.

http://www.edubilim.com/ana




Felsefe

DosyalarEkleme Tarihi

Sıralama : İsim | Tarih | Tıklama [ Artarak ]
ŞARKİYATÇLIK Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır. Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor. Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir. Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmaların...
Önsöz: Felsefe demek düşünmek demektir. İlerlemenin ve gelişmenin temelindeki ana etken yeni fikirler, yeni görüşler ortaya koyup karşıtlıklar yaratıp bu karşıtlıkların sentezini yaparak daha iyiye ve daha az kusurluya ulaşmaktır. İşte bu düşünmek demektir. Bir felsefeci düşünürken her zaman nesnel davranmalıdır. Toplumun ve çevresinin koyduğu tümelleri yadsıyabilmeli, dogmalardan kaçınmalı ve her zaman kendi fikirlerine bile eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmalıdır. Ancak bunları gerçekleştirmiş bir filozof gerçekten felsefe yapıyordur. Platon(Eflatun) mağara allegorisinde, güneş ışığının objelere çarpmasından sonra duvarda oluşan gölgeleri izleyen ve başka bir yere bakamayan kölelerin güneşi gerçekten gördüklerinde gözlerinin acıyacağının bazıları bir süre sonra uyum sağlayabilirken bazılarının mağaranın hep karanlık yerine bakacağını ve güneşe çıkmayacağını söylemiştir. Platon burada dünyadaki her şeyin birer yanılsama olduğunu ve gerçeklerin ancak düşünmek yoluyla ortaya çıkarılabileceğini savunmuştur. İşte günümüzde de düşünürken önümüzü kapayan, gerçeği görmemizi engelleyen bir takım tümeller vardır. Bunun en güzel filozofları teker teker değil, çıktıkları ülkelerle birlikte inceleyerek anlarız. Örnek olarak Amerikalı filozofların çoğu pragmatist (faydacı) iken Alman filozofları idealisttir. Bu durumdan anlaşılan o ki her ne kadar filozoflar özgür düşünmeye önem verirlerse versinler, toplumun koyduğu tümeller onların fikirlerini etkilemiştir. Türkiye’de ise bu tür bir felsefe sistemi yoktur ama felsefe diğer birçok ülkedekinden daha geride kalmıştır. Türkiye’de felsefe ne diğer ülkelerdeki kadar geniş kitlelere hitap etmektedir ne de diğer ülkelerdeki kadar önemsenmektedir. Bu proje Türkiye’de felsefenin durumu ve gelişmesinin önünü tıkayan engeller üzerine hazırlanmıştır. Bu projenin hazırlanmasında kimi eski kimi yeni kaynaklar kullanılmıştır. Felsefenin son otuz yıldaki ilerlemesini göz önüne alacak olursak projenin bazı yerlerinde küçük çelişkil...
ÖNSÖZ Tanrılar Savaşı nm ve Buyucu Belgarath in işlerinin Hikâyesidir. -Alorn Kitabından alınmıştır D ÜNYA YENİYKEN, yedi Tanrı uyum içinde yaşıyorlardı ve tüm insan kavimleri tek bir halktılar. Tanrıların en genci olan Belar, Alornlar tarafından pek seviliyordu. Onlann arasında yaşıyor, onları el üstünde tutuyordu; Alornlar da onun gözetimi altında serpilip çoğalıyorlardı. Diğer Tanrıların da etraflarına halklar toplanmıştı, her Tanrı kendi halkını gözetiyordu. Ama Beların en büyük kardeşi Aldur, hiçbir halkın tanrısı değildi, insanlardan ve Tanrılardan ayrı yaşıyordu; ama bir gün başıboş bir çocuk gelip buldu onu. Aldur bu çocuğu müridi olarak kabul etti ve adını Belgarath koydu. Belgarath İrade ve Sözün gücünü öğrendi ve büyücü oldu. Sonraki yıllarda başkaları da yalnız tanrıyı arayıp buldular. Onun dizleri dibinde toplaşıp bir kardeşlik oluşturdular ve zaman onlara dokunmadı. Bir gün, Aldur bir çocuk kalbi büyüklüğünde, küre şeklinde bir taş aldı ve yaşayan bir ruh haline getirene kadar elinde evirip çevirdi. İnsanların Aldur Taşı dedikleri bu canlı mücevherin gücü çok büyüktü ve Aldur onunla mucizeler yarattı. Tanrılar arasında en güzeli Toraktı; onun halkına Angaraklar deniyordu. Ona Efendilerin Efendisi diyerek kurbanlar adıyorlardı ve Torak sunaklarda yanan kurbanların kokusunu ve övgü sözlerini hoş karşılıyordu. Ancak Aldur Taşının varlığını öğrendiği günden sonra Torak huzur nedir bilmedi. En sonunda, iki yüzlü bir tavırla Aldurun yanına gitti, "Biraderim," dedi, "refakatimizden ve muhabbetimizden kendini hariç tutman münasip değil. Aklını başından alıp seni baştan çıkaran bu mücevheri terk et, aramıza dön." Aldur kardeşinin ruhuna baktı ve onu azarladı: "Niçin efendilik ve 13 ÖNSÖZ 12 KEHANETİN OYUNCAĞI hâkimiyet peşinde koşuyorsun Torak? Angarak sana kâfi gelmiyor mu? Sakın kibirle Taşa sahip çıkmak istemeyesin, yoksa ölümün onun elinden olur." Torak Aldurun sözleri karşısında o kadar utandı ki doğrulup kardeşine vurdu. Sonra m...
ÖNSÖZ Maddi dünyanın yoğun baskısı denge arayışı halindeki insanın çaresizliğini ve uğraşısını farklı zeminlerde açığa çıkartır.İnsan maddi çatışmalardan ve çelişkilerden kaçarken varlığının kurtuluşunu maddi olmayan bir seviyede bulabilir.Bu son derece zor bir aşamadır ve kişinin kendini aşmasını gerektirir.Dinginlik ve mutlak varoluş buradadır.Zaten o hep göz önündedir ama onu görmek gönül işidir. Günü yakalamak ve ötesine geçmek bir eylem halidir.Onun gerekli şartları ruhun derinliklerinde yatmaktadır.Önemli olan onun farkına varabilmektir.Bunu yapabilmek için önce insan kendini fark etmelidir.Varlığını sevebilmek,onu sevgi denizine doğru sürükleyebilmek kolay değildir.Başarmak, varlığını başkalarıyla paylaşmak, benliğin ortak bir potada erimesidir.Ruhun sevgi aracılığıyla mutlağa,bir’liğe ulaşmaya çabalaması, var olmanın en büyük kaygısının sonucudur.Sevgiyi ruhunda barındırmak ve tüm insanlarla paylaşarak bir’e yaklaşmak bir insanın ulaşabileceği en üst mertebedir. Yunus Emre,kendi zamanından başlayarak,sevgi dünyasından tüm insanlığa ışıklar saçarak maddi dünyanın içinde eriyip kendine yabancılaşan gönüllere yol gösterici olmuştur.İnsanın körelmiş benliğini açığa çıkartmış,kaybolmuşluğun denizinde onlara nefes vermiştir.Günümüzde bu nefesin sıcaklığına o kadar çok ihtiyaç var ki...Onu yaşamak onu duymak ve onu benliğimizin derinliklerinde yaşatmak,arayış içindeki insanlığın en güzel ve anlamlı uğraşısı olabilir. Bilmeyenlere onu anlatmak,bilenlere ondan selam götürmek,benden içerde olan beni anlamak ve bütün bu yollardan geçerek sevgi denizini paylaşmak ve bir’e yaklaşmak bu çalışmanın başlangıç noktasını tayin etti.Yunus Emre’yi okudukça ve onun Dertli Dolabından akan sulardan içtikçe insanın susuzluğunun hangi boyutlarda olduğunu çok daha iyi anladım. Yunus Emre çağının değil,çağların yol göstericisi.Maddi dünyanın gözleri kamaştıran ışık...
