüncesi arasında fark vardır.Batıdaki hümanist düşüncenin hedefi; insan iken, iyiliğiyle kötülüğüyle bütün sinirsiz özgürlüğüyle insanı hedef almışken, beser üstü varlıkları reddeden, hatta Allahı reddeden insanı hedef almışken Yunustaki insani düşüncenin hedefi İlahi aşk veya insan Allah merkezli insandır.Yunusta sonuç ne olursa olsun, hangi düşünce olursa olsun bütün olarak insanı Allaha götürmelidir. Zaten batıdaki hümanist düşünce hareketi Rönesansla başlamıştır. Halbuki Yunus Emre asırlar önce kendine özgü insani düşüncelerini Anadolu halkının gönlüne ulaştırıyordu.Bu düşünceyi şiirlere dökerek ve yaşayan Anadolu Türçesiyle ele almış ve Türk toplumuna hediye etmiştir. Bu bakımdan bu düşünce kendine ve Türk toplumuna özgüdür. Öyle ki Batılıların yıllarca düşünüp bir türlü uygulayamadıkları hümanist düşünceyi, tarihimizin derinliklerinden beridir yaşanılıp uygulanmaktadır. Her ne kadar batılılar bu konuda çok yazmış ve çizmiş iseler de bir türlü fiiliyatta gerçekleştirememişler diğer taraftan da Anadolu insanında gördükleri eşsiz hoşgörü ve hümanist düşünceyi hep merak etmişler ve bu durumu defalarca basın ve yayın organları vasıtasıyla dile getirmişlerdir.Sanırım Anadolu insanındakı bu düşüncenin temellerini Yunus Emrede aramak gerekir. “Yetmişiki millete bir göz ile bakamayan,Ser’in evliyasıyla hakikatte asidir” Diyordu Yunus Emre 7 asır önce.Çevresindeki gönüllere, bütün insanlığa aynı gözle bakmak gerektiğini belirtiyordu. Yunus Emre’nin insanı sevmesi veya hümanist bir düşünceye sahip olması insanları Yaratanının bir kapısı olarak gördüğündendir. Bu fikrini şu dizelerinde açıkça ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Yunan Mitolojisi Başlıca Tanrılar : Zeus : Tarnrıların kralı olarak bilirinir. Doğal silahı şimşeklerdir Hades : Yer altı ve ölülerin tanrısıdır Poseidon : Çok güçlü ve kuvvetli olarak bilinen tanrının demircileri koruduğuna inanılır Afrodit : Güzellik tanrıçasıdır. Apollon : Gökyüzünün tanrısıdır, uçan kanatlı bir atı olduğuna inanılır Herakles : Herkül olarak ta bilinen yarı tanrıdır ve çok güçlüdür Artemis : Doğa olaylarıyla ilgilenen bir tnrıçadır Athena : Müzik ve seramoni tanrıçasıdır. Hera : Zeusun eşi, kudretli tanrıçadır. Metis : Sualtı tanrısdır, büyük devasa bir kalkan balığı beslediğine inanılar Demesis: çiçek ve baharın tanrıçasıdır. Ares : Aşk tanrısıdır. Sihirli insanları birbirine aşık eden okları olduğuna inanılaır. ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ İNSAN-MAKİNA SİSTEMLERİ ZİHİNSEL İŞ YÜKÜ Barış GENÇAY 514991401 Strateji Geliştirme Teknolojileri Bölümü ZİHİNSEL İŞYÜKÜ (MENTAL WORKLOAD) İşyerlerinde ve fabrikalarda kullanılan teknolojinin seviyesi yükseldikçe iş örenlerin işi yaparken kullandığı fiziksel güç yerini zihinsel güce bırakmıştır. Teknolojinin en alt düzeyde kullanıldığı sistemlerde iş gören sistemi harekete geçirmek ve kontrol etmek için fiziksel güç harcar. Teknolojinin üst seviyede kullanıldığı "karmaşık sistemler"de ise teknoloji harekete geçirici gücü ve bilgiyi sağlarken insan sistemi kontrol