.

http://www.edubilim.com/ana




Siyasal Bilimler

DosyalarEkleme Tarihi

Sıralama : İsim | Tarih | Tıklama [ Artarak ]
ŞARKİYATÇLIK Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır. Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor. Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir. Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmaların...
Özelleştirme ve Türkiye Özeleştirme devletin doğrudan ekonomik girişimlerinin mülkiyet ve yönetiminin özel kişi veya kuruluşlara devredilmesidir. Avrupa ülkelerinde 1980’lerin başlarına değin süren kamulaştırma dalgasının ardından genel bir eğilim biçiminde yaygınlaşmıştır. Devletin pay ve çoğunluğunu elinde tutmadığı özel şirket konumundaki iştiraklerindeki paylarının bir bölümüyle ya da bütünüyle devredilmesi, devletin bazı girişimlerinin pay çoğunluğu devlette kalmak üzere özel sermaye ortaklığına açılması, devlet girişimlerinin mülkiyeti devredilmeksizin kiralanması ya da yönetiminin devredilmesi de geniş anlamda özelleştirme terimiyle anılmaktadır. Özellikle Avrupa ülkelerinde 2. Dünya Savaşı ertesinde başlayan kamulaştırma dalgası 1960’ların sonlarında, özellikle 1973’teki ilk petrol şokundan sonra yoğunluk kazandı. Kamu sektörü istihdamının toplam tarım dışı istihdam içindeki payı 1973’te yüzde 8,3 iken, 1983 başında yüzde 12,8’e yükseldi (bu oran Türkiye’de yüzde 10 dolayındaydı.). Fransa’da 1986’ya AFC’de 1984’e değin kamu sektörünün ağırlığı sürekli arttı. Ama 1979’daki ikinci petrol şokunun ardından başta İngiltere olmak üzere öteki Avrupa ülkelerinde sermaye birikimindeki tıkanıklıklarının ve teknolojik geriliğin aşılması amacıyla özelleştirme eğilimi yaygınlaştı.Bununla birlikte ekonomikbunalımın etkisiyle, kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) önemi azlsa da kamu sektörünün ağırlığı azalmamış, tersine 1980’lerde de bir ölçüde artmıştır. Gelişmekte olan ülkelerdeki özelleştirme akımı daha çok uluslararası mali kuruluşın bu yöndeki talepleri ve dış borç karşılığında kamu girişimlerinin devredilmesi gibi yeni oluşumlarla ilgilidir. Yerli sermaye birikiminin yetersizliği ve sermaye piyasasının zayıfığı bu ülkelerde özelleştirmenin yabancı sermaye devir biçimini almasına yol açtı. Türkiye’de 24 Ocak 1980 istikrar programının parçası olarak gelişen özelleşti...
ÖRGÜTLERDE ZAMAN YÖNETİMİ GİRİŞ Günümüz rekabet koşullarının üstün performansı gerekli kılması, kişileri zamanı iyi kullanmak zorunda bırakmaktadır. Bundan uzun yıllar önce olduğu gibi, yaşam güneşe göre ayarlanan etkinliklerle sürüp gitmemekte, tam tersine her türlü aktivite başta bağlılığı gerekli kılmaktadır. Artık insanlar zamanı kovalar hale gelmişlerdir. Güneş saati, kum saati, derken dijital saatler zamanın süratle akıp gittiğini, geri dönüşün olmadığını en iyi biçimde kanıtlarken çevremizi kuşatan şeylerin aşınması ise geçen zamanın en somut göstergesidir. İletişim teknolojisinin sunduğu olanaklar, bilgisayar, fast food ile değişen beslenme alışkanlığı, ulaşımda sürat ama giderek yetmeyişinden yakınılan zaman. Gerçekten, son yıllarda gelişmiş ülkelerin yoğun tempolu insanları her şeyden daha çok zamansızlıktan yakınmaktadır. Globalleşme süreci içinde bulunmak, hız ve hizmet üstünlüğü ile rekabette varlığını devam ettirmek isteyen tüm işletmelerin, kalite, maliyet ve zaman terimi üçlüsünün hepsinde rekabet üstünlüğünü sağlaması şarttır İç ve dış müşteriye fayda sağlamayan, mal ya da hizmetin üretiminden nihai kullanıcıya ulaştırılması sürecinde mal veya hizmetin kalitesine, maliyetine ve temimine olumlu katma değer yaratmayan tüm işlemleri ortadan kaldırarak, sıfır hata, sıfır bekleme, sıfır ıskarta, sıfır stok sıfır iş kazası. Sıfır arıza ve sıfır bürokrasi,ulaşma, savurganlıkları önleme, verimliliği artırma, işlem zamanlarını kısaltma, kaliteyi artırma, maliyeti artırma, zamanı iyi kullanmaktır . Globalleşme sürecinde yer alan işletmeler hayatını devam ettirmek için zamanı iyi kullanmak zorundadır. Kalite rekabet etmenin en ön koşuludur. Kaliteyi üretirken zamana ihtiyaç vardır. Zamanı en iyi kullanan ve kaliteyi yaratan rekabette öndedir. Zamanı israf eden, plansız programsız eylemler örgütte rekabeti zayıflatabileceği gibi, örgütü iflasa da götürebilir. ZAMANI İYİ KULLANACAĞIZ Zamanı diğer kaynaklardan daha ön...
ÖRGÜTLERDE GÜDÜLEME GÜDÜLEME VE İNSAN İHTİYAÇLARI İnsanlar gördükleri işten ve iş çevresinden memnun oldukları sürece daha verimli çalışırlar. İşte ekonomik tatminin (ücret ve ikramiyelerin) gerekli bir koşul olduğunu düşünebilirsek de yeterli bir koşul olduğunu iddia edemeyiz. Bu yüzden insanı çalışmaya sevk etmenin yolları araştırılmış ve ortaya çok ilgi çekici sonuçlar çıkarılmıştır. Güdülemenin çağımızda yönetim psikolojisinin en önemli unsurlarından biri haline gelmesini sanayi devrimindeki son hamlelere bağlayabiliriz. Çağımızda, özellikle ileri sanayi toplumlarında otomasyona kayılması ve kütle üretimine gidilmesi işçinin işinden elde edeceği tatmini daha da azaltıcı bir rol oynamıştır. Böyle ortamlarda çalışan işçiler, işlerinden çok az zevk almakta ve bir işi tamamlama ve yaratma ihtiyacını hemen hemen hiç tatmin edememektedirler. Büyük örgütlerde üs kademlerle alt kademeler arasında ki mesafe artacağından, işçiler, kendilerini seçmeyen ve yakın temasta bulunmadıkları hatta yüzlerini dahi görmedikleri üst yönetim makamlarını anlamadıkları yada kabullenmedikleri emir ve ikazlarına boyun eğerek çalışmak zorundadırlar. Böyle toplumlarda pek az insan kesin özgürlük içinde kendi kişisel amaçları için çalışma zevkini duyabilirler. Sıkıcı işlerde çalışan, kendi kendilerine karar verme özgürlüğü hemen hiç olmayan işçilerin, doğal olarak tembelliğe, inatçılığa kayma tehlikeleri vardır. Bunun için insanları güdüleyen nedenler saptanmalı ve istekleri yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Böylece hem kendi kişisel ihtiyaçlarını karşıladıkları ve hem de örgütün amaçlarına ulaşmak üzere çalıştıkları bir ortam yaratabileceklerdir. II- GÜDÜLEMENİN ANLAMI ve ÖNEMİ Güdüleme kavramının dilimizde tam karşılığını bulmak çok zordur. Bu kavram İngilizce ve Fransızca “motive” kelimesinden türetilmiştir. Motive; harekete geçirici, hareketi devam ettirici ve olumlu yönde yöneltici üç temel özelliğe sahip bir güçtür. Motive temel kavramından türetilen güdülenme ise bi...