:: Zeka Nedir?Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır.Zekanın farklı tanımlarının olmasına karşılık zekaya ilişkin kuramların tümü zekanın geliştirilebilecek bir kapasite ya da potansiyel olduğu ve biyolojik temellerinin bulunduğu noktalarında birleşir. Buna göre zeka, bireyin doğuştan sahip olduğu, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçen ve merkez sinir sisteminin işlevlerini kapsayan; deneyim, öğrenme ve çevreden kaynaklanan etkenlerle biçimlenen bir bileşimdir.
İYİ BİR ÖĞRETMENİN ÖZELLİKLERİ (Öğrenci nasıl bir öğretmen istiyor?) 1. Çocuk ruhundan ve psikolojisinden anlamalı, 2. Her hareketiyle öğrencilere örnek olmalı, 3. Öğretimden çok eğitime yer vermeli, Etkileyici ve akıllı konuşmalı, 4. Etkileyici ve akıllı konuşmalı, 5. Yazısı okunaklı olmalı, 6. Çağdaş, sosyal, güncel olmalı 7. Öğretmeyi seven, öğrenmeyi sevdiren bir kişi olmalı, 8. Öğrencisiyle uyum içinde, tatlı sert olmalı 9. Olaylara zaman zaman öğrenci gözüyle bakabilmeli, 10. Öğrencilere her zaman kendi çocuğuymuş gibi yaklaşabilmeli, 11. Öğrencilere önyargısız yaklaşabilmeli, 12. Yapmacık tavırlardan uzak, sevecen anlayışlı olmalı, 13. Öncelikle işini çok sevmeli, 14. Öğrenci velileri ile iyi diyalog kurmalı, 15. Öğrenciler arasında her ne şekilde olursa olsun ayırım yapmadan eşit davranabilmeli, 16. Düşünce özgürlüğünden yana olmalı, 17. Öğretmenlik yaptığı okulun adını en iyi şekilde temsil edebilmeli, 18. Öğrencilerini başkalarının yanında korumalı, 19. Disiplinli ve yönetici olmalı, 20. Ders dışında öğrencileriyle ilgilenmeli 21. Notu bir silah olarak kullanmamalı, 22. Öğrencilerinin kişiliklerine yönelik onur kırıcı sözler söylememeli, 23. Bağırıp çağırmadan sorunları konuşarak halletmeli, 24. Sabırlı ve toleranslı olmalı, 25. Öğrencilere ilk olarak doğruluğu ve dürüstlüğü öğretmeli, 26. Öğrencilerini başarılı olabileceğine inandırmalı ve güven duygusu verebilmeli, 27. Dış görünüşe önem vermeli, 28. Öğrencilerini şefkatle severek onun duygularını paylaşabilmeli, 29. Ders kitapları dışında günlük hayattan örnekler verebilmeli, 30. Her zaman güler yüzlü olabilmeli, 31. Kendi şahsi olaylarını öğrencilere aktarmamalı, 32. Öğrencilerini ders çalışmaya teşvik edici olmalı. ...
YUNUS EMRENİN ÇAĞLAR ÖTESİ FİKİRLERİTürk şiir ve düşünce tarihinin ulu kişilerinden biri hiç şüphesiz Yunus Emre’dir. Yunus Emre gerek kendi çağında gerekse kendinden sonraki 700 asırlık bir zaman diliminde fikirleriyle şiirleriyle dipdiri kalmış ve kalmaya da devam etmektedir. Şiirlerini sade Türkçe ile yazmış. Bu sade Türkçe ile insanlarda duygu coşkunluğu yaratmış ve kendine özgü bir lirizmle insanları adeta büyülemiştir. Yunus Emre yaşayan ve var olan halk diliyle şiirlerini söylemiş. O devirde karamanoğulları beyliğinin dışındaki beyliklerde özellikle de devletin resmi dilinin Farsça olduğu, Arapça’nın  hakim bir dil olduğu dönemlerde Yunus Emre şiirlerini halk dili olan Türkçe ile söylemiştir.  Şiirlerinde sevgi, saygı, gönül, kalp, Allah sevgisi, aşk, özellikle ilahi aşk gibi konularda sıkça söz eder. Başlıca temaları bunlardır.  Gönül Yunus Emre için çok önemlidir. Çünkü gönül Yunus Emre için bir Allah yapısıdır. Kırılması onun için bir bedbahtlıktır.  Şimdi Yunus Emre’nin genel olarak fikirlerini, görüş ve düşüncelerini inceleyelim.
İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK ANLAYIŞITHALES Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer.Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.
İlk örgütlü insan topluluklarının ortaya çıkması ile beraber, bu örgütlülüğün beraberinde getirdiği sorun insanlık tarihini belki de en çok etkileyen yönetim sorunu oldu. Birlikte yaşamaktan doğan sorunları çözmek için birlikte hareket etmek şarttır. Birlikte hareketin söz konusu olduğu durumlarda da, neyin nasıl yapılacağının kararlaştırılması gerekmektedir. İşte bu neyin nasıl yapılacağı sorusuna cevap verecek olan yapıya kısaca yönetim denilebilir. Sonucu toplumun tamamı ya da, sırf toplumun üyesi oldukları için,bir kısmını etkileyecek olan kararların alındığı düzeneği denetleyen kuruma da iktidar denilebilir.İktidarın, aldığı kararları yürütmek için kullandığı her türlü kurum, hep birlikte devleti meydana getirir. Yani devlet karar almaz. Devlet kararların uygulanması için kullanılan aygıttır. İktidarın aldığı kararların meşru sayılabilmesi için, kararlara nesne durumunda olan yönetilenlerin, bu karar alma yetkisinin varlığını kabul etmeleri gerekir. Bunun için iktidarlar kendilerini herkese kabul gören tanrı, millet, sınıf gibi kavramlarla temellendirirler. Demokrasi ise bu kaynağın halk olduğunun savunulmaya başlanması ile doğmuştur. Burada esas olan nokta, insanın kendini etkileyecek kararlarda söz sahibi olabilmesidir.Demokrasi, bu kelimeyi M.Ö.5. y.y. ilk kullanılan Herodotos’tan beri üç temele dayandırılır özgürlük,eşitlik ve yönetim yetkilerinin sınırlandırılması Herodotos’tan günümüze kadar demokrasi kuramları, özgürlük, eşitlik ve sınırlı yönetimle verimli yönetimi aynı anda gerçekleştirebilecek bir sistem bulmak için çalıştılar. Eski Yunanistan’ın demokrasi kuramına olan katkısı, yasaya saygı kavramını geliştirmesi ve tiranlığa karşı olmasıdır. Eski Yunanistan’da ortaya atılan yönetim modelleri eşitsizliğe dayanmaktadır. Halkı vatandaş ve vatandaş olmayanlar diye ikiye ayırmışlardır. Eski Roma’nın demokrasi kuramına katkısı ise anayasacılık ve kanunun yönetene de uygulanması ilkeleridir. Bunların altında yatan neden çok geniş bir ülkeyi yönetme z...