eden elemandır. Askeri jet uçaklarının oto pilot sistemleri gibi teknolojinin en üst seviyede kullanıldığı sistemlerde ise insan kontrol döngüsünden de çıkartılmıştır. Bu durumda makina güç, bilgi ve kontrolü aynı anda sağlayan mekanizma haline gelmiştir. İnsanın görevi ise süreci izlemek ve yön göstermektir. Teknolojik sistemlerde iş gören üzerindeki "fiziksel iş yükü" "zihinsel iş yükü"ne dönüşmüştür. Tasarım süreçlerinde "zihinsel iş" konusu son zamanlarda daha çok dikkat edilen bir olgu olmuştur. İyi tasarlanmış bir sistem zihinsel iş yükünü en düşük seviyede tutan yada en düşük seviyeye çeken sistemdir. Kullanılan sistemin zihinsel iş yükü değeri üzerinde yorum yapabilmek için bu değerin ölçülmesi gerekir. Bunun için aşağıdaki yöntemler kullanılabilir. ZİHİNSEL BECERİLER (COGNITIVE SKILLS) İnsanın, içinde yaşadığı fiziksel dünyada yaşamını kolaylaştıran, bir dolu zihinsel becerisi vardır. Ve tüm bu beceriler ölçülebilir niteliktedir. İnsan karmaşık yapıdaki çıktıları kontrol edebilecek yapıdadır; araba, uçak kullanabilir, klavye kullanabilir, gürültü içindeki anlamlı sesleri seçebilir, şekilleri tanımlayabilir... Ancak zihinsel olarak çok yüklenildiğinde insanın hata yapması doğaldır. Bununla birlikte makinala...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
-ÜNİVERSİTE- Üniversite sözcüğü Ortaçağda batıda ortaya çıkmıştır. O zamanlar bu sözcük sadece yüksek düzeyde öğretim yapan öğretmen ve öğrenciler topluluğunu tanımlıyordu.Bugünkü anlamına daha sonra kavuştu.Bugünkü anlamıyla üniversite; Fakülte, yüksekokul ve benzeri birimlerden oluşan, yüksek düzeyde eğitim-öğretim, bilimsel araştırmalar yayın yapan, bilimsel özerkliğe ve tüzel kişiliğe sahip kamu kuruluşudur. Çağdaş yükseköğretimin kökenlerini Eflatun’un Academia’sına (M.Ö. 400), Aristo’nun Lyceum’una (M.Ö. 387), Çin’deki İmparatorluk Akademisine (M.Ö.124) ve hatta bir araştırma kurumu niteliğini de taşıması nedeniyle İskenderiye Müzesi’ne (M.Ö. 330-200) kadar götürmek mümkündür. Ancak, günümüzdeki yükseköğretim sisteminin en önemli kurumunu oluşturan üniversitenin prototipleri olan Bologna Üniversitesi’nin 1088, Paris Üniversitesi’nin 1160, Oxford Üniversitesi’nin ise, 1167 yılında kurulduğu göz önüne alındığında, çağdaş yükseköğretimin yaklaşık 900 yıllık bir geçmişe sahip olduğu genellikle kabul edilen bir husustur. Dokuz yüz yıl içinde çeşitli aşamalardan geçerek gelinen bugünkü noktada, bir ülkenin yükseköğretim sisteminin; (1) Araştırma üniversiteleri, (2) Kitlesel eğitim yapan üniversiteler, (3) Kısa süreli mesleki eğitim yapan kurumlar, (4) Uzaktan öğretim kurumları, (5) Ticari amaçla uzaktan öğretim yapan kuruluşlar, (6) Şirketlerin bünyelerindeki eğitim birimleri. olmak üzere altı ana türdeki kurum ve kuruluştan oluştuğu görülmektedir. Bunlardan son ikisinin sistem içindeki oranları henüz çok az olmakla birlikte, özellikle ileri ülkelerde son yıllarda gelişme eğilimindedirler. Türkiye’de ilk üniversite İstanbul’da 1863 yılında Darulfünun adıyla kuruldu, ancak uzun ömürlü olmadı. Yalnız fizik, zooloji, botanik ve tarih okutulan bu yüksek okulda profesörlerden birinin, canlıların oksijensiz yaşayamayacağını göstermek için bir güvercini kapalı bir fanus içinde bırakarak ölümüne neden olması...