ÖRGÜT VE ÇATIŞMA I.ÇATIŞMA KAVRAMI Sözlük manası; “ aynı zamanda faaliyet gösteren ve birbirleriyle uyuşmayan arzu, fikir ve amaçların sebebiyet verdiği memnuniyetsizlik yaratan durum” demek olan çatışma akıllarda ,insana özgü bir kavram olduğuna dair çağrışım yapar. Bu konuda bilinmesi gereken ise, çatışmanın sadece insana özgü bir kavram olmadığıdır. Biz bu çatışmada önce, insan noktasından bakınca çatışmanın neyi ifade ettiğini kısaca tanımladıktan sonra, örgütsel açıdan çatışma kavramını inceleyeceğiz. (Okyanus Ansiklopedik Sözlük, 1985, s.1632) Bilindiği gibi insanlar yaşamları boyunca çevreleriyle mücadele halindedirler ve rekabet ederler. Böylesi yaşam süreci içinde insanın fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik vs. ihtiyaçlarının giderilmesine engel olan her türlü sıkıntıya, insan açısından, çatışma denir. Çatışma kavramı tanımlanırken insan noktasından örgüt noktasına geçince genel olarak şöyle bir tanım elde edilebilir. Örgütsel çatışma; örgüt üyesi bireyler ve örgüt içi grupların beraber çalışmalarından doğan, örgüt faaliyetlerini durduran, aksatan, karıştıran dolayısıyla örgütün etkinliğini ve erimliliğini etkileyen, yönetimde önemli derecede zaman ve enerji kaybına neden olan olaylardır. (Eren, 2001, s.543) Başka bir ifade ile örgütsel çatışma kavramı, örgütte birden fazla birey yada grup arasındaki kıt kaynakların paylaşılması veya faaliyetlerin tahsisi ile yine bu bireylerin ve grupların arasındaki statü, amaç, değer, algı vs. farklılıklarından kaynaklanan anlaşmazlık olarak tanımlanabilir. Ne şekilde tanımlanmış olursa olsun anlaşmazlık, uyuşmazlık, zıtlaşma ve ters düşme çatışmanın ana unsurlarını oluştururlar ve örgütleri potansiyel çatışmalar için bir nevi mayın tarlasına dönüştürürler. (Varhol, 2000, s.2) Bu ve benzeri faktörlerin egemen olduğu ortamlarda, taraflar, çıkarlarına ulaşmak ve görüşlerini hakim kılmak gayreti içine girerler. Gayretin götüreceği durum ise çatışma halidir. (Şimşek,2001, s.238) Örgütler başarıya ulaşabilmek için bi...
Ziya Gökalp Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiyeyi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı. Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakırda doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbula gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı. Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbulda gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Pariste sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti. Jön Türk devriminden sonra, 1908de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkasının Diyarbakırdaki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanikteki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiyede ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesinde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbulu Türkiyedeki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Maltaya sürgüne gönder...
Ziya Gökalp Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiyeyi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı. Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakırda doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbula gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı. Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbulda gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Pariste sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti. Jön Türk devriminden sonra, 1908de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkasının Diyarbakırdaki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanikteki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiyede ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesinde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbulu Türkiyedeki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Maltaya sürgüne gönder...
Zeynel Abidin Erdem Aileden Erdem’li Cemal A. Kalyoncu Aksiyon 13 Ocak 2001 s.319 Mardin ve bölgesine ilkleri getiren ve kökeni itibarıyla seyyid olan aileye mensup olan Zeynel Abidin Erdem, soyadındaki gibi Erdemli davranmaktan hiç bir zaman taviz vermiyor Zeynel Abidin Erdem, soyadına yaraşır bir şekilde iş dünyasının Erdemli kişilerinden birisidir. Erdemin ataları da, beylik ve mutasarrıflık yaptıkları dönemler dahil, erdemli davranış sergileyerek idare ettikleri halk üzerinde olumlu etki bırakan bir aile olarak bilinegelmiştir Mardin yöresinde. 1748 yıllık şeceresine göre Zeynel Abidin Erdemin de dedesi olan Hacı Abdülkerim Bey ve ailesi Peygamber Efendimize (sav) dayanmaktadır: "İslami ölçülere saygı gösteren ve gerçekten de peygamber soyundan olduğunu davranış biçimi ile de kanıtlayan, Osmanlılar tarafından çok önem verilen bir aile. Zaman içerisinde oranın mutasarrıflığı (valilik) verilerek de bölgede söz sahibi olmuşlar." Mutasarrıflık yapan, Zeynel Abidin Erdemin yedi kuşak önceki dedelerinden Hacı Ali Beydir. Aile aslında Mardine yaklaşık 600 yıl önce Arap topraklarından gelip yerleşmiştir. Ismani ve Mahmutki denilen biri yerleşik diğeri zaman içerisinde bölgeye yerleşen iki grup insan topluluğu arasındaki sürtüşmelerde hakem rolünü üstlenen aileye, sergilediği adil davranışlar sonucunda da Osmanlı tarafından beylik unvanı da verilir: "Dedelerimin yönetimindeki bölgede kapı kilitlemek yasaktı. Çünkü, kimse hırsızlık yapmaz, eğer yapan olursa da bir daha yapmaması için gereken imkanlar o kişilere sağlanırdı. Yöre halkına dikkat ederseniz, hudut bölgesinin dışında Mardin içerisinde anarşi yoktur. Yakın şehirlerde ideolojik hareketler olmuş, köklü ailelerin olduğu diğer yerlere hadiseler dışarıdan taşınmıştır. Mardinliler daima devlete sadıktırlar. Milli şuur, bayrak, din, ata, Allah bizde çok köklü ve güçlüdür." Mardin ve Savurda ikamet eden bu köklü aile zaman içerisinde ticaretin yanında, binlerce dönüm arazide yine binlerce kişi ç...
Zeki Ergezen Bitlis Milletvekili AHLAT - 1949, Müslüm, Cemile - Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümü - Orta İngilizce - Mimar - Bitlis, Muş Bayındırlık İI Müdürü, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü İnşaat Dairesi Başkanı, Emniyet Genel Müdürlüğü İnşaat Emlak Dairesi Başkanı - XIX, XX nci Dönem Bitlis Milletvekili - TBMM Başkanlık Divanı Eski Katip Üyesi - Evli, 4 Çocuk. XXX 58.HÜKÜMET BAYINDIRLIK VE İSKAN BAKANI ZEKİ ERGEZEN Zeki Ergezen, 1949 yılında Ahlatda doğdu. Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümünü bitiren Ergezen, Bitlis, Muş Bayındırlık İl Müdürü, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü İnşaat Dairesi Başkanı, Emniyet Genel Müdürlüğü İnşaat Emlak Dairesi Başkanı olarak çalıştı. 19 ve 20 ve 21. dönem Bitlis Milletvekili olan Ergezen, TBMM Başkanlık Divanı Katip Üyeliği de yaptı. Ergezen, evli ve 4 çocuk babası. ...