İKTİSADA GİRİŞ; 1-) İktisat:Bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak için kıt kaynakları kullanarak maximum fayda sağlamaktır. Nasıl ki günümüz şirketlerinde üretilen mal veya hizmetlerin az giderlerle çok kar elde etme isteği esas amaçtır.Bunu idame için ayrı bireyler görevlendirilip,ayrı birimler kurulur.Hatta yönetim şekli dahi belirlenebilir.Eğer insanların günlük hayatlarına indirgersek,her fert minimum giderle maximum şekide yaşamak ister.Bütün insanların ihtiyaç ve arzularının sonsuz olduğunu gözönünde bulundurursak;Bu ihtyiyaçların karşılanma mitarının da sonsuz olması gereklidir.Oysa ki dünyamızda ki üretim faktörleri (doğa,emek,sermaye,girişimci) sınırlıdır.Bu istek ve arzuların karşılanması da sınırlı miktarda olacaktır.Dolayısyla kıt kaynakların en iyi şekilde fayda vermesi için de ayrı bireyler görevlendirip,ayrı birimlerin oluşturulması gerekmektedir.Bu birimlerin yaptığı araştıma ve geliştirmeler sonucu kıt kaynaklardan en iyi faydayı sağlayan yönetim şekillerini ortaya İktisat Bilimini ortaya çıkarmıştır.Bu bilimin öncülerinden; ilk 1786 da Adam Smith ve daha sonra David Ricardo,Jean Baptiste Say ı sayabiliriz.Bu iktisatçılarımız Klasik İktisadın kurucularıdır.Daha sonra 1929 da Klasik iktisat çökmüş ve yerine John Maynard Keynesin iktisadi görüşü benimsenmiştir. 2-) Bunlardan ilk olarak KLASİK İKTİSADİ GÖRÜŞ hakkında bilgi verelim; Yukarıda da ifade edildiği gibi temelini Adam Smith atmıştır.Ekonominin sosyolojik bir yapı olduğunu ve Herşey ekonomide dengededir ,hiçbir müdahele yapılmamalıdırder ve bir görünmez el tarafından ekonominin idare edildiğini savunur. Bunun ardından Ricardo, Mill ,Malthus ve Say isimli iktisatçılar Klasik Ekolü ortaya çıkarmışlardır.Ortaya konan sistemin temel çizgileri; - Ekonomiye hiçbir müdahele yapılmamalıdır,bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler. - Ekonom...
YENİ ÇAĞ FELSEFESİ ÖDEV : SORUMLULUK – VAZİFE Emmanuel Kant, salt pratik aklın yönettiği istemelerden gelen eylemlere “ ödeve dayanan eylemler ” der. Bizim yapıp ettiklerimiz içimizde mevcut ahlak yasalarına uygunluğu ve bu ahlaklı davranışlarımızın ahlak yasalarına uymak zorunluluğu bir ödev, yani ödev ahlakıdır. Bir başka deyişle, “ ahlak kaynağı us olan bir yasaya, kesin buyruğa ( kategorik imparatif )’e dayanır, bu buyrukta yapısı gereği öhseldir. Bu buyruğun özünü kuran ise, tek salt değer olan ‘ iyi istenç’ tir. Öte yandan bu ‘ iyi istenç ’, yalnız insanı ilgilendiren bir ödevdir; ödev ise, ‘ usun sesidir. ’ En yüksek değeri içeren bir öğedir. ” Emmanuel Kant, ‘ Pratik Us’un Eleştirisi ’ adlı eserinde ödev konusunda şöyle diyor : Ödev 1 - maksimlerin salt yasa koyma biçiminin, tek başına bir istenci belirlemede yeterli neden olduğu varsayılarak, yalnız bu biçimde belirlenen istencin yapısını bulmak. Yasanın yalın biçimi yalnız usça tasarımlanabilir, bu yüzden de duyuların nesnesi değildir, görünüşler arasında yeri yoktur, istenci belirleme nedeni olarak yasanın biçimi doğada nedensellik yasası gereğince olayları belirleme nedenlerinin hepsinden ayrılır, çünkü bunlarda belirleyici nedenlerin de görünüşler olması gerekir. Bu genel yasa koyucu biçimden başka hiçbir belirleme nedeni istenç için yasa görevi yapmaya yapamıyorsa, böyle bir istencin görünüşlerin bağlandığı doğa yasasından, şu nedensellik yasasından, açıkçası birbirinden bağımsız olarak düşünülmelidir. Böyle bir bağımsızlığa en kesin, dahası aşkın, anlamda ‘ özgürlük ’ denir. Öyleyse bir istenç için maksimin salt yasa koyucu biçimi tek başına yasa görevi yapıyorsa, o özgürlük bir istençtir. Ödev 2 - Bir istencin özgür olduğunu varsayıp, onu tek başına zorunlu olarak belirlemeye elverişli yasayı bulmak. Maksimin bir nesnesi olan pratik yasanın içeriği ancak deneysel verilerle sağlanabilir. Oysa özgür istenç deneysel koşullardan (duyular dünyasında bul...
İÇERİĞİ : 1-Platonun Yaşamı 2-Platonun Yapıtları 2.1-Yapıtların Asıllığı 2.2-Yapıtların Zamandizini 3-Bilgi Kuramı 3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir 3.2-Bilgi Yalnızca "Doğru Yargı" Değildir 3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir "Açıklama" Değildir 3.4-Gerçek Bilgi 4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı) 5-Platonun Ruhbilimi 6-Ahlak Kuramı 6.1-Summun Bonum (Mutluluk) 6.2-Erdem 7-Devlet 8-Platonun Fiziği 9-Sanat ve Platonun Etkisi 9.1-Güzellik 9.2-Platonun Sanat Kuramı 10-“İdea-Felsefe” İlişkisi 11-Platonun Etkisi Özerine Notlar 12-Kaynaklar 1-Platon’un Yaşamı: Platon,dünyanın en büyük felsefecilerinden biri;Atina’da (ya da Aegina’da), büyük bir olasılıkla İ.Ö.428/7 yılında, seçkin bir ailede doğdu. Babasının adı Ariston ve annesininki Perictione idi. Perictione, her ikisi de 404/3 Oligarşisinde yer almış olan Kharmides’in kardeşi ve Kritias’ın yeğeniydi. Ona başlangıçta Aristokles dendiği ve Platon adının ancak daha sonra gürbüz yapısı yüzünden verildiği söylense de, Diogenes’in ilettiği bu bilginin doğruluğu kuşkuludur. İki erkek kardeşi, Adeimantus ve Glaukon ,ayrıca Potone adında bir kız kardeşi vardı. Ariston’un ölümünden sonra Perictione, Pirilampes ile evlendi ve oğulları Antifon (Platon’un üvey kardeşi) doğdu. Hiç kuşkusuz Platon üvey babasının evinde yetiştirildi; ama aristokrat kökenli olmasına ve aristokratik bir evde yetiştirilmesine karşın, anımsanmalıdır ki Pirilampes, Perikles’in bir dostuydu, ve Platon Periklesci bir rejimin gelenekleri içinde eğitilmiş olmalıdır. (Perikles 429/8’de öldü.) Değişik yazarlar tarafından belirtildiği gibi, Platon’un demokrasiye karşı daha sonraki eğilimini her ne olursa olsun yalnızca yetiştirilmesine bağlamak çok güçtür; tersine, bu olumsuz eğilim Sokrates’in etkisi tarafından, ve her şeyden çok Sokrates’in demokrasinin ellerinden gördüğü davranış tarafından yaratılmıştır. Öte yandan Platon’un demokrasiye güvensizliğinin Sokrates’in ölümünden ...
Yazın Akımları TANIM Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, Klasizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), idealizm (ünanimizm), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir. KLASİZM · Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akamın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne de hatta Aristotelestedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır. ROMANTİZM · 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan akımdır. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce bir ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel ...