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İNTİHAR Psikiyatri dilinde Suisid adı verilen intihar yani özkıyım kişinin kendi canına kıyması ve bir çok değişik yolla kendini öldürmesidir. Tüm ölümlerin % 0.4-0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım) davranışı kişiyi ve çevresini etkilemesi yanında , sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. Erkeklerin kadınlardan daha çok intiharı gerçekleştirdiği saptanmıştır. Sonuçlara göre erkeklerde 2-7 kat daha fazla öz kıyıma rastlanmıştır. Erkekler daha şiddetli metotlar (asılma, kendini silahla vurma gibi) yeğlerken, kadınların ilaç ve boğulmayı seçtikleri gözlenmiştir. Etnik gruplar ve azınlık konumunda olanlar birbirlerine daha bağlı olduklarından daha az öz kıyıma yönelirken, göçmenler henüz ortama alışamadıkları için daha yüksek oranlara sahiptirler. Acı ve düşündürücü olan şey, kişinin bu eylem öncesinde kendisi için olası ağırlaşan tehlikeyi fark etmesi ve bunu kendi beden dili ya da sözel ifadesiyle açıklamasıdır. Bazı vakalarda birey beni tek başıma bırakmayın, çocuklarıma ya da kendime bir şey yapmaktan korkuyorum seklinde uyarı mesajları verebilmekte, pencere kenarları, ecza dolaplarının bulunduğu mekanlara yakın durabilmekte, değerli ve kendince manevi değeri olan şeyleri çevresindekilere verebilmekte, artan yoğunlukta hayatın anlamsızlığından bahsedebilmekte ve tehlikeli eylemleri birer birer deneyebilmektedir. Selvi gibi ümitler birer iğdeye dönmüş, intihar dışında yapacak hiçbir şey kalmadığı düşüncesi bilince hakim olmuş, yaşanan her saatin acı , günah ve sorunları arttırmaktan başka bir işe yaramayacağı şeklindeki yaklaşımlar çoğu öz kıyım durumunda görülebilmektedir. Ancak buna rağmen bazı durumlarda gereken adımlar atılamayabilmektedir. Kişi intiharı sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, katlanamayacağı sonuçları yaşamamasını sa...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İnsan hakları haftasıİnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul tarihi olan aralık ayının ilk haftası, tüm dünyada "İnsan Hakları Haftası" olarak kutlanmaktadır. İlk çağlarda insanlar birbirlerinin yaşam haklarını ellerinden almışlardır. Hakları elinden alınan, ezilen, sömürülen insanlar, haklarını elde edebilmek için çok uğraştılar. İnsanlara tek tek veya toplum olarak hakların verilmesi fikri ilk defa, 1215 yılında İngiltere’de doğmuştur. İnsanlık haklarını koruma ve genişletme akımları İngiltere’de olduğu gibi 18. yüzyıl başlarında dünyanın diğer ülkelerinde de görülmeye başlamıştır. İnsan hak ve hürriyetleri 19. yüzyılda milletlerin „Anayasaları“na girmiştir. 10 Aralık 1948 yılında da bütün „Birleşmiş Milletler“ üyeleri tarafından „İnsan Hakları Evrensel Beyannemesi“ aynen kabul edilmiştir. Türkiye’de de 7 Kasım 1982 Anayasası’nda, İnsan Hak ve Hürriyetlerine geniş yer verilmiştir.