Zeki Çakan Enerji Bakanı-Bartın Milletvekili-Anap ZONGULDAK - 1950, Ali, Cemile - İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü - İngilizce - Elektrik Mühendisi - Zonguldak Belediyesi İşletmeler Müdürü, Devlet Bakanlığı Danışmanı, Köy Hizmetleri Genel Müdürü, Tarım Bakanlığı Müşaviri, Türk Motor Sanayi ve Ray Sigorta Yönetim Kurulu Üyesi, Zonguldak Belediye Başkanı - XX nci Dönem Bartın Milletvekili - TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Eski Başkanı - Evli, 2 Çocuk. HAKKINDA YAZILANLAR Çakan, Enerji Bakanı Hürriyet 9 Mayıs 2001 Beyaz Enerji Operasyonunun ardından görevden alınan Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümerin yerine, ANAP Grup Başkanvekili Zeki Çakan atanacak. ANAP Lideri Mesut Yılmaz, önceki günkü liderler zirvesinde Çakanın ismini ortaya attı ve olumlu tepki aldı. Çakan için kararname hazırlanırken, Yılmaz dün Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümeri de Başbakanlığa çağırarak görüşlerini aldı. Ardından Enerji Bakanlığı Müsteşarı ve Çakan da Yılmazın makamına geldi. İki dönemden beri ANAP Grup Başkanvekilliği görevini yürüten Zeki Çakan, eski bir bürokrat ve Zonguldak eski Belediye Başkanı sıfatlarıyla tanınıyor. 1950 doğumlu olan Çakan, iki dönem Zonguldakta Belediye Başkanlığı yaptı. Son seçimlerde Bartından milletvekili seçilen Çakan, evli ve 2 çocuk babası. Çakan disipliniyle tanınıyor. ...
Zekeriya Temizel 1948 yılında Tokatta doğdu. Temizel, 1966 yılında Sivas Lisesinden, 1970 yılında ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun oldu.Zekeriya Temizel, 1971-1972 yıllarında, Maliye Bakanlığında Gelirler Kontrolörü olarak çalıştı. Daha sonra maliye müfettişi ve Maliye Başmüfettişi oldu.1977-1979 yıllarında AİTİA Maliye Enstitüsü Lisans Üstü Eğitim programında vergi muhasebesi ve Türk vergi sistemi konusunda dersler veren Temizel, 1980-1982 yıllarında Strasbourg Louis Pasteur üniversitesinde lisansüstü eğitimi yaptı. Temizel, Vergi Sistemleri ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Ülkelerinin Ekonomik Bütünleşmesi" konulu tez ile DEA aldı.Zekeriya Temizel, 1983 yılında araştırma için bulunduğu Fransada Avrupa Para Sistemi ve Avrupa Topluluğu Ortak Tarım Politikası konularında incelemeler yaptı. Temizel, 1984 yılında Gelirler Genel Müdürlüğünde Daire Başkanlığına getirildi. 1986 yılında OECD Mali İşler Bölümünde "Çokuluslu şirketlerin vergilendirilmesi ve transfer fiyatları" konusunda 6 ay süre ile staj yaptı ve "Bilgisayar stratejilerinin belirlenmesi ve yönetimde bilgisayar kullanılması" konusunda akademik eğitimlere katıldı. 1988 yılında Gelirler Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlenen Temizel, 1989 yılında İstanbul Defterdarlığına, 1992 yılında ise Gelirler Genel Müdürlüğüne atandı. Temizel, 1993 yılında ise Maliye Bakanlığı Müşaviri oldu. 24 Aralık 1995 seçimlerinde DSP İstanbul Milletvekili olarak TBMMye giren Zekeriya Temizel, 55 ve 56. hükümetler döneminde Maliye Bakanlığı yaptı. Bakanlık görevinden 18 Nisan 1999 seçimlerinde DSP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı için istifa eden Temizel, evli ve 2 çocuk babası. Fransızca ve Almanca bilen Temizelin ombudsmanlık konusunda araştırmaları ve bu konuda yayımlanmış bir kitabı bulunuyor. Temizelin ayrıca Fransada "Avrupa Para Sistemi" ve "Avrupa Topluluğu Ortak Tarım Politikası" konularında incelemeleri var. 31 Mart 2000 tarihinde BDDK Başkanlı...
Zahir Şah Muhammed Zahir Şah, Sürgündeki Kral. 40 yıl boyunca ülkeyi yönettikten sonra 1973 yılında kuzeni tarafından devrildi. Kralın ülkede birliği sağlamak için etnik grupların temsil edileceği Loya Cirgaya başkanlık edebileceği bildiriliyor. 86 yaşında. ...
Yönetim stilleri Yönetim şekillerinin çapraz kültürel karşılaştırması W.A.Evans, K.C. Hau anda Sculli Yönetim şekillerinin literatürdeki çapraz kültürel görünümü iki tane üzerindedir. Bu ayrım toplumdaki teknolojinin seviyesi ve toplumun kalkınma düzeyine göredir. Tartışılan toplumun gelişmesi ile yönetim stilinin batılı ilkelerde olduğu gibi gelişme düzeyine göre değişmektedir. Diğer ana tema ise toplum kültürünün yönetim şekilleri üzerindeki baskın etkisi ve toplum geliştikçe yönetimin kültürel kimliğinin yitirmemesidir. Bir çok yazar kültürel etmenlerin kurumlardaki davranışları nasıl etkilediklerini ve yönetsel gelişmelerdeki kültürel farklılıklara değinmiyorlar. Hofstede bir kültürde geliştirilen yönetimsel modellerin diğer kültürlere aktarılmasının farklı şartlar nedeni ile kolay olmadığına dikkat çekmiştir. Bu makalenin ana teması yönetsel iletişimdeki özel vurgu ile birlikte yönetim şekillerini kültürel değerlerin nasıl etkilendiği üzerindedir. Öncelikle " Batı" ve "Asya" kültürleri arasındaki farklılıkları tartışacağız. Özellikle farklılığın kültürler dışında endüstrileşme derecelerinde görüldüğü Hong Kong, Japonya, Çin ve ABD üzerinde odaklanacağız. Hong Kong taki Çinliler ve batılılar tarafından yürütülen şirketlerin yönetim uygulamaları Amerikan ve Japon uygulamaları ile karşılaştırılmıştır. Kültürel değerdeki farklılıklar Genel olarak çapraz kültürel çalışmalar eğitsel geçmiş, inançlar, sanat, moral değerler, müşteriler, hukuk, ekonomik ve politik platformlara göre farklılık göstermiştir. Bu etkenler arasındaki kişisel karşılaştırmalara da daha çok birleştirilmiş toplumsal karşılaştırmalar daha anlamlı olmaktadır. Bir karmaşık sistem, sunumu kolaylaştırarak ve anlamaya yarayacak bir kavramsal çerçeveye ihtiyaç duyar. Eğer bu bir değer olacaksa, kavramsal çerçeve optimum boyutta olmalıdır. Gereğinden fazla büyük çerçevenin karmaşıklığını arttırır, anlaşılmasına yardımı sınırlar. Genellikle kavramsal çerçevenin boyutları 8de...