YAPAY ZEKA NEDİR ? İnsanın düşünme yapısını anlamak ve bunun benzerini ortaya çıkaracak bilgisayar işlemlerini geliştirmeye çalışmak olarak tanımlanır. Yani programlanmış bir bilgisayarın düşünme girişimidir. Yapay Zeka bilgi edinme, algılama, görme, düşünme ve karar verme gibi insan zekasına özgü kapasitelerle donatılmış bilgisayardır. Her hangi hesaplanabilir bir fonksiyonun sinir hücrelerinden oluşan ağlarla hesaplanabileceği ve mantıksal "VE" ve "VEYA" işlemlerinin gerçekleştirebileceğini gösterildi.(MC Collach) İnsan gibi düşünen sistemler yapmak, Rasyonel karar verebilen sistemler üretmek amaçlandı. 1. İnsan Gibi Düşünen Sistemler : İnsanın nasıl düşündüğü saptanmalıdır. Psikolojik deneylerle yapılır. Elde edilen bilgilerden bir kuram oluşturulur. Buna göre program üretilir. 2. İnsan Gibi Davranan Sistemler : Ulaşılmak istenen amaçtır. Turing Testi ile " sorgulayıcı ile bir terminal arcılığı ile haberleşilir. İnsan mı? Bilgisayar mı? anlayamazsa testi geçmiştir." anlaşılır. 3. Rasyonel Düşünen Sistemler : Temeli mantıktır. Çözülmesi istenen sorun mantıksal bir gösterimle betimlendikten sonra çıkarım kurallarını kullanarak çözüm bulmaktır. 4. Rasyonel Davranan Sistemler : Amaçlarına ulaşmak için inançlarına uygun davranan sistemlere rasyonel denir. Ajan, algılayan ve harekette bulunan şeydir. Doğru çıkarımlar yapmak ve bu çıkarımların sonuçlarına göre hareket etmektir. Yapay Zeka Yaklaşımları : 1.Matematiksel yaklaşım : Tüme varım, kaos teorisi, parçadan tüme yönelme, beynin tümü bir problem çözmede olguya katılıyor. 2.Fiziksel Yaklaşım : Bilginin nerede olduğu tam saptanamamıştır. İnsan beynindeki hücrelerde depolanan bilgilerin harekete geçirilmesi.(İrade-i Külliye , İrade-i Cüziye ) 3. Psikolojik Yaklaşım : Gelişme, beyne sahip olanlar çevreleri ile etkileşime girmeleri, bu sayede yeni şeyler öğrenerek bunları daha sonra hatırlayabilmeleri. Öğrenme, bellek, bilgi edinme, deneyimlerden yararlanmayı...
WALT W. ROSTOW Toplumsal değişme konusunda iki temek görüş bulunmaktadır.Toplumsal değişmede belirleyici etkenin ekonomik olduğunu savunanlarla ,siyasal kurumların öncelik ve bağımsızlığını öne sürenler,ayrı kuramsal çerçeveler oluşturuyorlar.Birinci grupta Marksistler hareket noktası olarak üretim biçimini alırken,Marksist olmayanlar üretim düzeyine önem veriyorlar,ikinci grupta olan Rostow’ geçmeden Marksist kuramı açıklamakta yarar var. Marx’a göre,toplumsal evrimde itici güç ya da belirleyici öğe,üretim nitelikleridir.Üretim teknikleri üretim biçimi,siyasetinde içinde bulunduğu bir dizi kurumu kendi gereklerine uygun olarak biçimlendirir.Belirli üretici güçler belirli bir üretim biçimi, üretim biçimi belirli bir sınıfsal yapıyı,toplumsal sınıflar arasındaki güç,denge ya da dengesizliği de belirli siyasal kurumlar yaratıyor demektir.Siyasal kurumlar da, bir kez oluştuktan sonra altyapı üzerinde etki yaparlarsa da, bu durum, siyasal kurumların altyapı tarafından belirlediği gerçeğini değiştirmez. Walt W. Rostow ,ekonomik güçlerle siyasal güçler arasındaki bağlantıyı ,dolayısıyla ekonomik-yapı siyasal yapı ilişkisini Karl Marx’tan farklı bir biçimde kuruyor.Ekonomik gelişme derecelerine göre toplumu beş gruba ayırdıktan sonra,bütün toplumların bu aşamalardan geçtiğini öne sürüyor.Rostow’a göre,her aşamaya uyan siyasal model farklı olmak zorundadır.Ekonomik güçler değiştikçe,toplumsal ve siyasal güçler de değişeceği için,eski siyasal model yeni ekonomik model karşısında yetersiz kalacaktır.Bu kurama göre,her toplum ekonomik bakımından aşagıdaki evreleri geçirir. Geleneksel Toplum Kalkışa (take –off)geçiş aşaması Kalkış aşaması Olgunluk aşaması Kütle tüketim çagı Özellikle kalkış(take-off) aşamasında azgelişmiş ülkelerin kalkınma sorununa değinildiği için bu modelin önem kazanmasına neden olmuştur.W.Rostow,K.Marx’ın modern tarih kuramına alternatif olara...
Varoluşçu Düşünürlerde Ölüm Problemi Veya Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’da Ölüm Problemleri İnsanlık tarihine baktığımızda ölüm, insanın varoluşundan itibaren en önemli fenomenleri arasında yer almış ve yer almakta alan fenomenlerden biridir. Bunun en belirgin örneğini “Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir” diyen İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Platon’da görmekteyiz. Ölümün varoluşçu düşünürlerde konumuna geçmeden önce onunla ilgili soruların bazılarını ortaya koymak gerekiyor: Ölüm nedir? Ölüm gerçekten yok oluş mu? Yoksa yeni bir hayatın başlangıcı mı? Ölüm korkusu nedir ve bizi niçin etkiler? Daha açık bir ifadeyle teorik olduğu kadar pratik bir vakıa olan ölüm materyalistlere ve spiritualistlere göre nedir? Varoluşçu düşünürlerin ölüm hakkında düşünceleri nelerdir? Ölümü nasıl açıklamaktadırlar?... işte tüm bu soruları ve benzerlerini Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre felsefesinde ele alacağız. Konumuzu geniş açıdan ele almadan kimine göre bir yok oluş, kimine göre ölümsüz bir hayata başlamak 2 olan ölüm; başta materyalist ve ateist varoluşçularda insanı tamamen yok eden bir olgudur. Diğer bir ifadeyle ilkçağ ve 17. ve 18. yüzyıl materyalistlerine göre ruh gözle görülemeyen çok küçük ve birbirinden tamamen ayrı atomlardan oluşmuştu. Bu düşünürler duyguları, aklı, iradeyi ve şuurun varlığını atomların faaliyetlerine ve uyumlarına bağlamışlardır. Onlara göre şuur materyalizmin daha ileri seviyesinde beynin bir fonksiyonu olarak algılanır. Kısaca onlara göre ölüm insan varlığının tamamen ve mutlak olarak yok oluşudur. Bunların karşısında yer alan ve bu konu hakkında daha spesifik düşünenler ruhu; şuurlu, ölümden önce olduğu gibi sonra da yaşayan, faaliyetlerine devam eden bir varlık kabul etmektedirler. Daha açık bir ifadeyle, gerek idealistler gerek spiritüalistler şuurla ruhu bir ve aynı kabul edip, şuurun daha önceki aktivitelerini ve belleklerini koruyarak ölümden sonra da varlığına devam ettiğini savunurlar. Buna ferdin vey...
VARLIK VE MUTLAK US Hegel için varlık sorunu aslında bir gerçeklik sorunudur. Ona göre, gerçeklik Mutlak Tin’dir, bu tin hem us, hem zeka hem de ruh anlamında kullanılır ve gerçeklik kendisini tarih boyunca açar, ortaya koyar. Filozof, Tin’in insan ruhu için mi, yoksa, Tanrı gibi, insan dışı bir varlık için mi kullandığı konusuna bir açıklık getirmez. Bu Tin, varlığın aynısıdır ve onun kendisidir, evrenseldir. Evren Tin (Weltgeist) bakımından, ki bu herhangi belirli bir insanda tekillenemez, her bir bireysel insanın rasyonel aktivitesi Mutlak’ın bir fazıdır, devinim ve döngüden bağımsız kabul edilemeyen bir açılmadır aslında Mutlak’ın varoluşu. Hegel “ussal olan gerçektir, ve her gerçek de ussaldır” yorumunu aslında bu açılımın özeti olarak sunar. Tikel akıllar üzerine açılımda bulunan, ve aslında bu tikel akılların uzam ve zaman ötesi toplamı olan Evrensel Us, bu devinim ve döngüsünü tez, antitez ve sentez olarak sonsuz bir varoluşta sürdürür. Bu varoluş, gerçeğin ussal olan olduğu açıklaması ile değerlendirildiğinde, “gerçeğin kimliği” olarak önümüze çıkar. Çünkü gerçeklik ussaldır, usun işlevselliği ile uyum içindedir. Düşüncenin doğasını anlamak, aslında gerçekliğin doğasını anlamaktır. Doğa kendi halinde ussal olarak düşünülebilir, çünkü doğa aslında Evrensel Us’un diyalektik bir açılımıdır (manifestation). Dolayısı ile Hegel’in varlık savlarında düşünce, gerçeklikle yaşamsal bağa sahip olması dolayısıyla en ön plandadır. Varlıkla Us’un dolayımsız bağlantısı bize, Us’un kendisini, varlığın kapsamlı bir “içeriği” olan insanda ve insanın edimlerinde açması ve belirtmesi gereğini ortaya koyar. Varlığı deneyimsel boyutu olan insan edimlerinden olan her şey, mesela sanat, yaratıcı Tin’in duyumsal bir anlatımıdır. Bir felsefeci, örneğin, sanatla uğraşırken bunu gerçekliğin bir “temsili” (representation) olarak anlayabilir, aynı şekilde felsefeci dinle uğraşabilir, ve bunu Us’un en yüksek “ussal olmayan” açılımı ve belirmesi olarak kavrar. Hristiyanlıkta, ki bu...