1- GİRİŞ “İnsan Hakları”, kelime anlamı olarak, insanın, sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir. Günümüzde, bir bütün halinde toplumsal yaşamı düzenleyen siyasal rejimlerin ve hukuki düzenlerin meşruluk kaynağı olarak algılanan insan hakları, temelde, insanlığın tarihsel süreç içerisinde meydana getirmiş olduğu kültürel değerlerin bir birikimini yansıtır. Bu kavramın tarihsel kökenini hakkında yapılacak bir araştırma, bizi; düşüncelerinin merkezine insanı (bireyi) alan ve Protogaros’un “İnsan bütün şeylerin ölçüsüdür. Var olanların varlıklarının, var olmayanların var olmayışlarının” öğretisini şiar edinen Sofistlere, itidal, iyilik, doğrululuk, adalet ve ahlak gibi değerleri düşüncesine temel yapan ve insanın amacının mutluluk olduğunu belirten Sokrates’e ve tarihte ilk kez insanlar arasında eşitlik esasını savunup köleliğe karşı çıkan ve tek Doğal Hukuk ile yönetilen insanlara tek evrensel devlet altında birleşmelerini salık vererek tarihte ilk kez “Birleşmiş Milletler” fikrini ortaya atan Stoiklere kadar götürür. Ama, birey haklarının tarihsel kökenleri bir yana bırakılacak olursa, bugün anladığımız manada bir insan hakları formülasyonun yapılması modern bir olaydır, bir bütün olarak Aydınlanma Çağı’nın ve özellikle bu çağa damgasını vuran John Locke düşüncesinin bir ürünüdür. Locke, sadece yaşadığı dönemde değil kendisinden sonraki dönemlerde de etkin olmuş, tabii haklar ve halkın egemenliği gibi konular üzerinde çalışan bütün düşünürler Locke’dan esinlenmiş ve etkilenmişlerdir. Locke’un böylesine etkili bir düşünür olmasının ve liberalizmin kurucusu sıfatını kazanmasının nedenini Adnan Güriz şöyle ifade etmektedir : “Locke, insanın vazgeçilmez tabii haklara sahip olduğunu ve siyasal düzenin amacının hürriyeti güvence altına almaktan başka bir şey olmadığını savunmuştur. Böylece Locke’un sisteminde otorite değil, fakat hürriyet başlıca yere sahip olmuştur.” Gerçektende, siyaset felsefesi yapanlar arasında, özgürlük ilkelerini Locke kadar açık...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İNSAN HAKLARI Nereye baksanız veya hangi konuya el atsanız bir yanından insan ile ilgili bir boyut ortaya çıkıyor ve insanın gündeme gelmesiyle beraber de insan hakları kavramı önem kazanıyor. İnsan hakları kavramının temelinde insan olgusu yatmaktadır. İnsan bir canlı olarak vardır, doğar, yaşar ve ölür. Tüm canlıların geçtiği aşamalardan doğal olarak insan da geçer. İnsan haklarının temelinde yatan insan kavramı yalnızca biyolojik anlamda insan değildir. Akıl taşıyan, düşünen ve aynı zamanda psikolojik varlık olarak insanın, sadece insan olması nedeniyle, doğuştan bazı haklarının varolduğu savı, insan hakları düşüncesinin başlangıcı olmuştur. İnsan, doğanın olduğu kadar toplumsal yaşamın da ürünüdür. İnsanların tek tek biraraya gelmesi nasıl ki toplumları yarattıysa, günümüz anlamında insanı da bu toplumlar ortaya çıkarmışlardır. İnsanın hem doğadan gelen bir yanı, hem de toplumdan gelen bir yanı bulunmaktadır. İnsan genelde bu iki kaynaktan gelen boyutları ile anlam ve kişilik kazanmaktadır. İnsanı, insan yapan doğa ve toplum kaynakları, insan haklarının genel boyutlarının belirlenmesinde de en önemli göstergelerdir. İnsan üzerine her bilim dalı tarafından değişik tanımlar geliştirilmiştir. İnsan için getirilen her tanımın değişik yanları gerçekliğe uygun ve doğrudur. Ne var ki, hiçbir tanım yeterli bir açıklama getirememiş ve insan olgusunu bütün boyutlarıyla ortaya koyamamıştır. İnsan kavramının günümüzdeki içeriğine kavuşmasında, insanın doğuştan gelen bazı haklarını araması, ve bunları zaman içerisinde toplumsal gerçeklik içinde kazanmasının önemli işlevleri bulunmaktadır. Her dönemin değişen koşullarında, insan kendi kişiliğini bulmaya ve beğendiğini toplumsal gerçeklik içinde kanıtlamaya çaba göstermiştir. Toplumların olduğu kadar, dönemlerin de koşulları birbirlerinden farklı olmuş ve bunlar insan kavramı ile insan hakları anlayışlarına belirli etkiler yapmışlardır. İnsan haklarının düşünsel temelleri, çok eski dönemlere kadar uzanır. Dörtyü...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İnkılapİnkılap, kelime anlamı ile değişme, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. İnkılap; Arapça “ kalp” kelimesinden gelmiş olup, bir milletin sahip olduğu siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle makul ve ölçülü metotlarla köklü bir şekilde değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. İnkılap ve devrim kelimelerinin Fransızca karşılığı “révolution”, İngilizce karşılığı “revolution”dur. Kelime Latince kökenli olup, revolvere kelimesinden gelmektedir. Revoultion kelimesi, ani ve şiddetli, kökten bir değişikliği ifade etmek üzere ilk defa 1789 Fransız İnkılabı ile kullanılmaya başlanmıştır. Kelime genel olarak, inkılabı ifade etmek için kullanılmışsa da, büyük harfle yazıldığında da Fransız inkılabını ifade eder. Fransız inkılabına Fransız ihtilali de denilmektedir. Dilimizde kullanılan inkılap kelimesi de bu yüzden, çok defa ihtilal kelimesi ile karıştırılmaktadır. Bazı yazarlarların eserlerinde, Türk İnkılabı, ihtilal olarak ifade edilmektedir. Aslında inkılap ve ihtilal aynı şeyleri ifade etmez. İhtilal, inkılabın bir evresini, mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür. İhtilal kelimesinin Fransızca ve İngilizce tam karşılığı mevcut değildir.