Yılmaz Karakoyunlu İstanbul Milletvekili-ANAP İSTANBUL - 1936, M.Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk. GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001 özelleştirmeye özel bakan ‘Salkım Hanım’ kabinede Milliyet 5 Haziran 2001 Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul’da doğdu. Babası hukukçu Zeki Arif Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de master, İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden’in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye’deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım’ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu’ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü getirdi. ...
Yıldırım Akbulut Ankara Milletvekili-ANAP ERZİNCAN - 1935, Ömer, Rabia - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat - XVII, XVIII, XIX uncu Dönem Erzincan Milletvekili - Anavatan Partisi Eski Genel Başkanı - İçişleri Eski Bakanı ve Eski Başbakan - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili ve Eski Başkanı - Evli, 3 Çocuk. ...
Yüksel Çakmur 1942 İzmir doğumlu. ilk öğrenimini Buca Umurbey ilkokulunda, orta öğrenimini Buca Ortaokulunda yapan Çakmur, Namık Kemal Lisesinden sonra, 1969 yılında İzmir İktisadi Ticari Bilimler Yüksek Okulunu bitirdi. Askerlik hizmetini 1969-1970 yıllarında Ulaştırma Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında yaptıktan sonra, İzmir İhracatçı Birliklerinde raportör olarak çalışmaya başladı.1971 yılında Cumhuriyet Halk Partisinden, Buca Belediye Başkanlığına seçilen ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürdü.Yüksel Çakmur, 1973 genel seçimlerinde İzmirden milletvekili seçildi. 1977 genel seçimlerinde bir kez daha milletvekili seçilen ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği yapan Çakmur, iki kez Gençlik ve Spor Bakanı olarak kabinede görev yaptı. Milletvekilliği görevi 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren Çakmur, Buca Belediye Başkanlığından önce başladığı İzmir Hukuk Fakültesinden, 12 Eylül darbesinden sonra mezun oldu. 26 Mart 1989 tarihinde yapılan yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi.SHP ve CHP dönemlerinde Genel Başkanlığı’na aday oldu.Tekrar İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu fakat seçilemedi. ...
Yusuf Bozkurt Özal 1940 yılında doğdu. Ilk ve orta eğitimini Malatyada tamamladıktan sonra, elektronik ve telekominikasyon dallarında mühendislik tahsilini ve doktorasını Ingilterede yaptı. Washıngtondaki Iktisadi Kalkınma Enstitüsünden sertifika aldı. Askerlik görevinden sonra Istanbulda özel sektörde altı yıl süreyle üst kademede yöneticilik yapan Yusuf Bozkurt Özal, 1979 yılında ABDye giderek, beş yıl süreyle Dünya Bankasında kıdemli ekonomist ve bölüm yöneticisi olarak çalıştı. 1984 yılında Türkiyeye dönerek, DPT Müsteşarlığına atandı. 1987 yılı sonbaharına kadar bu görevi sürdürdü. Aynı zamanda Ekonomik Işler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Yüksek Planlama Kurulu, Para Kredi Kurulu üyelikleri yaptı. Yaklaşık üç yıl süreyle de Islam Kalkınma Bankasında Türkiyeyi temsilen Icra Direktörlüğü vzaifesinde bulundu. Siyasete girerek Kasım 1987de ANAPtan Malatya milletvekili olarak meclisi girdi. . Bu dönem içinde Dışticaret ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak 2. Özal Hükümetinde görev aldı. 1989-1991 yılları arasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği ve Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1991de yeniden ANAPtan adaylığını koydu ve ikinci defa Malatya Milletvekili seçildi. Mesut Yılmazın Genel Başkan olmasından bir süre sonra, ANAPtan koptu. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özalın ölümünden yaklaşık 6 ay sonra 7 Ekim 1993 tarihinde kurulan Yeni Partinin Genel Başkanlığına getirildi.Bu partinin genel başkanlığını yürütürken beyninde meydene gelen rahatsızlık sonucu ABD’de bir süre tedavi gördü.Daha sonra YP ile ağabeyi Korkut Özal’ın partısı DP’nin birleşmesinin ardından siyaseti bıraktı. Yusuf Bozkurt Özal beyninde başlayan ve bütün vücuduna yayılan kanser sebebiyle 9 Ocak 2001 tarihinde Ankara’da vefat etti.Cenazesi Süleymaniye Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii haziresinde gömülen annesi Hafize Özal’ın yanına defnedildi. Dr. Yusuf Bozkurt Özal evli ve üç cocuk babasıdır. ...
İsmet İnönü Dönemi Atatürkün ölümünden sonra, 11 Kasım 1938de İsmet İnönünün cumhurbaşkanlığına getirilmesiyle Türkiyede yeni bir dönem başlamıştır. Atatürkün öldüğü sıralarda İsmet inönünün Başbakanlık görevinde bulunmaması ve bir anlamda uzağında kalmasına karşın, İnönünün Cumhurbaşkanı seçilmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü 1937 yılında Başbakanlıktan ayrılmasına karşın, arada geçen sürede CHP içindeki gücünü ve ağırlığını korumuş, orduyla olan ilişkisini de devam ettirmiştir. Sayılan nedenlerle partiye egemen olan İsmet İnönünün, Atatürkten sonra oy birliğiyle Cumhurbaşkanı seçilmesi doğal bir siyasi gelişmedir. İsmet İnönü, Atatürk kadar karizmatik özellikler taşımasa da Kurtuluş Savaşındaki başarıları ve yukarıda belirtildiği gibi CHP içindeki etkinliğiyle 1950 yılına değin ülkeyi tek başına yönetmeyi başarmış ve bu döneme damgasını vurmuştur. 1924 Anayasasının cumhurbaşkanlarına verdiği yetkinin sınırlı olmasına karşın, İsmet Paşa CHP ve Meclis içindeki gücünü korumuş, "milli şef" ve "değişmez genel başkan" sıfatlarıyla ülke kaderini doğrudan etkileyen kişi olmuştur. İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildiği 11 Kasım 1938 tarihinden Ocak 1939a kadar Atatürkün son başbakanı olan Celal Bayar ile çalışmış ve gerek dış politika ilkeleri, gerekse ekonomik politikaları farklı olan bu iki devlet adamı 2 ay kadar bir süre devletin zirvesinde bulunan ilk iki ismi oluşturmuşlardır. Bununla birlikte Celal Bayarın kurmuş olduğu yeni kabinede iki önemli değişiklik olmuştur. Dahiliye Vekili (içişleri bakanı) Şükrü Kayanın yerine Refik Saydam, Hariciye Vekili (dışişleri bakanı) Teyfik Rüştü Arasın yerine Şükrü Saraçoğlu getirilmiştir. Bu değişikliklerden, İsmet İnönünün cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, önceki dönemlerden farklı iç ve dış politika izleneceği anlaşılmaktaydı. Bir başka önemli olay ise 26 Aralık 1938de toplanan CHP Üsnomal Büyük Kurultayı idi. Bu kurultay İsmet İnönünün değişmez genel başkan ve "Milli Şef" ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır.Böy...
İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ : İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ, GÜNÜMÜZDE NÜFUSUNUN ÇOĞUNLUĞU MÜSLÜMAN OLAN ÜLKELERİN ÜYE OLDUĞU ,GENEL SEKRETERLİĞİ SUUDİ ARABİSTAN’IN CİDDE ŞEHRİNDE BULUNAN VE ÜYE ÜLKELER ARASINDA POLİTİK,EKONOMİK ,KÜLTÜREL,BİLİMSEL,SOSYAL DAYANIŞMA VE İŞ BİRLİĞİNİ AMAÇLAYAN ULUSLAR ARASI BİR KURULUŞTUR.YAKIN ZAMANA KADAR TEŞKİLATIN ÜYE SAYISI 45 İKEN ,ARNAVUTLUK,AZERBAYCAN VE ORTA ASYA CUMHURİYETLERİ İLE TOGO VE GUYANA’NIN KATILIMI İLE BU SAYI 56’YA YÜKSELMİŞTİR.KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ, BOSNA HERSEK , FİLDİŞİ SAHİLİ VE TAYLAND GÖZLEMCİ STATÜSÜNDE TEŞKİLATIN ÇALIŞMALARINA KATILMAKTADIR. 1-KURULUŞ VE FAALİYET ALANI: 1926 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN’IN ÖNCÜLÜĞÜNDE , SINIRLI DÜZEYDE SÜRMEKTE OLAN İSLAMİ DAYANIŞMA GİRİŞİMLERİ , 1967 ARAP - İSRAİL SAVAŞINDAN SONRA MEŞRU BİR GEREKÇEYE DAYANDIRILMAYA BAŞLAMIŞTIR . İSLAM ÜLKELERİNİN DEVLET BAŞKANLARININ KATILACAĞI BİR ZİRVE KONFERANSI TERTİPLENMESİ FİKRİ , İSRAİL İŞGALİ ALTINDA BULUNAN KUDÜS’TEKİ AL-AKSA CAMİİNİN 1969 YILI AĞUSTOS AYINDA KUNDAKLANMASINA BİR REAKSİYON OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞ VE 1969 YILI EYLÜL AYINDA 24 ÜLKENİN KATILIMIYLA RABAT’DA BİRİNCİ İSLAM ZİRVE KONFERANSI GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR. BÖYLECE , İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜNÜN TEMELLERİ ATILMIŞTIR. BUNU TAKİBEN , 1970 YILI MART AYINDA , İSLAM ÜLKELERİ DIŞİŞLERİ BAKANLARI , CİDDE’DE TOPLANMIŞ VE İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ GENEL SEKRETERLİĞİNİ KURMUŞLARDIR . İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜNÜN ANAYASASI (CHARTER) İSE , 1971 YILINDA YAPILAN İKİNCİ İSLAM DIŞİŞLERİ BAKANLARI KONFERANSINCA HAZIRLANMIŞ VE 1972 YILINDA TOPLANAN ÜÇÜNCÜ DIŞİŞLERİ BAKANLARI KONFERANSINCA ONAYLANMIŞTIR. . İSLAMİ DAYANIŞMANIN ÖNEMİNİ VURGULAYAN VE ÜYE ÜLKELERİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ANAYASASISI İLE İNSAN HAKLARINA SAYGILI OLDUKLARINI BELİRTEN BU ANAYASA 1 ŞUBAT 1974 TARİHİNDE DE BİRLEŞMİŞ MİLLETLERCE TESCİL EDİLMİŞTİR . İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜNÜN FAALİYETLERİ ESAS OLARAK ZİRVE KONFERANSLARI , DIŞİŞLERİ BAKANLARI KONFERANSLARI VE DAİMİ KOMİTELERİN TOPLANTILARI TARAFINDAN BELİRLENMEKTED...
 YolsuzlukYolsuzluk gözlenmesi zor bir olaydır,çünkü kapalı kapılar ardında ve yasal olmayan yollarda gerçekleştirilir.  Yolsuzluğun Dünya Bankası tarafından da kullanılan en basit tanımıyla “kamu gücünün özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılmasıdır.” Yolsuzluğun şekli kamu kesimi faaliyetinin şekline göre değişir. Yolsuzluğun daha tarafsız bir tanımı ise “yakın ilişkiler kurarak kendisi ve yakınları için davranıştan bazı avantajlar sağlamaya yönelik kasıtlı ve uygunsuz olaylardır.” Sözü edilen kamu gücünün kullanımının bir kişinin çıkarı için olması gerekli değildir,bu çıkar bir partinin,bir sınıfın,bir aşiretin çıkarları için de olabilir. Özellikle demokrasinin iyi gelişmediği ülkelerde yolsuzluk olayları,aile veya bir sınıfın çıkarları için yapılmaktadır. Bir çok ülkede ise siyasi partilerin finansmanı için ortaya çıkmaktadır. Her yolsuzlukta rüşvet ödenmesi gerekmez. Mesela hasta olduğu için izin alan bir kamu görevlisinin tatile çıkması da görevi kötüye kullanması olarak görülebilir. Bir başbakanın veya siyasinin programda olmadığı halde kendi memleketine yatırım yapması rüşvet olmadığı halde yolsuzluk olarak kabul edilir. Bir hediyenin rüşvet olarak algılanması ise hediyenin miktarına bağlıdır. Ülkelerin kültürel ve ekonomik yapısı hediyenin büyüklüğünü farklı tanımlayabilir.  
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN SİYASAL KATILIMI Üniversite gençliği şu şekilde tanımlanabilir. Üniversite gençliği; genellikle 18-24 yaş grubunu oluşturan, formel eğitim-öğretimin son evresinde öğrenim gören, araştırmacı ve sorgulayıcı, dolayısıyla bilimsel zihniyet kazanan, kendilerine has bir gençlik kültürü oluşturan, toplumun önderi olacak gençlik kesimidir. Bu anlamda, üniversite gençliğinin yeterli, kaliteli ve sağlıklı yetiştirilmesi toplumların geleceklerinin sağlıklı ve sürekli olmasının da olmazsa olmaz (sine qua non) koşuludur. Üniversite gençliği, belli bir sosyal ve kültürel grubu oluştursa da her gencin ailesi, sosyal çevresi, hayat alanları, sosyalleşme süreci farklılıkları çerçevesinde; toplum örneğindeki gibi her genç, ayrı bir dünyadır. Toplumu oluşturan bireylerin, sosyalleşme ve kültürleşme süreciyle asgari müşterekte birleştikleri gerçeği bağlamında, sosyalleşme kurumlarının bireye birbirinden çok farklı olmayan modeller sunmaları önem arzetmektedir. Aileden sonra, arkadaş grubunun sosyal ve kültürel kodlarının etkisini yaşayan genç bir arayış içindedir. Ailesinin, arkadaş grubunun, okulun ve medyanın sunduğu sosyal ve kültürel modelleri anlamlı bir bütünlük içinde değerlendirip, özümseyen gençler sağlıklı kişilik geliştirirler. Ancak, bağlı olduğu sosyal gruplar ve kurumların birbirinden çok farklı etkide bulunmaları sonucunda genç, anomik ve yabancılaşmış kişilik geliştirebilmektedir. Toplumun sürekliliğinde önemli bir potansiyel güç olan gençliğin, sağlıklı yetiştirilmesi için, sorunlarının ve bunalımlarının giderilmesi önem arzetmektedir. Gençlik sorunları; psiko-fizyolojik, cinsel, ekonomik, eğitim, kuşaklararası anlaşmazlık, uyuşturucu madde bağımlılığı, ideolojik sapma, işsizlik, barınma, beslenme ve sağlık vb. gibi “geleneksel sorunlar” ile sosyal değişmeye bağlı olarak gelişen sorunlar, çarpık kentleşme, değerlerdeki değişmeler, gelecek korkusu, anomi ve yabancılaşma, kimlik bunalımı, sosyal psikolojik sorunlar, yalnızlık, stre...