VARLIK VE MUTLAK US Hegel için varlık sorunu aslında bir gerçeklik sorunudur. Ona göre, gerçeklik Mutlak Tin’dir, bu tin hem us, hem zeka hem de ruh anlamında kullanılır ve gerçeklik kendisini tarih boyunca açar, ortaya koyar. Filozof, Tin’in insan ruhu için mi, yoksa, Tanrı gibi, insan dışı bir varlık için mi kullandığı konusuna bir açıklık getirmez. Bu Tin, varlığın aynısıdır ve onun kendisidir, evrenseldir. Evren Tin (Weltgeist) bakımından, ki bu herhangi belirli bir insanda tekillenemez, her bir bireysel insanın rasyonel aktivitesi Mutlak’ın bir fazıdır, devinim ve döngüden bağımsız kabul edilemeyen bir açılmadır aslında Mutlak’ın varoluşu. Hegel “ussal olan gerçektir, ve her gerçek de ussaldır” yorumunu aslında bu açılımın özeti olarak sunar. Tikel akıllar üzerine açılımda bulunan, ve aslında bu tikel akılların uzam ve zaman ötesi toplamı olan Evrensel Us, bu devinim ve döngüsünü tez, antitez ve sentez olarak sonsuz bir varoluşta sürdürür. Bu varoluş, gerçeğin ussal olan olduğu açıklaması ile değerlendirildiğinde, “gerçeğin kimliği” olarak önümüze çıkar. Çünkü gerçeklik ussaldır, usun işlevselliği ile uyum içindedir. Düşüncenin doğasını anlamak, aslında gerçekliğin doğasını anlamaktır. Doğa kendi halinde ussal olarak düşünülebilir, çünkü doğa aslında Evrensel Us’un diyalektik bir açılımıdır (manifestation). Dolayısı ile Hegel’in varlık savlarında düşünce, gerçeklikle yaşamsal bağa sahip olması dolayısıyla en ön plandadır. Varlıkla Us’un dolayımsız bağlantısı bize, Us’un kendisini, varlığın kapsamlı bir “içeriği” olan insanda ve insanın edimlerinde açması ve belirtmesi gereğini ortaya koyar. Varlığı deneyimsel boyutu olan insan edimlerinden olan her şey, mesela sanat, yaratıcı Tin’in duyumsal bir anlatımıdır. Bir felsefeci, örneğin, sanatla uğraşırken bunu gerçekliğin bir “temsili” (representation) olarak anlayabilir, aynı şekilde felsefeci dinle uğraşabilir, ve bunu Us’un en yüksek “ussal olmayan” açılımı ve belirmesi olarak kavrar. Hristiyanlıkta, ki bu...
Unit 4 SOCIALIZATION AND SOCIAL ROLES A. Introduction 1. socialization Process of social learning. Watch an infant and how that infant relates to her / his mother. The infant is learning to be a human being, experimenting with the things that will enable her / him to communicate with others. This social learning continues throughout our life time, we constantly learn and relearn things. a. Are we human? With minimal human contact -- are we human? Look to the cases of feral children that Stark discusses, keep in mind that some see the "socio-pathic" personality as one that developed from "dysfunctional" family relationships, that is the "socio-path" learned to behave in this fashion by the extent and kind of contact that s/he has had with others. b. structured contact with others shapes our: attitudes beliefs values patterns of behavior B. The process: 1. agents of socialization a. informal: the process takes place in an unconscious fashion, there is no deliberate effort to move the individual in a particular direction to become a particular kind of human being. For example, little boys generally will be treated a bit rougher than girls, this is not necessarily a deliberate action, it is rather part of the broad expectation that boys are active and will be part of the rough and tumble. If a boy starts to play with dolls he will not be encouraged, if he picks up a golf club both mother and daddy may make a big fuss over this, particularly if he uses it on a golf ball rather than his sister or the cat. b. formal: Here the process is often very deliberate, the agents involved in the socialization process have a relatively clear idea of what kind of product they want to turn out. In the class room, we want you to begin to think like a sociologist so we stress the importance of the group and of the society, often to the exclusion of everything else. We will reward you if you begin to think and act like a sociologist, not as a psychologist. Formal...
TÜRKİYE’DE PSİKOLOJİ UYGULAMA, ARAŞTIRMA VE YAYIMLARINDA ETİK İLKELER Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere (American Psychological Association, 1992), birçok ülkede (Leach ve Harbin, 1997) psikoloji alanında araştırma ve uygulama faaliyetlerini düzenleyen etik ilkeler bulunmaktadır. Etik ilkelere ne derece saygı gösterildiği ve uyulduğu bu ülkelerde yaptırım gücü olan kuruluş ve odalar tarafından takip edilmektedir. Gittikçe daha etkin bir mesleki örgüt haline gelen Türk Psikologlar Derneği, geniş kapsamlı mesleki faaliyetleri ve değişik kesimlerden uygulamacı ve akademisyen psikologlarla olan yakın etkileşimi nedeniyle, bir Mesleki Ahlak İlkeleri bütününe duyulan ihtiyaç duyulduğunu hissetmektedir. Bu nedenle de, konu üzerinde geçmişte yapılan çalışmaları derleyen, kapsamlı bir ilkeler bütününün oluşturulmasını hedeflemektedir. Birçok ülkede kabul edilen etik ilkeler (Leach ve Harbin, 1997), araştırma ve uygulama da; hizmet sunulan ya da hizmetinden yararlanılan kişilerin suistimal ya da taciz edilmemesi, uzmanlık sınırlarının bilinmesi, uzmanlığın güncel tutulması, araştırmalarda katılımcıların özgür iradeleriyle katılmalarının ve bilgilendirilmelerinin sağlanması, alınan bilgilerin gizliliği, psikolojik ve/ya fiziksel rahatsızlık ve kandırmanın yer almaması, elde edilen bilgilerin belirtilen ve onaylanan amaçlar dışında kullanılmaması, hizmet alınan ve /veya verilen kişiler arasında ayırım yapılmaması gibi konuları kapsamaktadır. Akademik etkinliklere yönelik etik ilkeler ise; bulguların yansız bir şekilde sunulması, başka bir çalışma ya da eserin kişinin kendi eseriymiş gibi sunulmaması, daha önce yayımlanmış eserlerin türevlerinin özgün eserlermiş gibi yayımlanmaması, kullanılan kaynaklara uygun referansların verilmesi ve yazarlık haklarının katkı paylarına göre gerçekleştirilmesi gibi konuları kapsamaktadır. Türkiye’de psikoloji uygulama ve araştırmalarına yönelik bir mesleki etik ilkeler bütününe duyulan ihtiyaç ortadadır. Toplumla doğrudan e...