Üniversite öğrencilerinin barınma alternatifleri ve tatmin düzeyi ile ilgili araştırma Amaç: Üniversite öğrencilerinin, barınma alternatifleri arasında seçim yaparken gözönönde bulundurdukları faktörlerin ve barınma yerlerindeki memnuniyet derecelerinin tesbiti. 1. Görüşülen kişinin adı, soyadı. 2. Görüşülen kişinin bölümü. a) İşletme b) İktisat c) Kamu Yönetimi d) Maliye e) Ekonometri f) Çalışma eko.ve end.ilişkileri 3. Görüşülen kişinin kaçıncı sınıfta olduğu. a) Hazırlık b)1.sınıf c) 2.sınıf d) 3.sınıf e) 4.sınıf 4. Görüşülen kişinin okuduğu şehire nereden geldiği. Bölge: ( )Marmara ( )Ege ( )İç Anadolu ( )Karadeniz ( )Doğu Anadolu ( )Güneydoğu Anadolu ( )Akdeniz Şehir: İlçe: Kasaba/Köy: 5. Görüşülen kişinin aylık geliri a) 1-100 milyon arası b) 101-200 milyon arası c) 201-300 milyon arası d) 300 miyon ve üzeri 6. Görüşülen kişinin cinsiyeti a) Kadın b) Erkek 7. Şu anda nerede kalıyorsunuz? a) Devlet Yurdu b) Özel Yurt c)Ev d) Aile yanı f) Misafirhane g) Diğer 8. Üniversite eğitiminiz süresince başka bir yerde kaldınız mı? Kaldınızsa nerede? a) Devlet Yurdu b) Özel Yurt c)Ev d) Aile yanı f) Misafirhane g) Diğer Aşağıdaki ifadelere katılıp-katılmadığınızı belirtiniz. Çok Yanlış Yanlış Fikir Yok Doğru Çok Doğru 9. Barınma yerini seçerken ücreti önemlidir. 1 2 3 4 5 10. Barınma yerini seçerken okula yakın olmasını tercih ederim. 1 2 ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
****************Üniversite Sanayi İşbirliği Kavramı ve Kapsamı***************** Üniversite sanayi işbirliği modern sanayiinin çıkış noktası olan İngiliz sanayi devrimiyle birlikte oluşmaya başlamıştır.Bu devirdeki gözleme dayalı deneylerle elde edilen teknolojik gelişmeler bilimsel bir kökene dayanır hale gelmiştir. Daha sonra 19.y.y sonlarında Almanya ile araştırma alanına taşınarak yeni bir boyut kazanmıştır.1975-1985 döneminde 1970’lerden bu yana, gittikçe yaygınlaşan, üniversite-sanayi araştırma işbirliğinin önemi günümüzde bir kat daha artmıştır. Globalleşen ve sürekli bir rekabetin yaşandığı günümüzün dünyasında bilgi ve onun ürünü teknoloji bir adım öne geçmenin anahtarı haline gelmiştir.Tabi ki bilgi –yoğun ekonomilerinde bilgiye yatırım yapmanın önemini kavrayan gelişmiş ülkeler, teknoloji- yoğun sektörleri geliştirerek ihracatlarını teknoloji-yoğun ürünlere yöneltmeye mecbur kılmışlardır; böylece bunu göremeyen gelişme çabasındaki ülkelerle arasındaki farkı giderek açmaktadırlar. Üniversite-sanayi işbirliği kavramı üniversitelerinin temel işlevlerinden olan bilimin üretilmesi çalışmalarını değerlendirmek amacıyla bir ülkedeki sanayi yeteneğinin ön şartı olan teknolojiyi geliştirme ve bilimin uygulanması faaliyetlerini içerisinde barındırır.Bilim, teknoloji,toplum ve Pazar artık sürekli olarak karşılıklı etkileşim içinde olup pazarlardaki eğilimler araştırmaları etkilemededir.