ÜNİTE 11-0900 MUHABERE İKMAL VE BAKIMI AMAÇLAR Bu üniteyi işledikten sonra; Jandarma Genel Komutanlığı Muhabere İkmal Sistemi genel olarak kavranacak, Muhabere İkmali ile görevli olan personel ve sorumlulukları kavranacak, Muhabere Mal Saymanları ve İkmal Subaylarının görevleri öğrenilecek, Muhabere sınıfı ordu mallarına uygulanacak bakım sistemi kavranacak, Muhabere sınıfı ordu mallarına uygulanacak bakımların kademeleri ve hangi birlik seviyelerinde yapılacağı kavranacak, Muhabere cihazlarının arızalanması durumunda hangi yolun izlenerek ilgili kademelere sevk edileceği kavranacaktır. İÇİNDEKİLER GİRİŞ SUBAY ASTSUBAY UZMAN JANDARMA BİLGİ KAVRAMA UYGULUMA BİLGİ KAVRAMA UYGULUMA BİLGİ KAVRAMA UYGULUMA 1. Muhabere İkmali + + 2. Muhabere Bakımı + + 3. Özet 4. Değerlendirme Soruları 11–0900 MUHABERE İKMAL VE BAKIMI GİRİŞ Muhabere sınıfı ordu malları teknolojik gelişime paralel olarak gerek miktar açısından gerekse çeşit açısından oldukça artmış ve yaygınlaşmıştır. Bu ünitede muhabere sınıfı ordu mallarının teşkilatımızda nasıl bir ikmal sistemi ile dağıtımı yapıldığını ve bakım-onarım faaliyetlerinin hangi esaslarda yürütüldüğünü öğreneceğiz. İlk olarak muhabere ikmal sistemini ve bununla ilgili görevlileri ve sorumluları tanıtılarak üniteye başlanacaktır. 11-0901. İKMAL a. Muhabere malzemesinin ikmali, Jandarma Genel Komutanlığının planlaması ile birliklerdeki muhabere mal saymanlıkları ve muhabere ikmal subaylıkları tarafından yürütülür. b. Muhabere sınıfı ordu malının alınmasını, saklanmasını, mevcut yasa, yönetmelik ve yönerge esaslarına göre dağıtım ve harcamasını sağlayan, sağlatan, bunlara ilişkin işlemleri yerine getirmek ve hesaplarını vermekle sorumlu olan kişiye Muhabere Mal Saymanı adı verilir. Muhabere mal saymanı, kendi emrinde bulunan mal sorumluları ile saymana karşı mal sorumlusu durumund...
 İNSAN HAKLARI VE EĞİTİM  İnsanlığın siyasal,sosyal ve kültürel hakları; uzun sınıfsal ve ulusal özgürlükler mücadelesinin sonucunda kazanılmıştır. 1689 İngiliz Devrimi,1776 Amerikan Devrimi, 1848 Avrupa Devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1917 Sovyet Devrimi bu mücadelelerin kilometre taşlarıdır. Kazanılmış haklar insanlığın ortak değerleridir. Ağır bedeller ödenerek kazanılmıştır. Ağır bedeller ödenerek kazanılan bu hakların korunması ve geliştirilmesi insanlığın ortak sahiplenmesi ve mücadelesiyle mümkün olacaktır. Diğer insan haklarında olduğu gibi, eğitim hakkı da insanlığın bedel ödeyerek kazandığı bir haktır. Özellikle 1800’lerde sınıfların ortaya çıkışı sonucu; sendika, çalışma, adil ücret, sosyal güvenlik, grev, sağlık gibi haklarla birlikte eğitim hakkı mücadelesi de yükselme göstermiştir. Uzun ve çetin mücadeleler sonucu “ İkinci kuşak insan hakları” denilen bu haklar kabul görmüştür.
Üniversiteli Olmak Hepimizin sıklıkla, istemeden ve üzülerek tanık olduğu gibi, hergeçen gün, toplumlar, geleneklerinden, tarihlerinden ve dillerinden, bilinçsiz olarak uzaklaşıyor ve bu, birçok kültürel özelliğin yok olmasına ve insanı insan, milleti millet ve devleti devlet yapan değerlerin giderek yozlaşmasına yol açıyor. Peki, biz, üniversite öğrencileri olarak bu konunun neresindeyiz? Üniversiteli olmak, herşeyden önce bilinçli, duyarlı ve kültürlü olmayı gerektirir. Üniversiteli olmak ve sonrasında bir diploma sahibi olmak, kesinlikle para kazanmak ya da çok popüler olan deyimiyle “köşeyi dönmek” gibi bencil ve ilkel fikirleri hayata geçirmek için bir araç olmamalıdır. 21.yüzyılda , Türkiye artık tek başına zengin olan kişilere değil, verimli ve uzun vadeli çözümler üretebilecek politikacılara, akıllıca yatırımlar yapan genç girişimcilere, sanatın ne demek olduğunu bilen sanatçılara, kendi diline sahip çıkabilecek yazar ve şairlere ve yaratıcı bilimadamlarına ihtiyaç duymaktadır. Tüm bu kişilerin ortaya çıkabilmesi için etkili eğitim sistemleri geliştirilmeli ve beyin göçü tersine çevrilmelidir. Üniversite eğitimi, modern dünyanın bilgi birikimini yakalayabilmek için alınması gereken en önemli eğitimdir, çünkü genel konularda ,genel ve yüzeysel bilgilere sahip olmak artık yeterli değildir; gerek teknolojik gelişmeler, gerekse felsefe, sosyoloji ve ekonomi gibi bilimlerin geldiği son nokta, spesifik konulara odaklanmayı ve en önemlisi uzmanlaşmayı gerektir. Her ne kadar ironik olsada, meclisimizde hala ilkokul, imamhatip mezunları ekonomi ve anayasayı düzenlemekden sorumlu. Bu, toplumsal bir yaradır; Atatürk’ün ilkelerinin bekçisi olmak, ilk önce cehaletten, şeriat hayallerinden uzaklaşmayı ve parlak bir zekayı gerektirir. Bağımsızlık ve laiklik uğruna dökülen milyonlarca masum askerin, kadının ve çocuğun kanı, rüşvet alan ve görevinin ne olduğunu bile bilmeyen cahil kişiler, zaten yeterince bunalımda olan bir toplumun verdiği vergileri alıp daha da ...