TÜRK MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİNDE BAŞAT FELSEFESİ FELSEFE NEDİR? Felsefe Yunanca sevgi ve bilgi sözcüklerinin birleşiminden oluşan ve insanoğlunun bilgelik yolunu bulmaya duyduğu ilgiye işaret eden bir terimdir. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde, içinde bilgiyi barındıran tüm alanların araştırılması felsefenin kapsamında görülmüştür Her felsefi görüşün, bağlı olduğu değer ve inanç sistemlerine göre felsefeyi tanımlayışı farklıdır. Genel olarak felsefeyi, gerçeği tümüyle ele alıp inceleyen ve bunun sonucunda ulaşılan bilgileri yorumlayan ve sistemleştiren bir uğraş alanı olarak tanımlayabiliriz. FELSEFENİN ALANLARI Felsefenin de, tıpkı faklı bilim dallarının farklı bilgi alanlarını araştırması gibi kendine özgü inceleme alanları vardır. Filozoflar arasında bu alanların ne şekilde sınıflanacağı ile ilgili bir anlaşma olmamasına rağmen, eğitimle ilgisi düşünülerek temel felsefe alanları burada ontoloji, epistemoloji ve aksiyoloji başlıkları altında incelenmiştir. Ontoloji, felsefenin var olanı inceleyerek çözümlemeye çalışan uğraşı alanıdır. Bu disiplinde odak noktası, var olanın ilk kaynağının ya da başlangıcının ne olduğunu anlama üzerindedir. Bu temel sorunun dışında ontoloji, insanın neden var olduğunu, evren içerisinde ne tür bir rolü olduğundan hareket ederek, insan, Tanrı, evren, varlık, yokluk gibi kavramlar üzerinde yoğunlaşır. Epistemoloji bilgi sorunuyla ilgilenen bir felsefi disiplin olup, bilginin ne olduğu, kaynağı, doğru, yanlış, bilinmez, mutlak ya da göreceli oluşu, türlerinin neler olduğu gibi sorulara cevap aramaktadır. Epistemoloji, bilme olayının nasıl gerçekleştiği ile de ilgilenir. Bilmenin duyular aracılığıyla mı, zihnin algılamalarıyla mı yoksa doğuştan gelen bir takım yetilerimiz ya da ilahi sayılabilecek niteliklerimizle mi ilgili olduğu da epistemolojinin ilgi alanı içindedir. Aksiyoloji, insanların değer sistemleriyle ilgilenen bir felsefi disiplindir, Aksiyolojik konular, "etik" ve "estetik" olmak üzere iki temel başlık altında t...
TÜRK FELSEFESİNİN BOYUTLARI ve GENEL SORUNLARI: Türk Felsefesinin Tarihi: Türk felsefesinin tarihinin İslam felsefesinin parlak dönemleri olan 12. ve 13. yüzyıllarda başladığını iddia edenler olmasına rağmen çoğunluk Türk felsefesinin başlangıcı olarak Tanzimat fermanını gösterir. Buradan da anlaşıldığı gibi felsefe tarihçilerinin çoğu felsefe lafından batı(Grek) felsefesini anlamaktadır. Türklerin İslam kültür çevresine katıldıkları 8. ve 9. yüzyıllar aynı zamanda İslâm felsefesinin doğuş yıllarıdır. Türkler 12. ve 13. yüzyıllarda tasavvufla karışık olan İslam felsefesinin gelişmesinde önemli roller oynamışlardır. İslam felsefesi, kavramlar yerine imgelere dayanan, amacı doğruyu bulmak değil inandırmak olan, dogmalardan oluşmuş bir felsefedir. Çoğu kişinin gerçek felsefe olarak gördüğü Batı felsefesine ise, Türk toplumu, Tanzimat Fermanı ile girmiştir. Tazminat Fermanından sonra ortaya çıkan Batı özentiliği her ne kadar kültür yozlaşmasına yol açmış olsada batı felsefesinin Türk felsefesini etkilemesini sağlamıştır. Batıda 2500 yıldır olan felsefe bizde sadece 150 yıldır vardır. Kısacası Türkiye felsefesi daha yeni doğmuştur ve bu yüzden çok önemli adımlar atamamıştır. Türkiye’de düşüncenin önünü kapayan bu kadar engellere rağmen Türk felsefesi ufak bir kitleye hitap ediyor olsa da tek tük çok başarılı felsefecilerin çıktığı söylenebilir ancak hala Türkiye’de felsefenin önünün açık olduğu söylenemez. Ülkemiz maalesef eğitimsizlikten veya eğitim sisteminin kötülüğünden dolayı bir dolu dogmatik insanla dolmuştur. Onlar içinse felsefe yapmak rakı masalarında ülke kurtarmaktan ileri gidememiştir. Eğitim sistemi yüzünden Türkiye her deneni sorgulamadan kabul eden akla hitap edenlerle ilgilenmeyip insanın duygularıyla oynayanların peşinden koşan insanlarla dolmuştur. Böyle bir ortamda felsefenin geniş kitlelere ulaşması ise çok uzak bir ihtimaldir. Türkiye’de Felsefeye Verilen Önem: Türkiye’de felsefe geniş kitlelere ulaşmamıştır. Bunun sebeplerinden biri ...
THOMAS MORE – UTOPIA 16. YÜZYIL VE UTOPIA Thomas More’un Ütopya’sı yazınsal ve siyaset bilimsel birçok sınıflandırmaya tabi tutulabilecek ütopyaların hem öncülü hem de en çok atıfta bulunulan ve hatırlanan olması açısından önemlidir. Örneğin Campenella “Güneş Ülkesi”ni More’dan etkilenerek yazmıştır. Burada Ütopya sadece yazınsal açıdan ele alınmayacaktır. Bu durum, eserin kendisinden kaynaklanıyor. Ütopya’da ortaya konan kolektivite, ortak mülkiyet ve dini serbestlik göz önünde bulundurulduğunda, eserin sosyalizm adlı toplumsal-ekonomik projeyi anlattığı söylenebilir. Marx’ın Manifesto’yu yazmasından tam 332 yıl önce, eğitimli bir İngiliz vatandaşı olan More kolektiviteden ve ortak mülkiyetten bahsediyordu. Kitaptan bahsetmeden önce More’un Utopia’yı yazdığı dönemden bahsetmek daha doğru olur. Utopia 16. Yüzyılın başlarında, Rönesans, Hümanizm ve Reformasyon’un tarihsel olarak kesiştiği dönemde kaleme alınmış. Rönesans ile birlikte ruhtan sonra bedenin de keşfedilmesi ve mutluluk, huzur gibi kavramların dünyevileşmesi sözkonusudur. Sadece ölümden sonra değil, yaşamda da mutlu olmak insanların akıllarına sızmıştı. Katolik Kilisesi etkisini koruyordu ancak yaşamın merkezine Tanrı kadar insan da alınmaya başlanmıştı. Bu sayede, çoğunlukla yetkin olmasa da, insanı merkeze alan Antik Yunan düşünce ve yazını üzerine incelemeler yapılmaya başlanmıştır. Rönesans’ın More üzerindeki etkisi “yeryüzünde bir cennet yaratmak” şeklinde olmuştur. Çağın Rönesans ile bütünleşik bir diğer gelişmesi Hümanizm’in düşünsel düzeyde gelişmesiydi. More da İngiliz Hümanizminin bir temsilcisiydi. Hristiyanlığın insanın “kötü” yaratıldığı ve dünyada işlediği gönahların hesabını ölümden sonra vereceği düşüncesine karşı, More insan yaradılışının “iyi” olduğunu ve insan aklının yanılgılar karşısında doğruyu bulacağını savunuyordu. Reformasyon ise Utopia sözkonusu olduğunda farklı bir şekilde değerlendirilmelidir. Çünkü More inançlı bir Katolikti ve Reformasyon karşısında tavrı netti. Ref...