İnsanlar sürekli yeniyi, iyiyi ve ucuzu aramakta, teknolojinin sunduğu imkanları sonuna kadar kullanmak istemektedir.Bu ortamda bilim yeni teknolojiler doğurmakta, üretim alanları açmakta, bunların sonucunda da başka yeni teknoloji ve sanayiiler doğurmaktadır. Tabi ki bu yeni teknolojiler de yeni ihtiyaçlar doğurmaktadır. Bu döngü içerisinde teknoloji üretme iki büyük gücü bir araya getirmektedir. Bunlar sermaye ve insanın düşünce gücü. Sanayileşmiş ülkeler , bilimsel ve teknolojik atılımlarında üniversiteler ile işbirliğinden büyük ölçüde yararlanmışlar ve yararlanmaya de...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İLKÖĞRETİM BÖLÜMÜ SOSYAL BİLGİLER ANABİLİM DALI “BİLGİSAYAR-1” DERSİ FİNAL SORULARI “Bir damla, bir galan ziftin çekemeyeceği sinekleri toplar” diye bir atasözü vardır.İnsanlarda böyledir;bir insanı kazanmak istiyorsanız her şeyden evvel ona samimi bir dost olduğunu göstermelisiniz.Ayrı ayrı bakınca değer vermediğiniz kimselere bir araya geldikleri zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu? Öğrencinin Başarısını Etkileyen Faktörler; Zaman, Maddi olanaklar, Disiplin sorunları, Öğretmen tutumları, Ailenin tutumu ve sosyo-ekonomik düzeyi ...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
ÜLKÜCÜLÜĞÜN TEMEL KAVRAMLARI ÜLKÜCÜLÜK : Varlığını Türk tarihinden, hayat görüşü esasına ise İslâm’dan alan görüştür. ÜLKÜCÜLÜĞÜN GAYESİ : Türk Milletini çağlar üzerinden sıçratarak bilimde, fende, edebiyatta, teknikte en uygar milletler seviyesine getirmektir. Ülkümüz Aleme Nizâm verme ülküsüdür. Hedefimiz Allah rızasını kazanmak ve İlahi Kelimetullah yolunda savaşmaktır. Türk millete Ahlâkta ve Mâneviyatta, ilim ve Teknikte yeniden cihana öncü olacaktır. Anadolu yaylalarında parlayan meşale bütün cihanı aydınlatacaktır. Bütün dünya Türklüğü bağımsız olacak ve birleşecektir. İslâm milletleri kölelik zincirini kıracak ve kaynaşacaktır. İnsanlığı içinde bulunduğu zulüm çağından kurtaracak, maddeye tapan köleler olmaktan çıkaracak, kendini bulacaktır. Türk-İslâm medeniyeti çağımıza ve gelecek çağlara mührünü vuracaktır. ÜLKÜCÜLÜK VE ÜLKÜCÜLÜĞÜN DÜNYA GÖRÜŞÜ Ülkücülük; VARLIĞINI Türk tarihinden, hayat görüşü esasını İslâmiyet’ten alan bir İDEOLOJİ, bir HAREKET, bir FİKİR sistemidir. Ülkücülerin ana hedefi; Çağlar üzerinden sıçrayarak, İlimde, Teknikte, Sanatta, Ahlâk ve Mâneviyatta insanlığın en ön safına geçmiş, insanlığın girmek üzere olduğu yeni medeniyetin kuruculuğu görevini yürütecek, Nizam-ı Âlem davasının davacısı Büyük Türkiye’yi gerçekleştirmektir. TÜRK FİKİR HAREKETLERİ TARİHİ’NE BAKIŞ İSLÂMCILIK: Bütün Müslüman ülkelerin birliğini hedef tutan bir görüştür. Bu görüşün Osmanlı İmparatorluğunda kabul edilmiş olmasının önemli sebeplerinden birisi Osmanlı padişahlarının aynı zamanda İslâm Halifeliği ünvanını ve görevini de taşımış olmalarıdır. OSMANLICILIK: Osmanlıcılık fikri ise, Tanzimat’ın ilanından sonra daha çok üzerinde durulan bu fikir hareketi olmuş. İmparatorluğun o günkü sınırlar içerisinde bulunan çeşitli milletleri din ve millet farkı gözetmeksizin “OSMANLI” adı altında bir millet haline getirmek görüşüdür. MİLLİYETÇİLİK: Türk milliyetçiliği, Türk milletinin kedi varlığını meşru savunma isteğinden, meşru savunma duygusundan doğm...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