İlk örgütlü insan topluluklarının ortaya çıkması ile beraber, bu örgütlülüğün beraberinde getirdiği sorun insanlık tarihini belki de en çok etkileyen yönetim sorunu oldu. Birlikte yaşamaktan doğan sorunları çözmek için birlikte hareket etmek şarttır. Birlikte hareketin söz konusu olduğu durumlarda da, neyin nasıl yapılacağının kararlaştırılması gerekmektedir. İşte bu neyin nasıl yapılacağı sorusuna cevap verecek olan yapıya kısaca yönetim denilebilir. Sonucu toplumun tamamı ya da, sırf toplumun üyesi oldukları için,bir kısmını etkileyecek olan kararların alındığı düzeneği denetleyen kuruma da iktidar denilebilir.İktidarın, aldığı kararları yürütmek için kullandığı her türlü kurum, hep birlikte devleti meydana getirir. Yani devlet karar almaz. Devlet kararların uygulanması için kullanılan aygıttır. İktidarın aldığı kararların meşru sayılabilmesi için, kararlara nesne durumunda olan yönetilenlerin, bu karar alma yetkisinin varlığını kabul etmeleri gerekir. Bunun için iktidarlar kendilerini herkese kabul gören tanrı, millet, sınıf gibi kavramlarla temellendirirler. Demokrasi ise bu kaynağın halk olduğunun savunulmaya başlanması ile doğmuştur. Burada esas olan nokta, insanın kendini etkileyecek kararlarda söz sahibi olabilmesidir.Demokrasi, bu kelimeyi M.Ö.5. y.y. ilk kullanılan Herodotos’tan beri üç temele dayandırılır özgürlük,eşitlik ve yönetim yetkilerinin sınırlandırılması Herodotos’tan günümüze kadar demokrasi kuramları, özgürlük, eşitlik ve sınırlı yönetimle verimli yönetimi aynı anda gerçekleştirebilecek bir sistem bulmak için çalıştılar. Eski Yunanistan’ın demokrasi kuramına olan katkısı, yasaya saygı kavramını geliştirmesi ve tiranlığa karşı olmasıdır. Eski Yunanistan’da ortaya atılan yönetim modelleri eşitsizliğe dayanmaktadır. Halkı vatandaş ve vatandaş olmayanlar diye ikiye ayırmışlardır. Eski Roma’nın demokrasi kuramına katkısı ise anayasacılık ve kanunun yönetene de uygulanması ilkeleridir. Bunların altında yatan neden çok geniş bir ülkeyi yönetme z...
İlk örgütlü insan topluluklarının ortaya çıkması ile beraber, bu örgütlülüğün beraberinde getirdiği sorun insanlık tarihini belki de en çok etkileyen yönetim sorunu oldu. Birlikte yaşamaktan doğan sorunları çözmek için birlikte hareket etmek şarttır. Birlikte hareketin söz konusu olduğu durumlarda da, neyin nasıl yapılacağının kararlaştırılması gerekmektedir. İşte bu neyin nasıl yapılacağı sorusuna cevap verecek olan yapıya kısaca yönetim denilebilir. Sonucu toplumun tamamı ya da, sırf toplumun üyesi oldukları için,bir kısmını etkileyecek olan kararların alındığı düzeneği denetleyen kuruma da iktidar denilebilir.İktidarın, aldığı kararları yürütmek için kullandığı her türlü kurum, hep birlikte devleti meydana getirir. Yani devlet karar almaz. Devlet kararların uygulanması için kullanılan aygıttır. İktidarın aldığı kararların meşru sayılabilmesi için, kararlara nesne durumunda olan yönetilenlerin, bu karar alma yetkisinin varlığını kabul etmeleri gerekir. Bunun için iktidarlar kendilerini herkese kabul gören tanrı, millet, sınıf gibi kavramlarla temellendirirler. Demokrasi ise bu kaynağın halk olduğunun savunulmaya başlanması ile doğmuştur. Burada esas olan nokta, insanın kendini etkileyecek kararlarda söz sahibi olabilmesidir.Demokrasi, bu kelimeyi M.Ö.5. y.y. ilk kullanılan Herodotos’tan beri üç temele dayandırılır özgürlük,eşitlik ve yönetim yetkilerinin sınırlandırılması Herodotos’tan günümüze kadar demokrasi kuramları, özgürlük, eşitlik ve sınırlı yönetimle verimli yönetimi aynı anda gerçekleştirebilecek bir sistem bulmak için çalıştılar. Eski Yunanistan’ın demokrasi kuramına olan katkısı, yasaya saygı kavramını geliştirmesi ve tiranlığa karşı olmasıdır. Eski Yunanistan’da ortaya atılan yönetim modelleri eşitsizliğe dayanmaktadır. Halkı vatandaş ve vatandaş olmayanlar diye ikiye ayırmışlardır. Eski Roma’nın demokrasi kuramına katkısı ise anayasacılık ve kanunun yönetene de uygulanması ilkeleridir. Bunların altında yatan neden çok geniş bir ülkeyi yönetme z...
İKİLİ İLİŞKİLERİN GENEL GÖRÜNÜMÜ Türkiye ve Yunanistan, ulusal bağımsızlıklarını kazanmalarına kadar uzun bir tarihsel birlikteliği paylaşmışlardır.İstanbul’un Türkler tarafından fethinden 19. yüzyılın sonlarına kadar Yunan ulusu, Türklerin egemenliği altında Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik yaşantısında olduğu kadar, askeri ve siyasi yaşamında da etkin roller üstlenerek aynı kadere ortak olmuşlardır. Böylesine uzun bir süre birlikte yaşanmış olmasına rağmen, Osmanlı Devleti içerisinde Yunanlıların ulusal kimliklerini koruyabilmiş olmalarının belki de en önemli nedeni, Osmanlı toplumsal sistemindeki yapılaşma olsa gerek. Gerçekten de, fetih esası üzerine kurulmuş olan Osmanlı sisteminde kazanılan yeni topraklar üzerinde yaşayan halklar, Müslüman olan ve olmayan ayrımına tabi tutularak sınıflandırılmış ve ayrımda din öğesi ön planda bulunmuştur. Osmanlı Devleti’nin azınlıkları dinsel ayrıma tabi tutarak sınıflandırması ve azınlıkları mensup oldukları kiliseler aracılığı ile denetlemesi, kilise yönetimlerinin alacağı kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanmasına yol açmıştır. Bu yolla azınlıklar üzerinde etkin bir rol üstlenen kiliselerin gücü, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmesine bağlı olarak artmıştır. Özellikle Fener Ortodoks Kilisesi yetki ve haklarının genişletilmesi ve bunların yönetimin etkin garantisi altında bulunması, bir yandan kilisenin dinsel/etnik azınlıklar üzerindeki denetimini artırırken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak çabasındaki azınlıkların kilise ile işbirliği ilişkilerini sağlamlaştırmıştır. Osmanlı Devleti’nin azınlıklara yönelik yaklaşımı içerisinde Rum/Yunanlıların ayrıcalıklı konumları, Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesiyle değişim geçirmeye başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin yaymaya başladığı vatandaşlık hakları ve ulusçuluk anlayışı, farklı etnik ve dinsel toplulukları bünyesinde barındıran ve üstelik sosyo-ekonomik açıdan gerilemeye başlayan Osma...