THOMAS HOBBES(1588-1679) Daha çok siyaset felsefesi alanındaki görüşleriyle ün kazanmış olan İngiliz düşünürdür. Bilginin kaynağı ve sonuçları itibariyle empirik olduğunu, tüm bilgilerimizin temelinde duyumların, duyu-deneyimin bulunduğunu, zaman ve mekanın yalnızca hayali tasarımlar olduğu, felsefenin ise sonuçlarından nedenleri, nedenlerden ise sonuçları çıkarsama faaliyetine karşılık geldiğini öne süren Hobbes, yaşadığı süre içinde, biri entelektüel, diğeri siyasi olan iki devrime tanıklık etmiştir. Bu devrimlerden siyasi olanı, yani mutlak monarşinin Parlamenter demokrasinin temsili kurumlarıyla sınırlanması söz konusu olduğunda, Hobbes tam bir karşı devrimcidir. Buna karşın entelektüel devrim, yani Ortaçağ’ın tanrı merkezli ve Aristotelesçi dünya görüşünün bırakılarak, yeni doğa bilimleriyle, mekanik açıklamanın ve deneysel yöntemin benimsenmesi söz konusu olduğunda, o tam bir devrimcidir. Uygun ve gerekli politik kurumların insan doğasıyla ilgili gerçek ya da olgulardan, insan doğasıyla ilgili bu olgularında evrenin doğasıyla ilgili çıkarsanacağı birlikli bir bilim görüşü geliştirmeyi amaçlamış olan Hobbes da felsefesinde , tıpkı bir rasyonalist gibi, geometrinin yöntemini benimsemiştir, zira geometri ona göre kesin, a priori birkaç ilkeden çıkarsanabilir olup, bilgi veren sonuçlardan, önermelerden meydana gelmektedir. Felsefeyle bilim arasında bir ayrım yapmayan , felsefesi, bilimsel yöntemin kapsamını kişilere ilişkin araştırmayla siyaseti de içine alacak şekilde genişletmekten meydana gelen Hobbes ,her problemin ilke olarak doğa bilimlerinin yöntemleriyle çözülebileceğine inandığı, doğa bilimlerinin yöntem ve araştırmalarının kişileri ve siyaseti açıklamak içinde kullanılabileceğini savunduğu için pozitivist bir düşünür olmak durumundadır. Etik anlayıştan hareketle geliştirdiği siyaset felsefesinde, karşı devrimci bir tavrı benimseyen, yeni yeni ortaya çıkıp büyük bir hızla gelişen burjuvazinin tarafını tutmayan Hobbes , bu alandaki büyük ününü sözleş...
THE LIBRARY OF ÇUKUROVA UNIVERSITY Library of Çukurova University was founded on 04.04.1979.It is a a huge building.The library has 800 seats.Our librarys collection consists 125,000 books, 90,000 cover journals, 797 ancient books, 1161 Academic Grade Fil, and CD ROM collections. APPLICATION There are always some people in charge who help users.The library also gives education for users.They teach to students how to use the library. MEMBERSHIP All the students, teachers and academic personnel can be a member of the library.The only thing they want is your identity card. BORROWING BOOKS Each member of Çukurova University can borrow books from the library.They just have to shıw their identity card.While academic personnel can borrow 10 , the other personnel and students can borrow 5 books.They can keep these books for 1 month. Reference books are not taken out of the library.They are there for the students to look up for a specific piece of information.Dictionaries, encyclopedias, almanacs, atlases, books containing statistical information, are some examples of reference books.But you have chance of copying these information if you wish. GENERAL INFORMATION In our library you can use Internet and search for information.Students write their essays through computers which are available in our library.Also, there are study rooms for students to study in a quiet place.At the first basement of library, students can read magazines and newspapers. HOW TO FIND A BOOK? In some libraries the stocks are open to students.In such a case, students have an opportunity to look through the books on the shelves.When they want to look for a book, they should first look into the card catalogue to find the catalogue number of the book they want to borrow.In the card catalogue, the number is indicated on the upper left corner of the card.The call number of a book will vary according to what classification system has been adopted in that library.In our library, Library of Cong...
Tek ve çift fonksiyonlar : Tanımlı olan tüm x değerleri için f (-x) = -f (x) oluyorsa tek ; f (-x) = f (x) oluyorsa çift fonksiyon denir. Diğer bir deyişle başlangıç noktasına (0,0) göre simetrik fonksiyonlar tek ; y eksine göre simetrik fonksiyonlar çift fonksiyondur. Örnek 36: f(x) = sinx +3x -x3 fonksiyonu tek mi çift midir ? Çözüm : f (-x) = sin (-x) + 3(-x) -(-x)3 = -sinx -3x +x3 = -(sinx +3x -x3) = -f(x) olduğundan tek fonksiyondur. Örnek 37: f(x) = x2 + 4 -cosx fonksiyonu tek mi çift midir ? Çözüm : f(-x) = (-x)2 + 4 -cos(-x) = x2 + 4 -cosx = f(x) olduğundan çift fonksiyondur. Örnek 38: f(x) = x2 + x3 -3 fonksiyonu tek mi çift midir ? Çözüm : f(-x) = (-x)2 + (-x)3 -3 = x2 - x3 -3 olduğundan ne tek ne de çift fonksiyondur. Örnek 39: f(x) = 0 fonksiyonu tek mi çift midir ? Çözüm : f (-x) = f(x) = -f(x) = 0 olduğundan fonksiyon hem tek hem de çifttir. Diğer bir deyişle f(x)=0 fonksiyonu yani x ekseni hem başlangıç noktası hem de y eksenine göre simetriktir. Örnek 40: 2f(x) - x -2 = f(-x) fonksiyonu çift olduğuna göre f (x) fonksiyonunu bulunuz. Çözüm : Çift fonksiyon olduğundan f(x) = f(-x) olur. Dolayısıyla 2f(x) - x -2 = f(x) olacağından f(x) = x+2 olur. Periyodik fonksiyonlar : Eğer bir f(x) fonksiyonunda f (x) = f (x+t) olacak şekilde bir t gerçek sayısı bulunuyorsa f (x) fonksiyonu periyodiktir. Buradaki t sayısına da o fonksiyonun periyodu denir. Diğer bir deyişle periyodu t olan bir fonksiyonda f(x+t) = f(x) ==> ( x+t ) - x = t olur. Örnek 41: f (x) = g ( 2x+3 ) ile tanımlı iki periyodik fonksiyondan g (x) fonksiyonunun periyodu 5 ‘ tir. Buna göre f(x) fonksiyonunun periyodu nedir ? Çözüm : f (x) fonksiyonunun periyoduna t dersek f(x+t) = f(x) olmalıdır. Dolayısı ile g ( 2x+2t +3) = g( 2x+3) ve ( 2x+2t +3) - ( 2x+3) = 5 olmalıdır ( çünkü g (...
TEFEKKÜR Tefekkür; inceden inceye, tüm ayrıntıları gözönünde bulundurarak derin düşünmek, zihni yorarak işin bilincine varmak anlamlarını içerir. Kur’an’ın işaret ettiği ve bizlerden istenen tefekkür ise kısaca ; doğru düşünce yolu ile bilincin geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Kur’an’da, bir çok ayette insanlar tefekküre davet edilmekte ve tefekkür anlamını içeren pek çok kelime kullanılmaktadır. Düşüncenin en yüksek derecesi diye de adlandırabileceğimiz tefekkürü anlamak için, öncelikle “düşünmek” kavramı üzerinde durmak gerekir. Takvanın, günah işleme olasılığı doğuran şeylerden uzaklaşmak olduğunu belirtmiştik. Bir şeyin bizi günaha yaklaştırdığını anlamak için de, öncelikle o şeyin üzerinde düşünmemiz gerektirir. Kur’an’da düşünce ; iyi-olumlu-güzel ve kötü-olumsuz-çirkin olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kötü düşünce; nefsin dünyaya dönük isteklerinin kışkırtması ya da şeytanın vesvesesi sonucunda oluşur; “ Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. “ (Fusilet 36) “ O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.” (Nas 5) “ Yemin olsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz.” ( Kaf 16) “ Nefsimi ak-pak gösteremem. Çünkü nefs, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hariç, olanca gücü ile kötülüğü emreder.” (Yusuf 53) ayetlerinde insan, nefsani ve şeytani vesveseler konusunda uyarılmaktadır ki bu konuya “Nefsimizi Bilelim” başlıklı bölümümüzde değinmiştik. Kötü düşünce kişiyi, Allah yolundan saptırıp inkara sürükler. Müddesir Suresi’nde bu gerçeğe dikkat çekilmekte ve Kur’an’ı yalanlayan kişinin derin derin düşündüğü ve bu düşünce sonucunda inkara yöneldiği anlatılmaktadır ; “ Derin derin düşündü o; ölçtü-biçti. Kahrolası nasıl bir ölçü kullandı?” (Müddesir 18-19) Mantık denilen ölçü nefse yenik düştüğünde, gönül de esir alınır. Ve böylece, doğru bir çıkarım için derin derin düşünülse bile, akıl tek başına yeterli gelemez. Kısacası, kötü d...