İlkel toplumlardaki ekonomik sürecte üretim düzeyi son derece düşüktür. Hiçbir şekilde tüketim fazlası yaratabilecek üretim düzeyine ulaşamamıştır. MÖ 800-600 bininci yılları başlangıç kabul eden ilkel dönem kendi içinde doğma(Alt dönem) gelişme ve sona erme olarak üç bölüme ayrılmaktadır. Alt dönemde yenilen besinlerin doğadan toplanan meyve ve sebzelerden oluştuğu, insanlar arasında üretim faaliyetinin gerçekleşmediği, insanların sadece yaşamlarını sürdürecek kadar besin sağladığı kabul edilmektedir. Yontulmuş taş, kemik ve ağaçlar insanların yaşamlarını sürdürmek için kullandığı aletlerdir. Tıpkı beslenme gibi korunma da minimum düzeydedir. Ölüm oranları son derece yüksektir. Giyinme ve barınma bilinmemektedir. İlkel dönemin gelişme safhasında “ağaç ve taştan kesici aletler geliştirilmiş, yay ve okun devreye girmesi avcılıkta etkinliği artırmış. . . bitkisel ve hayvansal üretime başlanmıştır. ” Sona erme döneminde üretim araçlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bakırdan, bronzdan, ve demirden kesici aletler yapılmış, dokuma tezgahı ve toprak kap yapımında kullanılan tekerlek icat edilmiştir. Hayvancılığın ve zirai üretimin tohumları bu dönemde atılmış ilk toplumsal iş bölümü de bu sayede gerçekleşmiştir. İlkel üretim aşamasını köleci üretim aşaması izlemiştir. MÖ IV-III bininci yıllarda başlayıp MS V. yy’a kadar süren bu dönem köle emeğine dayalı üretim çok daha ucuz olduğu için, tercih ediliyordu. Köleci üretimi feodalizm izledi. Toplumların geçirdiği üçüncü ekonomik aşama olarak kabul edilen feodalizm MS V -MS XVII yy arasında geniş bir zaman diliminde hüküm sürmüştür. Feodalizm her toprak ağasının bir yukardakine bağlı olduğu, toprak mülkiyetinin belli bir hiyerarşi içinde, bir alttaki asilzade yada toprak ağasına aktarıldığı, bunun karşılığında belli hizmetlerin beklendiği, pazar ekonomisinin ve özgür, ücretli emek dolaşımının gerçekleşmediği, ayni ekonominin egemen olduğu, toprakta çalışan köylünün yer değiştirme özgürlüğünün bulunmadığı bir toplum...
Anasayfa: http://www.edubilim.com
Ana Menü
| Anasayfa |
| Haberler |
| Arama |
| İlanlar |
| Eğitim Siteleri |
Edubilim
| Forum |
| Resim Galerisi |
| Video Galerisi |
| Program Arşivi |
| Döküman Arşivi |
| Bilim Adamları |
| Kolay Ulaşım |
Üniversiteler
| Türkiye Üniversiteleri |
| Yabancı Üniversiteler |
Popüler Döküman
(Eğitim)
(Psikoloji)
(Eğitim)
(Otelcilik)
(Sunular)
Eğitim Siteleri
- Edebiyat- Türkçe -Şiir (12)
- Okul Öncesi (7)
- Sınavlar (10)
- Rehberlik Siteleri (11)
- Üniversite Siteleri (77)
- Eğitim Haberleri (12)
- Sözlük - Çeviri Siteleri (6)
- Ders Yardımcıları (5)
- Eğitim Forumları (9)
- Genel Eğitim Siteleri (13)