 YENİ TERÖRİZM DALGASI YA DA KÜRESEL TERÖRİZMİki kutuplu sistemin yıkılışı ile yeni dünya düzeni tartışmaları yoğun bir şekilde yaşanırken iki kutuplu sistemin kurumlarının bu yeni düzende yer alıp almayacakları, yer alacaklarsa bunların yeni düzende nasıl yer alacakları tartışılmıştır. Bu tartışmalar arasında en dikkat çekici olanı ise iki kutuplu yapı içerisinde uluslararası sistemin aktörleri olan ulus-devlet ve uluslararası örgütlerin yanında bireylerin, hükümetler dışı örgütlerin (NGO- Nongovernmental Organizations)  ve sivil toplum kuruluşların da bu yeni düzenin aktörleri olduğuydu. Ancak bu tartışmaların yaşandığı dönemde uluslararası ilişkiler alanında çalışan uzmanların düşünmediği 10 yıl gibi bir süreç içerisinde terörizmin de bu düzenin bir parçası olacağıydı.           11 Eylül saldırıları ile “yeni terörizm”, “küresel terörizm” adını alan uluslar arası terörizmin bu yeni boyutunun temelleri, aslında 1972 yılında düzenlenen Münih Olimpiyatları sırasında  İsrail Milli Takımı’na, Filistinli terörist tarafından yapılan saldırı ile atılıyordu. Fakat bu saldırı ile başlayan yeni terörizm dalgası iki kutuplu sistemin yıkılmasıyla beraber  boyut değiştirdi. Bu boyut değiştirmiş “yeni terörizmin”  ilk örneği ise 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezi”ne düzenlenen saldırıdır. “Yeni terörizm”, 1993 yılından bugüne nasıl bir gelişme gösterdiğini 11 Eylül saldırısı ile tüm dünyaya kanıtlamış görünüyor.        
İdeoloji “İdeoloji”, ilk ortaya çıktığı dönemlerde çağdaş kullanımlarından daha farklı bir anlama sahipti. Bir çoğulluk arz etmeyen bu anlam, sözcüğü meydana getiren “ide” ve “loji” köklerinin farklı manalara gelmeyecek şekilde eklemlenmesinden doğmuştu. Fikir manasındaki “ide” ve her hangi bir nesneye ilişkin araştırma ya da bilim anlamına gelen “loji”nin biraraya gelmesiyle oluşan kavram, “insan fikirlerine ilişkin bilimsel araştırma”ya yakın bir anlamına geliyordu. Aydınlanma düşünürlerinin geleneği, “ideoloji” kavramını ilk kullanan yazar Antoine-Louis Claude Destutt de Tracy için elverişli bir arka plan oldu. Yeni bir bilimin sistematize edilmesiyle ilgilenen Tracy, buna “düşünceler bilimi” anlamına gelmek üzere “ideoloji” dedi. Ona göre, bu bilimin nesnesi, düşüncelerin kökeniydi ve bilimsel ilerleme ancak yanlış düşüncelerden kurtularak mümkün olabilir; bir bilim olarak ideoloji, dinlerin ve metafizik önyargıların üstesinden gelmek üzere halk eğitimine yeni bir temel teşkil edebilirdi (Larrain, 1979: 27-28). Marx’ın düşüncesinde merkezi bir yer tutan ideoloji kavramsallaştırmasına geçmeden önce, kavramın ortaya çıktığı dönemdeki anlamına ilişkin sonuçları özetlemek yararlı olacaktır: 1- İdeoloji, Aydınlanmacılığının kültürel ve felsefi ortamı içinde üretildiği haliyle doğru düşünme bilimi anlamına geliyordu. 2- İnsanın düşüncesini kalkış noktası olarak seçen bu yaklaşım, insanın zihinsel mekanizmasının denetlenmesinin mümkün olduğunu öne sürüyor ve düşüncelerin değiştirilmesinin toplumsal değişimin önkoşulu olduğuna inanıyordu. 3- Bu inanç, yanlış düşüncelere karşı doğru fikirlerle verilecek mücadeleyi toplumsal gelişimin ana ekseni olarak kavrıyordu. Marx’ın ideoloji kavramsallaştırmasının gelişimine ve bu kavramsallaştırmanın devrimci eleştiri ile ilişkisine dikkat çekmeye çalışan bu yazının sonuçları şu şekilde özetlenebilir: Marx, ideoloji kavramsallaştırmasını, “gençlik” ve “olgunluk” dönemindeki eserlerinde farklı ve çelişki biçimlerde değil,...
İÇİNDEKİLER: GİRİŞ KÜLTÜRÜN TANIMI SİYASAL KÜLTÜR a . Siyasal Toplumsallaşma, Siyasal Kültürü Geliştirme ve Eğitime İşlevi DİL a . Politikada Dilin Yeri ve Önemi KAYNAKÇA GİRİŞ Kültürün Tanımı : Toplumsal bilimlerin hiçbir konusu, şüphesiz, “k ü l t ü r” kavramında olduğu kadar çok sayıda yargılama ve tanımlama üretmemiştir. Somut analizler (tarihsel, etnografik, sosyolojik vb.) kültür üzerine o denli çok çeşitli kavramlar üretmişlerdir ki, bunları birbirleriyle bağdaştırmak neredeyse imkânsız gözükmektedir. Kültür birlikte uzun süredir yaşayan insanların doğa ve birbirleriyle girdikleri etkileşimler sonucu oluşan maddi ve manevi öğeler, yani teknoloji ve onunla birlikte oluşan anlam, değer ve kurallar bütünüdür. Bu bağlamda yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkiler, iktidar, güç, otorite, egemenlik gibi olgular siyasal sistem ve yönetim biçimleri gibi süreçler kültürün oluşum sürecine hem etki ederler ve hem de ondan etkilenirler. 18. yüzyıla kadar Eski Yunan ve Roma geleneğinde kültür, “toprağı işlemek” anlamına gelmekteydi. Voltaire; “İnsanoğlu nasıl bitkileri, hayvanları evcilleştiriyorsa, kendi zihnini, mantalitesini, düşüncesini de geliştirebilir. İnsan kültürlü bir varlıktır” diyerek ilk defa “kültür” sözünü insanlara uygulayan bir düşünürdür. Fredrich Hegel; “Her devir anlamlı eylemi yarattığı ölçüde gelişimci, yaratamadığı ölçüde baskıcı, bunaltıcıdır.” der. Ona göre, anlamın ölçüsü, herhangi bir devre ait kavramsal dokudur. İnsanlar o doku ile yaşar yahut ölürler, gelişir yahut gerilerler. İşte Hegel’in, “kavramsal doku” (Geist) diye tanımladığı kelimeye bugün Alman idealizmi “k ü l t ü r” adını vermiştir. Bu ifadeden hareketle, her toplumun belirleyici bir kültür dokusunun (konveksi) ve bu dokudan uç veren toplumsal bir yaşantısının varlığından söz edebiliriz. “Kültür” denilince ilk akla gelen entellektüeller arasında antropologlardan Tylor ve Bronislaw Malinowski’yi burada zikretmek yerinde olacaktır. Tylor ...
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
Sonuçlar 1 - 30 Toplam: 505