TAOCULUK NEDİR? İşte soruların en kolayı gibi görünse de, TAOculuk paradoksunun tipik bir örneği olarak, yanıtlanması hemen hemen imkansız olan bir soru. Bunun nedeni de yanıtların çok ve çeşitli olması. Öncelikle TAOculuğun ne olmadığından başlayalım: - Yeni değildir. TAOculuk insanlığın bildiği en eski geleneklerden biridir. TAOculuğun özüne ilişkin, tarihi İ.Ö. 5000 yılına dayanan belgelere rastlanmıştır. - “Sabit” veya “katı” bir gelenek değildir. TAOculuğun çeşitli versiyonları mevcuttur; örneğin, günümüzde uygulandığı biçimiyle popüler TAOculuk, gelişmiş Şamanist bir din olmasına karşın, bir diğer büyük doğu geleneği olan Tantrik Budizm gibi, doğrudan TAOculuğun temel prensiplerinden kurumsallaşmıştır. Bir de büyük ölçüde Budizm’in Chian (Japonca’da, Zen) ekolüne dönüşmüş olan (Houston Smith’in isimlemesiyle) Ezoterik TAOculuk vardır. Ancak Ezoterik TAOculuk artık kaybolmuştur. Geriye sadece ilkel Taoculuk’la eşanlamlı olan Felsefi TAOculuk kalıyor, ki orijinal TAOculuğa en yaklaşan gelenek budur. Çin toplumunu asırlar boyu yönlendiren bir ideal olan Felsefi TAOculuk, bu yazının da odağını oluşturacaktır. - Ataerkil değildir. Çin toplumun ataerkil olmasına karşın, gariptir ki, ilkel TAOculuk’ta durum farklıdır. Birazdan göreceğimiz gibi TAOculuk oldukça dişil değerleri olan bir gelenektir. - Metafizik değildir. Beden/ruh ikiliği TAOculuk’ta yer almaz. TAOculuk, fiziksel olarak gözlemlenemeyen hiçbir şey üzerinde yorumda bulunmaz. Beden/zihin/ruh üçlüsünü, hiçbir savunmaya veya açıklamaya gerek görmeden, ayrılamaz bir bütün olarak değerlendirir. - Vahye dilmiş bir din değildir. TAOculuk acı verecek derecede aşikar olan gerçeğe uyanık olmaktır. Hiçbir şey gizli değildir --düşünceli, duyarlı bir kişinin kendi başına keşfedemeyeceği hiçbir şey yoktur. TAOculuğun yeryüzü-kökenli bir din olma niteliğini test etmek için, Starhawkın “Yeryüzü-Kökenli Geleneklere dair Ortak Kavramlar” sıralamasına bir göz atalım: - Dünyada, doğada ve yeryüzünde form...
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Osmanlılar’da “Felsefe” Biz, bu makalede, adından da anlaşılacağı üzere, Tanzimattan Cumhuriyete kadar olan dönemde, Osmanlılardaki felsefî faaliyetleri söz konusu edeceğiz. İlkin, Tanzimattan önce de, Osmanlılarda, birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, medreselerde, özellikle de, Sahn-ı Semân ve Süleymaniye medreselerinde, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğuna işaret etmeliyiz (1). 3 Kasım 1839da ilân edilen Tanzimatla birlikte, Batıya kapılarını açan Osmanlı İmparatorluğuna, oradan, ilkin, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiştir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm, Fenomenoloji, Egzistansiyalizm ve Romantizm gibi çetitli felsefe akımları girmiştir. Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eğitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerikaya gönderilmiş olan öğrencilerden, Fransadan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartesçılık, Bergson ve Bergsonculuk ile Egzistansiyalizmi, Almanyadan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltereden dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerikadan dönenler ise, Pragmatizmi ülkeye getirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğuna, Batıdan, ilkin girmiş olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında şunları söyleyebiliriz: Aydınlanma devrinde devlet, herşeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiş bir güven aracı olarak kabul edilmiştir. Bilindiği üzere, 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Özellikle, Montesquieu ve J.J.Rousseau bu görüşleri daha fazla geliştirmişl...
T.C. YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ EĞİTİM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI EĞİTİM PROĞRAMLARI VE ÖĞRETİMİ BİLİMDALI ÖĞRENMENİN TARİHSEL GELİŞİMİ YÜKSEK LİSANS DERS ÖDEVİ Sibel GÜRSU DR. SEMA KARAKELLE ÖĞRENME KURAMLARI-2306202 KASIM, 2003 ÖĞRENMENİN TARİHSEL GELİŞİMİ Öğrenmenin tarihsel gelişimini incelemek bağlamında temel eğitim akımlarının ve her eğitim akımının dayandığı felsefeler ile bunların temsilcilerinin görüşlerinin irdelenmesi gereklidir. 1. EĞİTİM AKIMLARI 1.1 DAİMİCİLİK (Perennialism) Bu akımın savunucuları R. Maynard Hutching, Mortimer J. Adlerdir. Temele, Klasik Realizmi ve İdealizmi alırlar. İdealistlerden Eflatun, Descartes, Spinoza, Leibniz, Berkeley, Kant ve Hegel ile Realistlerden Aristo, St. Thomas Aquinas, John Amos Comenius, Locke ve Johan Frederich Herbartın görüşleri, bu akımın temel sayıltılarını oluşturur. Genellikle Daimicilik, Eflatun, Aristo ve St. Thomas Aquinesin ontoloji, epistemoloji, aksiyoloji ve mantıkla ilgili örtermeleri üzerine temellendirilir. Ayrıca, Orta Çağda egemen olan anlayışın, eğitime yeniden sokulmasını savunur. Bu bağlamda, önce Daimiciliğin dayandığı felsefelerin ve filozofların, daha sonra da Orta Çağdaki eğitim anlayışının ele alınıp incelenmesi gerekir. 1.1.1 İDEALİZM VE EĞİTİM İdealistlerden Eflatun (İ.Ö. 427-347), "Arkhe nedir?" sorusunu, bilgi sorunu içinde ele alır. Ona göre iki tür bilgi vardır: l.Episteme, 2.Sanı (Doksa). Episteme, akılla kavranan (noeta-idea) dünyayla ilgilidir. Bu da ikiye ayrılır: Bağıntılarla ilgili olanlar (matematika) bilimsel bilgi (dionoia); idea ile ilgili olanlar ise, arı us (akıl) (noesis) tur. Episteme; kesin, değişmez, mutlak doğrudur; çünkü idea (noeta) bir, bölünmez, değişmez, öncesiz ve sonrasız, parçalanmaz ve ölümsüzdür. Sanı (doksa) ise, duyu organlarıyla anlaşılan dünya (doksasta) ile ilgilidir. O da ikiye ayrılır: İmgeler (eikones) ile ilgili olanlar tahmin (eikasia); hayvanlar, b...
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Sona Git >>
Sonuçlar 1 - 30 Toplam: 220